Derya OKATAN


ARTI GERÇEK- Cumhuriyet Halk Partisi’nin 37. Olağan Kurultayı 25-26 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek. Kemal Kılıçdaroğlu dışında Genel Başkanlık için çalışmaları olan isimler, henüz resmi olarak adaylıklarını açıklamadı.

Genel başkan adaylığı için çalışmalarını sürdüren isimlerden birisi de İlhan Cihaner. Bir dönem milletvekilliği yapan, 4 dönemdir CHP Parti Meclisi üyesi olan İlhan Cihaner ile hedeflerini, planlarını konuştuk.

Çalışma ofisinde bir araya geldiğimiz İlhan Cihaner’in Artı Gerçek’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘İKTİDAR HEDEFİ CUMHURBAŞKANLIĞI İDDİASINI DA TAŞIMAK ZORUNDA’

CHP yönetimi bu kurultayı, iktidar kurultayı olarak tanımlıyor? Siz nasıl görüyorsunuz, kurultayın hedefleri ne olmalı?

Kurultayın hedefi tabi ki iktidar olmalı. Ama CHP yönetiminden dışarıya yansıyan sinyaller karışık. İktidar, yeni sistemde bu ucube rejim bizim tarafımızdan değiştirilinceye kadar onun belirlediği kurallar çerçevesinde gelişecek. İktidar da cumhurbaşkanlığında yoğunlaşmış durumda. İktidar hedefi mutlaka cumhurbaşkanlığı iddiasını da taşımak zorunda. Ama genel merkezden yapılan açıklamalarda bir ‘CHP iktidarı’nın artık telaffuz edilmediğini görüyoruz. Onun yerine Millet İttifakı söylemine dönmüş durumda. Genel Başkan, cumhurbaşkanının parti genel başkanı olmaması gerektiğini söylüyor. O zaman nasıl bir profil olacak? Bu iktidar mutlaka değişecek, ben zaten AKP’ye zombi diyorum. Tüm iddiaları çökmüş durumda. Ama yerine geleceği bizim tarif etmemiz lazım. Bu tarifle ilgili çok karışık sinyaller alıyoruz genel merkezden. Davutoğlu ve Babacan çizgisi ile yüzde 99 uyuşma söylemi, cumhurbaşkanı profiline dair yapılan açıklamalar, doğrusu bir CHP iktidarını tarif etmiyor. Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı iktidar kurultayı olacaksa bizim Cumhuriyet Halk Partisi iktidarını dillendirmemiz lazım.

Henüz seçim sathına girilmemişken çok kırılgan dinamikler barındıran bir Millet İttifakı’ndan bahsediliyor. Örneğin HDP, bu Millet İttifakı’nın bir parçası mıdır ya da Babacan ve Davutoğlu çizgisi bu Millet İttifakı’nın bir parçası mıdır? Bunların hepsi ayrı ayrı iktidar tarif eder. Topluma umut olmada önemli ölçüde defolar barındırır. İktidar kurultayı mutlaka olmalı ama bununla uyumlu adımlar atıldığını söyleyemeyeceğim. Cumhuriyet Halk Partisi kendi değerlerini topluma taşıyarak, onun üzerinden bir iktidar perspektifi ortaya koymalıdır.

‘İKTİDAR KURULTAYI SÖYLEMİYLE UYUŞMUYOR’

Pandemi koşullarında ve çeşitli sınırlamalarla yapılacak olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz bir kurultay yapacağız ama bu kurultay mı, çok emin değilim. Ben buna ‘süper olağanüstü kurultay’ diyorum. Kurultay dediğimiz şey coşkulu olur, tüzüğümüzde tanımlandığı tarifi ve geleneğimizde de olan şekliyle memleketin temel meselelerinin tartışılıp doğrultu belirlendiği bir kurultay olur. Dünya alt üst olmuş, kapitalizm, onun özgün görümümü olan neoliberalizm çökmüş ve biz bunları tartışamayacağız. Pandemide artık iyice derinleşen iklim krizi, nasıl nereye evrileceği beli olmayan finansal, ekonomik kriz, Türkiye’ye yansıması daha yakıcı, bunların tartışılmadığı bir kurultay bildiğimiz anlamda bir kurultay olmayacaktır. Sosyal mesafeye uyarak, yüksek sesle konuşmadığımız, broşür dağıtamayacağı, aday olmak isteyenlerin salona giremeyeceği, onur üyelerinin katılamayacağı bir toplantı yapacağız. Bu da iktidar kurultayı söylemiyle çok uyuşmuyor. Mücbir sebeplerle kurultay ertelenmişti, bu sebepler hâlâ devam ediyor.

Neden yapılıyor o halde?

Partinin politikalarındaki merkeze, sağa yönelen bakış açısının derinleşeceğine dair güçlü bir işaret olarak görüyorum. Bu tartışmaların yapılabilmesi için zemin hazırlanması gerekirdi, kurultayda öyle bir başlık yok. Kurultay öncesinde de bu tartışmaların yapılmasına izin verilmiyor. Doğrusu iktidar kurultayı ile uyumlu bir süreç yaşamıyoruz.

İlhan Cihaner

‘KARARLAR PM’YE RAĞMEN ALINDI’

Sağa yönelime dair kaygınızı dile getiriyorsunuz. Yeni bir yönetim seçilecek en nihayetinde. Parti Meclisi bu durdurulamaz mı?

Tabanımızdan gelecek belli eleştirileri de göze alarak şunu söylemek durumundayız. Toplumda, tabanımızda eleştirilen kararların neredeyse tamamı PM’ye rağmen alınmış kararlar. Dokunulmazlıklar, Ekmeleddin İhsanoğlu kararı, istikşafi görüşmelerdeki sürecin heba edilmesi, referandumdaki usulsüzlüklere sessiz kalınması, belediye seçimlerinde parti içi demokrasinin tamamen ortadan kaldırılmış olması, bunlar PM tarafından onumlanan şeyler değildi. Karar mekanizmalarının dışında alınan kararlar plebisit yoluyla PM’nin önüne getirildi. Bir sabah uyanıyoruz ki 15 milletvekilimiz falanca partiye gitmiş. Kuşkusuz çok önemli PM’den çıkacak sonuçlar ama belli bir politik hat üzerinde uzlaşan bir yapı oluşmazsa ki hep dağınık olmuştur, onun üzerinden bu eleştirdiğimiz sorunların çözülmesi çok mümkün görünmüyor.

Konuşmanızdan ittifaklara karşı olduğunuz sonucunu mu çıkaralım?

İttifak siyasetin doğasında var. Ama ittifak şöyle olur; ittifakı oluşturan unsurlar kendi politik değerlerini muhafaza ederler, somut bir hedef üzerinde bir araya gelirler, o somut hedef seçimdir, seçime üç yıl varken üstelik birbiriyle uzlaşması çok güç olan yapıları bir arada tutan bir ittifak yaklaşımı seçimsiz dönemde sizi siyasetsizliğe mahkûm eder. Oysa bizim iktidarımız için açılmış inanılmaz bir alan var. Seçmeni buna ikna etmek yerine siyasi parti elitleri arasında bir matematik oyunu gibi şunun yüzde 2’si var, bunun yüzde 3’ü var gibi bir yaklaşım ile verimli bir ittifak politikası olmaz.

‘TABANIMIZ YAVAŞ YAVAŞ SAĞ POLİTİKALARA ENDOKTRİNE OLUYOR’

Siyasetsizliğin sebebi ittifak mı?

Önemli ölçüde, başka dinamikler de var AKP’nin siyasi alanı kriminalleştirmesi de çok önemli etken ama asıl etkenin bu olduğunu düşünüyorum. Öyle olduğu zaman siz kendi benliğinizi, değerlerinizi kaybetmiş ve kendi tabanınızı endoktrine etmiş oluyorsunuz. Bizim tabanımız yavaş yavaş sağ politikalara endoktrine oluyor ve çıkışın orada olduğunu düşünmeye başlıyor.

İkincisi, ittifak parti içinde kurulmaz. İttifak yapmak istediğiniz toplumsal kesimleri temsil ettiğini düşündüğünüz insanları partiye taşıyarak parti içinde ittifak kuramazsınız. O politik varlık ortaya koyar, onunla sizin politik varlığınızı somut bir politik hedef üzerinde dar kapsamlı bir süre için kullanırsınız. Bu, ileride iktidar olunursa çerçevesi çizilmiş koalisyona dönüşebilir, dönüşmeyebilir de ama siz bu ittifakı parti içinde yapmaya çalışırsanız, birincisi partide rahatsızlık olur, ikincisi siyasetsizlik dediğimiz yapıyı çok besleyen bir dinamiğe dönüşür. Düşünün, bir tarafta iktidarın sürekli kriminalleştirmeye çalıştığı Kürt seçmen, HDP var, bir yanda İyi Parti. Bu ikisini bir arada tutmaya şimdiden çalışırsanız Anadolu’da bir laf var; iki cami arasında bey namazı, o hale gelirsiniz. Kendi politikalarınızı, kendi değerlerinizi topluma anlatamazsınız. İttifak politikalarını hiç kimse reddedemez ama kendi değerlerinizi büyütmeye çalışarak yaparsınız.

GELECEK PARTİSİ İLE İTTİFAK: O KADAR DA DEĞİL!

Gelecek Partisi ile bir ittifakı doğru bulur musunuz?

Ben bu kadar oportünizmi artık etik bir sorun olarak görüyorum. Kurmuşlar partilerini yürüsünler yollarında. Ama bugünün yıkımlarının en sembolik somutlaşmış isimleriyle bu tarz bir ittifak bence oportünizmi de aşan etik bir soruna işaret eder. Kendi içlerinde sorun olmasaydı muhtemelen bir televizyon programımda dediği gibi CHP zihniyetiyle tüm hayatında mücadele ettiği gibi mücadele etmeye devam edecekti. Üstelik geçmişinden entelektüel olarak koptuğuna dair hiçbir sinyal vermiyor. AKP’ye karşı pozisyon aldı diye Türkiye’nin doğasını, insanlarını sömüren kişileri, sermayesini AKP emrine değil de bizim emrimize verdi diye birtakım figürleri kabul edebilir miyiz! O kadar da değil.

‘SİYASETİN FEMİNİZE EDİLMESİ LAZIM’

Peki, sizin alternatif yönetim anlayışınız nedir, hem parti içi demokrasi hem de CHP’nin siyasi anlayışı bakımından?

Parti içi demokrasiyle ilgili her şeyden önce cinsiyetlerin eşit temsili mutlaka ama mutlak hayata geçirilmeli.

Kotayı yetersiz buluyorsunuz…

Evet. 2018’deki tüzük kurultayında bunu alternatif tüzüğümüze de yazmıştık. Cinsiyetler eşit temsil edilmek zorunda. ‘Partide kadın mı var’ sözünü ben bu kulaklarımla parti yöneticilerinden duydum. Bunu söyleyemezsiniz. Partide kadın çok, artı kadınların emeği üzerinden yürüyor. Siz böyle sürdürdükçe kadını siyasetin dışına itersiniz. Birinci ve önemli sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Siyasetin feminize edilmesi lazım. İkincisi; madem ki demokratik bir yapı olarak tarif ediliyor siyasi partiler, genel başkanlık dahil her kademe mutlaka parti üyelerinin oyuyla belirlenmesi gerekir.

Üçüncüsü; gençlik temsiliyeti. Gençlik hesapsızdır, cesaretlidir, dünyayı daha iyi okur. Gençlerin siyaseti parti politikalarına yansımıyor. Bunun mekanizmalarının mutlaka kurulması lazım. Doğrudur, son samanlarda gençlik Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veriyor ama bu ülkenin gençleri ilk fırsatta kapağı yurtdışına atmayı düşünür hale geldiyse, kuşkusuz bunda birinci neden AKP’nin baskıcı politikalardır ama bu aynı zamanda bize duyulan güvensizliği de gösterir. Bizim saflarımıza gelmek yerine bir an önce yurtdışına kapağı atmaya çalışıyorsa şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz lazım.

Parti yöneticilerinin belirlenmesinin de demokratikleşmesi lazım. Örneğin İstanbul’da (Büyükşehir Belediyesi) son atanan genel sekter etrafında dönen tartışmaları görmemiz lazım. Geçmişinde bir sürü şaibe olan, partiyle hiçbir ilgisi olmayan, AKP’nin bir prensini getiriyor İstanbul Büyükşehir Belediyesinin icracı koltuğuna oturtuyorsunuz. Kabul edilemez buluyorum bu atamayı. Onun öncesinde özelleştirme şampiyonu bir CEO vardı. Tüzüğünde emek olan, sosyal demokrat bir parti İstanbul gibi bir büyükşehre sermaye grubunun CEO’sunu genel sekreter olarak atayamaz. Onun yönetim tarzı ister istemez yansır. En son geldiğimiz noktada 3 grup başkanvekilimiz bile atama ile belirlendi, parti tarihinde ilk kez. Parti iç yönetmeliği değiştirildi, cumhurbaşkanı adayı MYK tarafından belirlenecek. Parti içi demokrasinin gerilediğini gösteriyor bunlar.

Parti politikaları bakımında ise Cumhuriyet Halk Partisi tüzüğü, programı var. Birincisi laiklik. Geldiğimiz noktada laiklik neredeyse ortadan kalmış durumda.

Burada Ayasofya için bir parantez açabilir miyiz?

Bunun muhafazakâr seçmen için ne anlama geldiğini ve mahkemenin kararını iyi okumak lazım. Cumhuriyet hukuku yerine Osmanlı hukukunu, üstelik arkaik ‘kılıç hakkı’ gibi tartışmalar etrafından yerine getiren çağlar öncesinden kalma bir şey. Ayasofya zaten cami olarak tescil edilmiş. Laiklikle ilgili atılan geri adımlarla kaybedilen mevzilerin topluma maliyeti çok çok fazla olur, çok yakıcı olur. Laiklikle ilgili olarak CHP’nin politik tutumu bence en temel eleştirilerden birisi olmazı lazım. Laikliğin bir siyasi kavram olarak savunulması, ona göre politika üretilmesi başka bir şeydir, bunun siyasal iletişimi başka bir şeydir. Biz genellikle siyasal iletişim bağlamında değerlendiriyoruz. Bunu en çok eğitimde görüyoruz. Yoksul halk çocukları merdiven altı kuran kurslarında cinse istismara maruz kalıyor ve buna bile ağız dolusu karşı çıkılamıyorsa burada çok büyük bir sorun yok mu? Okul öncesi eğitim bile neredeyse medrese eğitimine dönmüş durumda. Büyük maden faciaları sonrası ‘fıtrat’ gibi dinsel argümanlarla meşrulaştırılıyor. Biz bunun politikasını yapmıyoruz, söylemsel düzeyde kalıyor. Buna karşı çıkarsak dinsiz olarak kodlarlar diye geri duruyoruz. Birincisi; böyle davranmak o saldırıların önüne geçmiyor. İkincisi; iyice siyaset alanını daraltıyor ve sırtınızı dayayacak yer kalmıyor. Laiklik Türkiye’nin birliği, barış içinde bir arada yaşamak için de çok önemlidir.

Ayasofya kararı karşısında CHP’nin sessiz kalması tabanda nasıl karşılandı?

İki noktada çok eleştiri alıyor. Bir bu kararın kaldırılması yalan dolanla oldu, cami değilmiş gibi sanki. Bu iyi anlatılamadı. İkincisi Cumhurbaşkanı camiye çevrilme kararı verenleri, ki altında Atatürk’ün de imzası vardır, ihanetle suçluyor olması bir çeşit Atatürk’ün imzasının geçersiz sayılıp Atatürk’ün ihanetle suçlanıyor olması ve buna dair güçlü bir argümanın geliştirilmemiş olması çok büyük tepki topladı, ben de katılıyorum o eleştiriye. Bu bir yargısal karar. Cumhurbaşkanının verdiği bir karar değil ama cumhurbaşkanı kahraman ilan edildi. Üstelik mahkeme aşamasında reddedilsin diye sonuna kadar mücadele verdiği halde. Burada iletişime indirgenmiş bir parti politikasından bahsediyoruz.

‘SOSYAL DEMOKRASİYİ AŞAN SOL BAKIŞ AÇISINA İHTİYAÇ VAR’

Yeniden CHP politikalarına dönersek…

Genel Başkan dahil son zamanlarda birtakım makaleler yayımlıyor. Daha kamucu, devletçi ekonomik hat tarif ediliyor. Ama bir Kemal Derviş özeleştirisine ihtiyaç var. Kemal Derviş neoliberal yıkımın şampiyonudur. Eğer bir eleştiri varsa bununla tutarlı bir hattın tarif edilmesi lazım. 15 günde 15 yasa yapıldı, bence tarımın, üretken ekonominin çöküşüne neden olan yasalardı bunlar. O miras ile hesaplaşmadan yeniymiş gibi bir şeyler söylediğinizde inandırıcılık sorunu oluyor. Dünyada ekonomik gidişat sosyal demokrasiyi de aşan bir sol bakış açısına ihtiyaç olduğunu gösteriyor. İşte 21. Yüzyıl sosyalizmi tartışılıyor, evrensel temel gelir tartışılıyor. Bu tartışmaların yapılması lazım. Madem ki biz bir partiyiz, bu tartışmaların kurultayda yapılması lazım. Aksi halde bugün ekonomiden sorumlu başkan yardımcısı özelleştirmeden yana olur, yarın gelen daha kamucu olur.

‘CESARETLE BARIŞI SAVUNMALIYIZ’

Biz bunu en çok dış politika görüyoruz. Üçüncü ana hat dış politika. Dış politikada tutturduğumuz dil sahte bir millici ve bekacı yaklaşıma teslim olmuş durumda. Afrin’e asker gönderme kararında, biz burada cesaretle barışı savunmalıyız. Yoksul halk çocuklarının 40 yıldır öldüğü, çözüm bulunamadığı bir durum var. Biz buna destek olamayız. Genç işsizlik bu orana gelmişken, ülke kaynaklarının savaşa aktarılasına göz yummamamız lazım. Tabi ki güçlü bir orduya ihtiyaç var ama bu iktidarın çizdiği alanda olmamalıdır. ‘Biz bunu dersek HDP’li, PKK’lı derler, gayri milli derler…’ Bu kaygıları bir tarafa bırakın. Doğrularımızı cesaretle savunmamız lazım.

‘TÜRKİYE’NİN ÜÇTE BİRİNDE IRKÇI APARTHEİD REJİMİ İNŞA EDİLDİ’

Belki en temel eleştiri de Türkiye’nin üçte birinde ırkçı bir Apartheid rejimi inşa ediliş durumda. Kürtlerin seçme ve seçilme hakkı ellerinden alınmış durumda ama bu sorun edilmiyor. Politikacıları, belediye başkanları tutuklanıyor, belediyelere kayyım atanıyorsa, bu eylemli olarak bir Apartheid rejimidir. Bu kabul edilemez. Madem ülkenin birliğini bütünlüğünü savunuyoruz, madem ülkeyi yönetmeye talibiz, o zaman bu sorunu nasıl çözeceksek cesaretle ortaya koymamız lazım. Üstelik Kürt seçmenle doğrudan temas kurmak için de çok önemli bir fırsat.

‘SOKAĞA ÇIKMAYACAĞIM DEDİĞİNİZDE İKTİDARA AÇIK ÇEK VERİYORSUNUZ’

Ama oy kaybettireceği kaygısı var…

Kaybettirmez. Bizim böyle davranmamamız o suçlamalara maruz kalmamıza engel olmuyor. İkincisi; siyaset dediğimiz budur zaten. Doğrun neyse onu savunman lazım. Geri adım atıp bu gerekçeye kendinizi hapsettiğinizde sizin politikalarınızı tersinden iktidar belirler hale gelir. Bizim hep söylediğimiz, iktidarın çizdiği alanda siyaset yapıyoruz eleştirisi de tam buraya denk geliyor. Siz orayı açmıyorsunuz. TTB’nin yanında dururken, bana da HDP’li, PKK’lı derler diye kaygı duyduğunuz anda barış için mücadele edenlerin o mücadelesinin maliyetini çok çok arttırıyorsunuz. Sokağa çıkmayacağız dediğiniz anda iktidarın eline açık çek veriyorsunuz. Her şeyi yapabilirsin, ben zaten genel merkezden dışarı çıkmayacağım demiş oluyorsunuz. Bu kaygı bizi felç etmiş durumda. Ben bir yazımda şöyle demiştim: Bilinçli bir tercihse çok aptalca, korku nedeniyle yapılıyorsa utanç verici. O zaman biz niye ülke yönetimine talip oluyoruz! Taban siyasette taktiği anlamaz, taban bunun doğru olduğunu düşünmeye başlar. Şu anda Türkiye siyasetiyle ilgili duyduğum en derin kaygı bu.

‘4 TANE TROL PARTİ POLİTİKASINI ETKİLEYEBİLİYOR’

Düşünün, iktidar 4 tane trol ile parti politikasını etkileyebilir hale. Bundan daha konforlu bir iktidar olabilir mi? 4 tane meczup köşe yazarı bize şunu diyecek diye biz politikamızı savunuyoruz. Kökenini insanlıktan, emekten, eşitlik, özgürlük mücadelesinden alan tezlerimizi dillendirmiyoruz. Olur mu, tam tersi cesaretle yeni bir söylemi inşa etmek ve bunu geniş kitlelere duyurmamız lazım.

Siyasetsiz tutumu eleştirdiğimiz en bariz göstergelerden biri de baro teklifiyle ilgili. Adalet sisteminde savunma mesleğini çıkarırsanız ortada hukuk devleti kalmaz. Bu baro teklifi bu ölçüde sorun yaratacak bir teklif. Biz baro başkanlarına yeterince siyasi destek veremedik. Hadi, baro başkanları eylemin ilk günü siyasi partilerin katılmasını istemedi ama baro başkanlarının durdurulduğu andan itibaren artık o baro başkanlarının meselesi değildi, Türkiye’nin hukuk devletinin meselesiydi. Nitekim Meral Akşener geldi, Mansur Yavaş geldi. Bizim de hem eylemsel hem zihinsel olarak destek vermemiz lazımdı.

Parlamento ile kısıtlanmış bir siyaset anlayışını zaten terk etmemiz lazım. Genel Başkanımız baro teklifinden sonra milletvekili arkadaşlarımıza teşekkür etti. Acaba ret mi edildi diye düşündüm. Artık bir gün geciktirmek bile politik başarı haline geliyor. Parlamentonun artık sonuç alıcı, müdahale edici politik zemin olmadığını görmemiz lazım. Bizim sonuç alıcı ve müdahale edici siyasi alanları bulmamız lazım. AKP’nin majör politikalarının tek birine bile engel olamadık. Bunu sorgulamamız lazım.

Adaylığınızı resmi olarak açıklayacak mısınız?

Biz bu perspektifi önümüze koyduk. Parti yönetiminin tarif ettiğimiz çizgide olması için mücadele edeceğiz. Bu eninde sonunda olacaktır. Onun için yola çıktık. Resmi genel başkanlık açıklaması, imzaların çektirildiği, antidemokratik koşullarda çok kolay değil. Birkaç gün içinde kararlaştıracağız ama genel başkanlık iddiamız var.