Esra ÇİFTÇİ 


Bundan altı yıl önce, 10 Ekim 2015’te Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük katliamlarından biri, başkent Ankara’da gerçekleştirildi. KESK, DİSK, TMMOB, TTB’nin çağrısıyla çok sayıda Demokratik Kitle Örgütü, Sivil Toplum Örgütü, CHP, HDP ve birçok siyasi parti ve yurttaşın katılımı ile “Savaşa İnat Barış Hemen Şimdi” diyerek Emek, Demokrasi ve Barış mitingi düzenlendi.

Mitingin başladığı saatlerde iki IŞİD militanı bir iki dakikalık aralıklarla kendilerini patlattı. Saldırı sonucu mitinge katılan 104 insan katledildi. Yüzlerce insan yaralandı, onlarca insan sakat kaldı.

Ankara Gar Katliamı hala belirsizliklerle dolu. Saldırı sonrası yaralılara kolluk güçlerinin biber gazı sıkması, alanda bulunan hekimlerin ve sağlıkçıların yaralılara müdahale etmelerinin engellenmesi, ambulansların alana girişine izin verilmemesi bunlar arasında…

Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları, mahkeme süreçlerine ve basına gizlilik kararı getirilmesi bugün hala toplumun hafızasında soru işareti olarak duruyor.

Artı Gerçek olarak, Ankara Gar katliamının 6. yılında tanıklarla, yaralananlarla, mitingi düzenleyen tertip komitesi üyeleriyle, hekimlerle, mahkeme süreçlerini takip eden avukatlarla katliamda yaşananları masaya yatırdık.

'EMEKÇİLER SAVAŞ OLMASIN DİYE O MİTİNGDEYDİ'

İlk sözü, bir dönem Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Genel Başkanlığı ’da yapan Nazım Karakurt’a veriyoruz.

Karakurt, o karanlık günde dünyanın en barbar örgütü İŞİD’in iki militanının kendilerini patlatmaları sonucu 14 yoldaşını kaybettiğini söylüyor.

“Benim için belki de unutulmayacak en zor günlerden birisidir 10 Ekim Ankara Gar katliamı” diyen Karakurt, gerçekleştirilmek istenen mitingin gerekçesini anlatıyor:

“Dünyanın herhangi bir yerinde ne sebeple olursa olsun, bir savaş varsa ve var olan siyasal iktidar bu savaştan rant ve güç devşiriyorsa emekçilere ve halklara buna ‘dur’ demekten başka bir seçenek kalmamıştır. İşte 10 Ekim katliamının olmasının nedenlerinden birisi de bu savaş politikasıdır. O günlerde siyasal iktidarın diyalog ve müzakereden vazgeçerek savaşı tercih etmesine, ülkenin çocuklarının her gün tabutlar içinde bu topraklara gömülmelerine ‘dur’ demek gerekiyordu. 7 Haziran 2015 seçimlerinde mecliste çoğunluğunu kaybeden siyasal iktidar,gücünü ve iktidarını tekrar elde etmek için erken seçim ve savaş kararı almıştı. Bu nedenle de bu ülkenin karanlıktan aydınlığa çıkması için mücadele eden, savaşa karşı barışı savunan TTB, KESK, DİSK ve TMMOB’nin öncülüğünde miting kararı alınmıştı.”

'DÜNYANIN EN GÜZEL YEŞİL GÖZLERİYLE BANA BAKTI VE 'BARIŞ İÇİN GELDİK' DEDİ'

Karakurt, o karanlık günü anlatmanın katliamdan yaralı olarak kurtulan biri olarak çok zor olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor,

“Miting öncesi dışarıdan gelen yüzlerce arkadaşımızla birlikte Ankara Gar da bulunan şube binamızın önünde kahvaltı yaptık. Sonra dışarıdan gelecek üye ve yöneticilerimizi karşılamak için çok erken saatte Gar’a geldim. İlk gözüme çarpan İbrahim yoldaş ve 9 yaşındaki oğlu Veysel oldu. Onlara doğru yürüdüm ve kucağımı açtım.

Veysel koşarak geldi, sarıldı bana. Bende ona sarıldım. ‘Hayırdır Veysel sabah sabah ne işiniz var burada’ deyince o kocaman ve dünyanın belki de en güzel yeşil gözleriyle bana bakarak ‘barış için geldik’ dedi. Sonra babasına dönerek Veysel’i niye eyleme getirdiğini sordum. Kaygım bir ihtimal polis gaz atar ve çocuk etkilenirdi. İbrahim, alandan geldiklerini ve hiç polis olmadığını söyledi.”

Karakurt, saat 09.30 gibi kortejdeki yerlerini almak için Gar önüne geldiklerini, çok büyük bir coşkuyla karşılaştıklarını söylüyor. Karakurt geçmiş tarihlerde çok sayıda eylemin Ankara Gar’ında başladığını, geçmiş eylemlerde birçok yerde güvenlik çemberi olduğunu, 20 Temmuz 2015 günü Suruç’ta IŞİD’in 33 insanı katletmesine rağmen o gün hiçbir güvenlik önleminin olmadığını ifade ediyor.

Karakurt, o günün Barış Mitingi olması sebebiyle güvenlik güçlerinin alandan uzak olmalarını makul karşıladıklarını belirtiyor. Karakurt o günü şöyle anlatıyor:

“Saat 10.04 gibi bize 150 metre uzaklıkta havaya gri bir dumanın yükseldiğini hepimiz gördük. Ama hiçbirimiz bunun bir canlı bomba olacağını bilemezdik. Yaklaşık 4 ya da 5 saniye sonra ikinci canlı bomba bizim olduğumuz kortejin içinde kendisini imha etti.

Tabii ki inanılmaz şiddetli bir patlamadan sonra işitme kaybı oluyor. Bir an dünyadan kopuyorsunuz. Hiçbir şey duymuyorsunuz. Yaklaşık 3 ya da 4 dakika sonra olayın içinde olduğunuzu ve büyük bir vahşetin içinde yaşam mücadelesi verdiğinize şahit oluyorsunuz.

Yaklaşık 10 ya da biraz daha fazla dakikalar içerisinde yaralandığınızı fark ediyorsunuz. Sağa, sola, arkaya ya da ön tarafınıza baktığınızda onlarca yoldaş ve dostlarınızın cansız bedenleriyle karşılaşmak, bir an sizi bu dünyadan koparıp götürebiliyor. İnsanların feryatları yeryüzünü yırtarcasına yükseliyor.

Yavaş yavaş bilincimin açıldığını ve yaralı olduğumun farkına vardım. Sonra alanda olan cansız yatan yoldaş ve dostlarımı görünce bir kez daha kendimi kaybettim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir barış mitinginde yıllarca sendikal mücadelede birlikte olduğunuz yol arkadaşlarınız artık yoktular. Sabah kollarıma koşan 9 yaşındaki Veysel ve babası İbrahim onlar da yoktular.”

Karakurt, ambulansların hemen gelmemesi ve güvenlik güçleri tarafından engellenmesiyle, polisin yaralılara özellikle kendilerinin bulunduğu alana yoğun gaz atmasının izahını hala bulamadığını söylüyor. Karakurt yaralı bir şekilde gaz atan polislere doğru bağırarak gittiğini, devletin silahlı güçlerinin kalan yaralıları da öldürmeye çalıştıklarını ifade ediyor.

Karakurt şöyle devam ediyor:

“Bir hafta sonra yaralı ve tedavim devam ederken kalp krizi geçirdim. 12 gün yoğun bakımda yattım. Bu kalp krizinden sonra kalp yetmezliği nedeniyle kalp pili takıldı. Yaklaşık bir yıl boyunca Cebeci Tıp Fakültesi’nde psikiyatri tedavisi gördüm. Sosyolojik ve psikolojik olarak iyileşemediğimi söyleyebilirim. Sonuç olarak bu katliamda sorumluluğu olan ve gerekli güvenlik önlemleri almayan siyasal iktidarı şiddetle kınıyorum. Bu katliamlardan sonra ‘oyumuz arttı’ diyen siyasetçileri de lanetliyorum. 10 Ekim Gar katliamında yaşamını yitiren tüm yoldaşlarımızı bir kez daha sevgi ve özlemle anıyorum.”

'YARALILARA MÜDAHALE ESNASINDA GAZ BOMBALARINA MARUZ KALDIK'

Mitingin çağrıcılarından biri olan TTB ve o dönem TTB Merkez Konsey Üyesi olan, Doç. Dr. Deniz Erdoğdu, meslek, emek örgütlerinin ülkede barış olması, artık kimsenin ölmemesi arzusu ile bu mitingi hazırladığını söylüyor.

O gün yaşananları anlatan Erdoğdu, patlama sonrası çok kısa bir süre şaşkınlık, kaçışma olduktan sonra ortama soğukkanlılığın hâkim olduğunu, Türk Tabipler Birliği (TTB) Ankara Tabip Odası (ATO) Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri (SES) sendikasından hekim ve sağlıkçıların patlama alanına yakın olması nedeniyle dakikalar içinde olaya müdahale etme imkânları olduğunu ifade ediyor. Erdoğdu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ancak patlamadan dakikalar sonra tahminen 10.25’te Sıhhiye ve Yenimahalle yönlerinden gelen çevik kuvvet ekipleri, gaz tüfeği ile ölülerin ve ağır yaralıların olduğu alana yoğun bir şekilde göz yaşartıcı gaz sıktılar.

O sırada yaralılara müdahale eden kalp masajı yapan birçok hekim yoğun gaz bulutu içinde kaldıkları için yaşam desteğini sürdüremez hale geldi.. Güvenlik güçlerinin yaralılara müdahaleyi engellemesine, ambulansların alana girişinin geciktirmesine rağmen sağlıkçılar; ölü muayenesi, nabız, bilinç durumu muayenesi, yaralıların triajı, solunum yolunun açılması, kalp masajını içeren temel yaşam desteği yapmaya devam etti.”

Erdoğdu, hastanelere yaralılar ulaştırıldığında acil servislerdeki hekim ve sağlıkçıların yaralılara hızlı bir şekilde müdahale ettiklerini söylüyor. Erdoğdu, toplam 25 hastaneye alana yakınlığına, yaralanmanın ciddiyetine göre başvuru gerçekleştiğini ifade ederken, ortopedistlerin, genel cerrahların, beyin cerrahlarının, ürologların, anestezi uzmanlarının, hemşirelerin, teknisyenlerin tatil günü olmasına rağmen olayı haber aldıktan sonra evlerinden hızla çalıştıkları hastanelere geldiklerini belirtiyor. Erdoğdu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu saldırı yaralılarda, ölenlerin yakınlarında, emek meslek örgütü yöneticileri ve üyelerinde, mitinge katılanlarda anlık ve belki de tüm hayata yayılan ruhsal travmaya yol açmıştır. Alanda yaşamını yitiren insanların sayısı 40, direkt hastane morglarına getirilen ve acilde müdahale sırasında, ameliyat masasında kaybedilen insanların sayısı 60’tır.

Yaralı olarak gelen ve sonra hayatını kaybeden insanların sayısı ise dört. Toplamda 104 kişi yaşamını kaybetti. İlk ölümlerin patlamanın yarattığı çarpma etkisi ve yüksek ısı nedeniyle akciğerde yaygın kanama sonucu olduğu düşünülmektedir. Ortaya çıkan yüksek ısı ciddi yanıklara yol açmış, basınç ve yüksek ses nedeniyle birçok kişide işitme kaybı, göz kaybı gelişmiştir.”

'İHMALİ OLAN HERKES YARGI ÖNÜNDE HESAP VERMELİ'

Katliamda bir bacağını kaybeden ve yaralı kurtulan Gökhan Yaralı, uzunca bir süre ölüm haberlerinin durduğu, nispeten gençlerin tabutlarda gelmediği sürecin ardından, tekrar çatışma ortamına girilmesi durumuna karşı bir şeyler yapılması gerektiği düşüncesi ile mitinge hazırlandığını söylüyor:

“Yıllar sonra ilk kez o kadar heyecanlı bir miting alanına giriyordum. Arada ilerlerken evet bu miting barışı getirir saflığı içindeydim. Çünkü bu toprakların her rengini alanda görmek mümkündü. Alevi’si, Sünni’si Şafisi, Ateisti, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı Ermeni’si Çerkes’i toplumun her kesiminden insanlar vardı ve hep bir ağızdan barış türküsünü dillendiriyorduk.

Çocukça düşünüyordum ama daha ne olabilirdi? Miting öncesi Diyarbakır ve Suruç katliamlarının tüm tedirginliğini alana girince unutmuştum. Zaten çok da sürmedi, büyük bir patlama ile irkilmemizin ardından gözümü açtığımda yerde yatıyordum”

Yaralı, patlamadan sonraki yaşamını şöyle anlatıyor:

“Peşinden birçok ameliyat, birçok dostun ölümü ile yarım kalmış bir bedenle hayata tutunmaya çalışsak da çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Çünkü bu coğrafyada kadın olmak, hayvan olmak, ağaç olmak zordur derdim hep ama engelli olmak da çok zormuş. Şimdiki mücadelem tüm ihmali olanların yargı önünde hesap vermeleri, hiçbir hesap benim eksilen bedenimi, kızımın bana bakarken döktüğü göz yaşını, yitip giden yaşamları geri getirmeyecek ama belki de bundan sonra olacak katliamların önünü kesecek. Bu umutla yaşamaya devam ediyorum.”