Hüseyin A. ŞİMŞEK


Klasik müziğin dehalarından Wolfgang Amadeus Mozart'ın ikinci adı, Latince’de “aşk tanrısı” anlamına geliyor. Yine Latince’de, “Tanrıları seven genç ölür” şeklinde bir aforizma vardır. Mozart, 35 gibi oldukça genç bir yaşta ölünce, ikinci adı üzerinden söz konusu aforizmaya gönderme yapılır. Aydınlanma çağının bu dâhi bestecisi (1756 – 1791), tarih boyunca Avrupa coğrafyasındaki birçok siyasi sistem tarafından araçsallaştırılmak istenmiştir. Bunlar arasında, Mozart'ı ve eserlerini politik açıdan oldukça etkili işlevlere ram etme yönündeki en akıllara durgunluk verici “sosyal mühendislik” örneği, Nazi Almanya tarafından becerilmek istenendir. 1938 – 1945 yılları arasında, Naziler tarafından Mozart ve eserlerinin başına getirilmek istenenler, yaşadığımız dönem açısından hem önemli benzerlikler arz ediyor hem de derslerle dolu.

Daha başından, vurgulamakta fayda var: Erik Levi, Aydınlanma'nın çağının bu dâhi bestecisinin, faşist rejimin çıkarları doğrultusunda insancıl ve kozmopolit dünya görüşünden soyutlanıp bir propaganda malzemesi haline nasıl dönüştürüldüğünü inceleyip bir kitap halinde (Mozart ve Naziler*) yayınlayalı yıllar oldu. Öte yandan, Nazilerin Mozart ve eserlerine yönelik “işlevselleştirme” düzenlemelerini ortaya çıkarmak nasıl gerekli bir çabaysa, “işlev görebilir konumda olma” üzerinden Mozart’ın eserlerine yönelik bir sorgulama yapmak da bir o kadar gereklidir.

Viyana’da 9 Mart – 15 Ekim 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Gizli Tarih/ler: Mozart’ı Dönüştürme” adlı “karşı tarih” projesi, o sorgulama girişimlerinden biri olmuştu. Proje, çok sayıda ve çeşitlilikteki etkinlikleri kapsamıştı. İlgili metinlerin Türkçelerinin son okumasını yapan kişi olarak, bir ucundan ben de yer almıştım bu çalışmada. Söz konusu metinlerin önemlice bir kısmının özetleri ve program, aynı yıl ve aynı adla kitapçık olarak yayımlandı. Mozart’ın iki opera eseri mercek altına alınmıştı: Saraydan Kız Kaçırma ve Sihirli Flüt. Bunlar, 18. Yüzyıl’da popüler olan bir eğilimin izlerini taşımaktaydı çünkü. Mozart bu eserlerde, ‘Batı’daki basmakalıp ‘Doğu’ tanımlamaları ve temsil geleneğine sadık kalan bir tutum sergilemiştir.

Burada, Mozart’ın andığım operaları ya da diğer eserlerinin benzer bir temelde irdelenmesiyle ilgili bilgiler paylaşmayacağım. Sadece anımsatmakla yetinip geçeceğim o projenin kitapçığında, ana başlığın altında Julie Frederekse’nin şu cümlesine yer verilir: “Bir yerin birden çok haritası, bir dönemin birden çok tarihi vardır.” Öyleyse, tarihle haşır neşir olmak bir sorgulama ve yüzleşmeyi de içermiyorsa, hüküm süren ya da kabul gören tarih tablosuna çakılıp kalındığı tartışma götürmez. İktidar sahiplerinin resmî tarih perspektifine, dolayısıyla onlar tarafından “ikna edilmiş” çoğunluğun tarihe dair ezberlerine “eyvallah” denmiş olur. Oysa sorgulayıcı bir gözle bakıldığında, hem yeni tarih tabloları çizilebiliyor hem de egemen tarih perspektifiyle yapılmış tablolarda bile gizlenmiş, bastırılmış ve yasınmış çok sayıda farklı noktalar, renkler açığa çıkarılabiliyor. O renk, çizgi, ton farklarının her biri bile, birer “karşı/gizli tarih” mecrasıdır; zor ama gerekli bir adalet ve eşitlik mücadelesi alanıdır.

Geçelim, Nazilerin Mozart’ı, faşizm tablosunun renklerinden bir haline getirme operasyonlarına. Nazilerin, Mozart’a “sahip çıkma” girişimleri, dönemin Nazi orkestra şeflerinden Karl Böhm’ün başına getirildiği (ve dolayısıyla “Aryanize” edilmiş) Salzburg Festivali'nde, bestecinin “Don Giovanni” adlı filminin dahil edilmesi ve söz konusu festivalin düzenli olarak ona adanmasıyla başladı. Mozart’a yönelik özel çalışmalar 1939’da bir biyografik film çalışmasıyla devam etti. Yönetmenliğini Leopold Hainisch’in yaptığı bu film, “Küçük Bir Gece Müziği” (Eine kleine Nachtmusik) adını taşıyordu. Aynı yıl, Salzburg'daki Reich Müzik Üniversitesi, “Mozarteum”a dönüştürüldü.

Sonraki adım, ölümünün 150. yıldönümüne de denk geldiği için, 1941’de Salzburg ve Viyana’da Alman Devleti Mozart Haftası (Mozartwoche des deutschen Reiches) organize edilmesi oldu. Tam da Alman ordusunun Sovyetler Birliği’ne saldırdığı bir zamanda! Başında Paul Joseph Goebbels’in bulunduğu Kamu Enformasyon ve Propaganda Bakanlığı ile yine Nazilerin atadığı dönemin Salzburg ve Viyana valilerinin işbirliğiyle yapıldı bu. Ki 1941 yılı, Avusturya’yı bir eyalet statüsüne düşürerek içine alan “Büyük Almanya”da “Mozart Yılı” ilan edildi. 1942’de Karl Hartl’ın yönetmenliğinde “Tanrılar Kimi Sever” (Wen die Götter lieben) adlı film çekildi. Nazilerin, Mozart'ı “otantik bir Alman kahramanı” veya “öncü bir vizyoner” olarak tasvir etme girişiminin ürünü bir film!

Anılan filmlerde ve organizasyonlarda ünlü besteci çok açık ve net olarak ‘milliyetçi’ tasvir ediliyor değildi. Zira bu inandırıcı olmazdı da. Felix Mendelssohn Bartholdy, Gustav Mahler, Arnold Schönberg, Kurt Weill, Igor Stravinsky gibi simaları “Alman değil” diyerek “dejenere” olmakla itham eden ve eserlerini yasaklatan Hitler; Bach, Haydn, Schubert, Wagner ile birlikte Mozart’ı, “Alman” olarak saygı değer bulduğunu açıklamıştı. Fakat, Mozart’la ilgili önemli sıkıntılar vardı bu bahiste. Naziler araştırmalara girişmiş, Mozart'ın bir “mason” ve librettisti Lorenzo da Ponte'nin de Yahudi kökenli olduğunu öğrenmişlerdi. Yanı sıra, bestecinin Almanca olmayan operaları da Alman Yahudisi müzisyenlerce Almancaya çevirilmişti. Bütün bunlar, bestecinin “Alman kültürel varlığının saf ikonu” olmaklığına halel getiren şeylerdi!

Çaresi yok, mızrak çuvala sığdırılacaktı! Zira ihtiyaç duyulan şey, “deha” müzisyenlerden birini “Alman bir kahraman” olarak stilize edip, eserlerini savaştaki “askeri topluluğun bir parçası” haline getirilmekti. Goebbels, daha 1938’de Salzburg’daki festivale konuk olduğunda, aranan kişiyi bulmuştu: Mozart! Onun eserleri, “kültürsüz Yahudi bolşevizmi”ne karşı seferber olunduğu algısı yaratılarak, Nazi Almanya için “kültürel sermaye” işlevine kavuşturulabilir, “ulusça özdeşleşilebilecek bir figür” olarak iş gördürülebilirdi. Goebbels’in Mozart’ın eserleriyle ilgili kimi tanımlamaları şöyleydi: “Alman inançlarının kutsama festivalleri”, “(Alman askerlerinin) Doğu barbarlığının vahşi saldırısına karşı savundukları şeye ait”lik, “Alman kültürünün en yüksek temsili”...

Bu yeniden tanımlamalar olmadan Mozart'ın “güvenilir bir Alman milliyetçisi” olduğunun kabulü zordu. Bestecinin yayınlanmış mektuplarından cımbızlama “kanıtlar” devşirildi, çeşitli dergilerde Nazi müzikologların çok sayıda ilgili çözümlemeleri yayınlandı. Masonik imgelerle dolu “Sihirli Flüt” operası, Alman sahnelerinde o sakıncalı imgelerden arındırıldı. Bestecinin 35 yaşındaki ölümü, mason arkadaşlarının ihaneti ve zehirlemelerine dayandırılarak propaganda malzemesi yapıldı. Ve gün geldi, Birkenau'daki toplama kampında, tamamı kadınlardan oluşan bir orkestrayla Mozart'ın eserlerini çaldı. Beklenti ise, hem kitlesel katillerin dikkatini dağıtmak hem de mahkumları “rahatlatmak”tı.

Sonunda, Naziler bir şekilde bir “Nasyonal sosyalist Mozart cemaati” çıkarabilmişti ortaya! Bu, zor kullanımı ve mecbur edilmenin yanı sıra, geniş kitlelerin tatma, beğenme ve hoşnut kalmaları üzerinden “ruhen de fethedilme”leri sayesinde gerçekleşmişti. Nazilerin, Mozart üzerinden yürüttükleri propaganda ve algı operasyonları, diktatörlerin ve diktatörlüklerin iktidarlarını sürdürmek için “politika dışı ikonlar yaratma”yı ne kadar önemsedikleri, bu uğurda sanatı nasıl/neden “en uygun alan”lardan biri olarak belirlediklerinin dersleri, kanıtlarıyla dolu.

Mozart’ın borç içinde geçen, kimsesizler mezarlığında son bulan kısacık bir yaşam sürdüğü, geniş kitleler açısından hâlâ gizli kalmış bir “ayrıntı” olmaya devam etmiyor mu sizce de?

*Erik Levi, Mozart ve Naziler, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011-İstanbul

[email protected]