İnsan ve doğa için düşsüz bir gelecek: Kapitalizm!



Artı Gerçek

Canlı, cansız varlıklarıyla bütün bir dünya doğrudan alarm veriyor şimdi.


Zafer YILMAZ


Kapitalist uygarlığın yeryüzü ve emek sömürüsü öyle bir boyut kazandı ki, gelir dağılımı adaletsizlikleri, siyasal otoriterleşmeler, küresel ısınmalar, iklim değişiklikleri, çevre felaketleri, salgın hastalıklar, yabancılaşmalar, tekrarlanan krizler, savaşlar ve diğer yükler artık taşınamaz oldu. Bu ağır fatura karşısında canlı, cansız varlıklarıyla bütün bir dünya doğrudan alarm veriyor şimdi.

Devasa boyutlar kazanmış olan üret-tüket, al-ver döngüsü, bu döngüyü sürekli tırmandıran hızlı “büyüme” ve “teknik ilerleme” hedefi yüzünden sadece geleceğimize değil, yediğimiz gıdalara, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya, kullandığımız temel ihtiyaç nesnelerine bile kuşkuyla, güvensizlikle bakar olduk.

Milyarlarca insanı bir üretim-tüketim mabedi olarak yükselttiği beton-demir yığını kentlere hapsederek, yeryüzüden yağmaladığı her türlü kaynağın mekanik işleyicisi - tüketicisi durumuna düşürmüş olması, kapitalizmin toplumları getirdiği son noktanın özeti gibidir.

Yeryüzünde mülk edinilmemiş bir karış toprak parçasının, metalaştırılıp pazara sunulmamış bir tek nesnenin kalmamasından; insanın insanla, doğayla, diğer canlılarla mülkiyet, kar ve para üzerinden ilişkilenmesinden daha trajik, çarpıcı ve ürkütücü ne olabilir ki? 

***                ***                ***

İnsan ya da insan kuşakları zaman-mekan-nesne algısıyla; kültürü, zekası, ruhsallığı ve diğer yetenekleriyle bir varoluş bütünlüğü oluştururlar. Onların gelişme, değişme, dönüşme potansiyeli, içinde bulundukları koşullarla doğrudan bağlantılıdır. Bu yüzdendir ki kapitalizm koşullarında üretim-tüketim-kar-hegemonya amacıyla yapılan her yapay müdahale ve sağlanan her hızlı gelişme, genellikle olağandışı uyumsuzluklar, kopuşlar ve riskli, yıkıcı anomaliler yarattı. 

18. YY’daki sanayi devrimleriyle birlikte bilimde-teknolojide hiç olmadığı kadar ilerlemenin yolunu açmış oldu insanlık. Bu gelişme endüstriyel üretim atılımını bir çok bakımdan muazzam düzeyde tetikledi ve aynı ölçüde bir tüketim kaosu yarattı.

Deyim yerindeyse, “gelişme cini” şişeden çıktı ve onu terbiye edip durdurmak ya da zararlarını telafi etmek artık neredeyse imkansız hale geldi ya da çok büyük ve radikal mücadeleleri gerekli kıldı. 

“Şişeden cinin çıkması,” eskinin mistik anlatılarında hep düşsel, daha çok da marazi arzuların imgesel bir meseli olarak yer bulmuştu kendine. Oysa kapitalist tarzdaki ilerlemenin, üretim ve tüketim yoğunluğunun, yabancılaşmanın somut ve başat metaforlarından biri haline geliyordu bu artık. 

İlerlemeyi ve hızı ateşleyen temel unsurlardan biri buharın gücüydü. Ama bu, kapitalizmin büyüme arzusunun kışkırtıcılığıyla yerini bir diğer gelişmeye; Potansiyel ya da kinetik -depolanmış ya da hareket halinde olan- enerji formlarına bırakmakta gecikmeyecekti.

Ardından, tıpkı bir fil sürüsünün zücaciye dükkanına dalması gibi, termik-hidroelektrik ve nükleer enerji formları da kontrolsüz bir şekilde girmiş oldu hayatımıza. 
Öncesi ve sonrasıyla, hepi topu iki yüz yıl gibi kısa bir sürede olup bitti bütün bunlar.

İnsanın ortalama yaşam süresiyle kıyaslandığında elbette fena sayılmazdı iki yüz yıl. Ama gezegenimizin beş milyarlık yaşı, -3.8 milyon yıl önce yaşadığı varsayılan Hominid adlı insansı türü hesaba katmazsak eğer- Homo Erecktus’un 1.5 milyon, Neandertal’ın 130-150 bin, yakın atamız sayılan Homo Sapiens’in 70-100 bin, avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik hayata geçen ilk uygarlıkların ise 12-15 bin yıl öncesine tarihlenen “gelişme” serüveni düşünüldüğünde, kapitalist ilerlemenin 200 yılı biraz geçebilen ömrünün göz açıp kapamalık kadar bir zamana denk düştüğü de anlaşılmış olur.

İnsan kuşaklarının gelişim tarihine baktığımızda -ki günümüz insan ömründen hareketle, yaklaşık olarak elli bininci kuşağa karşılık geldiğimizi varsayabiliriz- dünyanın kaderini son beş-altı kuşağın radikal tarzda değiştirdiğini görürüz. 

Çok eski atalarımızın bir zeka ve yaratıcılık işareti olarak nesnelere ilk müdahalesiyle -örneğin çakmak taşının basitçe yontulmasıyla-, sonraki kuşakların demiri keşfedip eritmesi arasında yaklaşık üç milyon yıl gibi uzun bir zaman dilimi yer alıyor. Demirin eritilmesiyle atom bombasının üretilmesi arasında ise bir kaç bin yıllık bir zaman aralığı var.

Günümüzde fetişizm boyutu kazanmış olan kapitalist “ilerleme” ve “büyüme” döngüsünün hızını ve çapını anlamak için sadece son yüz yılda keşfedilip kullanıma sokulan ve kısa sürede teknoloji mezarlığına gönderilenlere değil, kişisel ömürümüzün küçük bir kısmına nelerin sığdırıldığına da göz atmak öğretici olacaktır. Öyle ki, on yıl önce edindiğimiz bilgilerin, kullandığımız teknoloji ürünü araç-gereçlerin pek çoğu -bilgisayar işletim sistemleri, otomobil modelleri, tveler, telefon aygıtları, pek çok alet-edevat ve hatta üretim teknikleri vs.- bu gün neredeyse tümden iş görmez çöp yığını haline gelmiştir.

İnsan türü diğer canlılardan ve doğal varoluş biçimlerinden-ortamlarından hızla koparken, aynı zamanda bir yabancılaşma ve uyum sorunu da yaşıyordu kuşkusuz.

Böyle olmak durumundaydı. Çünkü fiziksel-biyolojik değişimiyle değil, zekası, düşleme gücü, artan ölçülerde teknik icad edip kullanma ve üretim yapabileme yeteneğiyle hızlı bir kopuş yaşıyor, özgün biçimlerde farklılaşıyordu insan.

İlerlemenin, büyümenin gücünü keşfeden insanın bunu nasıl ve hangi amaçlarla kullandığı ise, yaşadığı zaman dilimlerine göre değişkenlikler gösteren ve sınıfsal-ideolojik-kültürel durumları da kapsayan oldukça geniş bir konudur.

Kısacası, tarihin başlarında ateşin kudretini, bazı doğa olaylarından korunma yollarını ya da hangi bitkinin ne işe yaradığını, nasıl tüketilmesi gerektiğini yüzbinlerce yıl boyunca deneyimleyerek öğrenen ve bu bilgileri bir ayrıcalık olarak elinde tutup kendisi için avantaja çeviren primitif kabilele uygarlıklarından, sadece iki yüzyıl gibi bir sürede edindiği bilgiyi ve bilgi teknolojilerini, atom ya da nükleer silahları tekelinde tutup rakiplerine üstünlük sağlamada avantaja çeviren modern devlet cihazınının yaratıcısı kapitalist uygarlığa uzanacaktı insanlık.

Ve geçmişle günümüz arasında çok temel bir farklılık daha: Eski sınıflı toplumların aksine, kapitalizmle birlikte yeryüzünün bütün toprakları, bitkileri, hayvanları, yer altındaki madenleri, fosil kaynakları, hatta okyanuslar ve gökyüzü bile -deniz ve hava sahası esprisi bağlamında- artık ya bireylerin, grupların, şirketlerin ya da sermayenin denetimindeki devletlerin-ülkelerin mülkü olup sahiplenildi.

Dünyayı, doğayı, evreni tanımak, güçlükleri alt etmek, yaşamsal ihtiyaçları karşılamak, daha kolay ve verimli bir üretim düzeni kurmak üzere yapılan her pozitif atılım -görece bilimsel-teknik keşifler ve ilerlemeler- kısa bir zaman içinde dönemin egemen sınıflarının doğrudan emrine girdi ve amaçları bakımından bir yozlaşma yaşadı. Bu durum zaman içinde gerçek ihtiyaçlarla, sınıfsal güdülerden beslenen yapay ihtiyaçlar arasındaki mesafeyi tahripkar bir biçimde büyüttü ve açık “tuzaklar”a dönüştü.

Karnını doyurmak üzere avlanmak, kendini tehlikelere karşı savunmak ya da doğal nesneleri işleyip kullanışlı ürünler haline getirmek için atalarımızın keşfettiği bıçakların, okların, mızrakların bir süre sonra ortaya çıkan kraliyetlerin, imparatorlukların fetihçi ordularının elinde başkalarını öldürmek ya da esaret altına alıp sömürmek-köleleştirmek için kullanılan silahlara dönüşmesi, günümüzde ise daha ölümcül bir nitelik kazanıp nükleer gerilim yarışına evrilmesi tam da bu gerçeği anlatır bize.

Diyeceğimiz o ki, sınıflı toplumlarda “teknik ilerleme” denen şey her zaman egemenlerin çıkarlarıyla, onların iktisadi büyüme, yayılma arzularıyla ilişkili olmak, ona hizmet etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki, çeşitli bilim disiplinlerini ve uzmanlıkları “teknik ilerlemecilik”in açıktan hizmetine sokma ihtiyacı duymuştur burjuvazi. 
Bu gün sadece silah sanayiinde yüzbinlerce bilim insanının-uzmanın istihdam edilmiş olmasını başka türlü nasıl izah edebiliriz ki... 

 Burjuvazinin öncülük ettiği sanayi devrimleriyle ‘cin şişeden çıkıyor’; bilimsel ve teknik atılım hiç olmadığı çapta hız ve yoğunluk kazanıyordu. Buna bağlı olarak üretim ve tüketim döngüsü, ürün çeşitliliği, emeğin ve doğanın sömürülmesi ve servetin daha az elde toplanması da arttıkça artıyordu. 

Bu gelişmelere son otuz yılda bambaşka yenilikler eşlik etti. Dijital-sanal gelişme çok kısa bir sürede dünyada inanılmaz bir egemenlik ağı kurdu. Üretim, iletişim, satış, pazarlama, para, güvenlik… neredeyse her şeyin bir “sanal” ya da “dijital” versiyonu peydah oldu. Bu gelişme kapitalizme yepyeni büyüme-yayılma alanları açtı. Bu arada, geleneksel burjuvazinin yanına kısa sürede yeni burjuvaların eklenmesi de sağlanmış oldu. 

Anlaşılacağı üzere, kapitalizmin “ilerleme,” “büyüme cini” kontrol altına alınıp disipline edilemiyordu artık. Onu tersine çevirip belli bir dengede tutmak, pozitif amaçlarla ve toplum-doğa yararına kullanılabilir hale getirmek ise kapitalizmin kapitalizm olmaktan çıkması ve kendini inkar etmesi anlamına geliyordu.

Bir umut olarak sunulan “toplumsal refahın ekonomik büyüme-teknolojik ilerleme ile orantılı olarak artacağı” iddiası kocaman bir yalandı. Bu iddia ile kuytu sokaklarda tezgah kurup “Bul karayı, al parayı” dalaveresi çeviren ve garibanların cebindeki üç kuruşu da gasp etmeye niyetlenen üçkağıtçıların yaptığı “iş” arasında nitelik bakımından neredeyse hiçbir fark yoktu. Sonuçta onlar da tıpkı burjuvazi gibi umut satarak kurbanlarına tuzaklar kuruyorlardı.

Kapitalizmin yayılma, genişleme arzusunun tetiklediği hızlı gelişmeyle birlikte eski çağların ağır işleyen zamanı ve dünyanın farklı köşelerinde birbirinden habersiz hayatlar süren uygarlıklar devri de tümüyle kapanıp tarihe mal oldu artık. Zamanın basamakları daha çılgınca aşılıyor; kapitalist döngünün çapı insan ve doğanın sınırlarını gün be gün zorluyor; şimdilerde olduğu gibi, sadece sanal bilgi formlarını değil, kontrol altında tuttuğu sermayeyi ve paranın dolaşımını da aynı ölçülerde dijitalleştirip dakikalara, saniyelere sığdırılabiliyordu.

İnsan da dahil, tüm canlıların biyolojik ve anatomik yapıları, beslenme, üreme biçimleri, hatta ruhsallık ölçütleri aynıydı. Fakat insan diğer türlerden ve köklerinden giderek radikal bir şekilde kopuyor, bambaşka bir mecrada yol alıyor, aradaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde açıyordu.

Ne yazık ki, yaşamını kolaylaştırmak için doğayı dönüştürüp üretim yapabilen, bilimsel ve “teknik ilerleme”de büyük beceriler gösterebilen insan, öte yandan kapitalizmin zehirleyiciliği yüzünden kendi türüne, doğaya ve diğer canlılara karşı saygılı, dengeli, özgür, barışçıl bir kültür uygarlığı yaratmayı başaramıyor ve talancı, tüketici bir mülkiyet uygarlığının esiri haline geliyordu. 

KÖTÜ BİR ARZUYU BESLEMEK!

Kapitalist gelişmenin ve yarattığı tahribatın boyutlarını somut olarak görebilmek için, öncelikle onun üretim-tüketim tarzının kapasitesine, bunun doğayı ve insanı ne tür sorunlarla yüz yüze getirdiğine bakmak gerekiyor. 

Onun iktisadi döngüsünün ana ekseninde hala iki temel endüstriyel alan önemli yer tutuyor:
Petrol-Gaz
Demir ve Çelik

Oluşum süreci milyonlarca yıla dayanan petrolün endüstriyel kullanıma girmesinin üzerinden çok değil, 160 yıl gibi bir zaman geçmiş bulunuyor. Yaklaşık olarak beş yüz bin tür ürünün üretiminde hem doğrudan ya da dolaylı katkı maddesi olarak kullanılan, hem de rakipsiz bir enerji kaynağı olarak yer alan petrolün 2018 yılı itibariyle kanıtlanmış toplam dünya rezervi 1 trilyon 700 milyon varil civarında. 2019 yılındaki tüketimi ise yaklaşık yüz 100 milyon 800 bin varile ulaşmış durumda.

Petrolün 2009 ile 2019 yılları arasındaki tüketim oranları karşılaştırıldığında, on yılda 12 milyon varilden daha fazla artış olduğu anlaşılıyor.

Petrole göre kullanım tarihi daha eski gibi görünen ve onunla ortak kökene sahip olan doğal gazın 2019 yılı rezervleri ise 193 trilyon metreküp. Yıllık tüketim oranı da 3.700 milyar metreküp.

Petrol ve gazın yanı sıra, endüstriyel kullanım değeri bakımından bir başka önemli enerji kaynağı kuşkusuz kömür.
Kömür türlerinin toplam dünya rezervi bir trilyon ton olarak hesaplanıyor.

Yıllık üretimi ise sekiz milyar ton civarında.

Fosil kaynakların rezervlerine ve üretim-tüketim oranlarına ilişkin yukarıda verilen kısa bilgiler Dünya Bankası, İMF, OECD, OPEC gibi kuruluşların raporlarında, yayınlarında sıkça yer buluyor kendine.

Bu ürünlerin yıllara göre üretim ve tüketim oranları incelendiğinde, genel kapitalist üretim ve tüketim kaosunun yükselişiyle tam bir kader birliği içinde olduğu görülür. 

Tıpkı fosil enerji kaynakları örneğinde olduğu gibi, demir-çelik üretimine ve tüketimine de yıl yıl rekorlar kırdırıyor kapitalist uygarlık.
Küresel ısınmayı ve çevre felaketini tetikleyen her iki sektör, otomotivden altyapıya, inşaattan silah ve elektronik sanayiine kadar çok geniş bir alanda başat bir role sahip.

Yüksek ısılı fırınlarda atmosfere bol miktarda gaz salınarak işlenebilen demirin dünya rezervi 400 milyar tona yakın. 2019 yılı toplam üretim oranı ise 1.8 milyar ton. 

Her iki endüstriyel faaliyet alanında gözlenen gelişmeler aynı zamanda dünyanın yaşadığı küresel ısınmalara, çevre kirliliklerine ve genel olarak ekolojik yıkımların kaynağına da doğrudan ışık tutuyor. Bu nedenle, yeri geldikçe bu konuya tekrarlar pahasına değineceğiz.

Sadece bu alanlarda değil, kentleşme, inşaat, hayvancılık ve tarımsal üretim alanlarında da sürekli büyüme rekorları kırıyor kapitalist sistem.

BM’in yan kuruluşu olan FAO’nın raporlarına yansıyan bilgilere göre, 1960 yılında dünya nüfusu üç milyarmış. Et üretimi ise 70 milyon ton.

2017 yılına gelindiğinde nüfus yedi milyar olurken, et üretim 330 milyon tonu aşmış bulunuyor.

Bu yırtıcı tırmanışın dışında kalmayarak, günümüz tahıl üretimi de 2.6 milyar tona ulaşmış durumda. 
Kendi otomobilini yapabilen toplam 22 ülkenin 2017 yılında ürettiği araç sayısı 97 milyon 303 bin adet olarak gerçekleşiyor, vs.

Kapitalizmin yoğun üretim-tüketim döngüsüyle ilgili dehşet verici rakamlardır bunlar. Nereye, hangi alana el atsak, azmanlaşmış bir üretim-tüketim büyümesi ve kaosu çıkıyor karşımıza.

İnsan soramadan edemiyor: Bizim, sadece petrol kullanılarak elde edilen 500 bin çeşit ürüne ihtiyacımız var mı sahiden?

Bu yoğunluk dünya kaynaklarını hızla tüketirken, arkasında pek çok kirlilik ve yıkım da bırakıyor elbette.
Bu gün herhangi bir tüketim marketine girdiğinizde, raflardan üstünüze üstünüze gelen ve ihtiyacınız olsun olmasın, sizi ısrarla tüketime teşvik eden binlerce ürünle karşılaşıyorsunuz. 

Gıda endüstrisinde yaşanan utanmazlık öyle bir boyuta taşındı ki, aynı marka altında üretilen yüzlerce ürünün hem “organik”, “bio”olanlarını, hem de olmayanlarını market raflarında yan yana görebiliyorsunuz. Bu ürünler elbette farklı fiyatlarla ve bir an önce tüketilmek üzere gözünüzün içine içine bakıyor.

Sağlıksız gıdalara, çevre kirliliğine, küresel ısınmaya ilişkin olarak toplumdan itiraz sesleri yükseldikçe, kapitalist tekeller aynı döngü içinde kalarak yeni tuzaklara başvuruyor: “Yeşil enerji,” “bio yakıt”, “organik gıda” vs… 
Üstelik bütün bunlar tüketim ekonomisinin yeni “çözüm ilahları” olarak sunuluyor toplumlara. 

Basit bir “tüketim nesnesi” olarak gördüğü insana işte bu rezaleti “muhteşem seçme özgürlüğü,” “konfor” ya da “refah” diye sunuyor kapitalizm. 

Aynı sarmalın içine düşüyoruz: Her şeyi oburca üretip-tüketerek büyümek!

Kapitalizmin büyümeye olan bağımlılığının nasıl bir doğa ve emek sömürüsü boyutu kazandığını görmek için, IMF’nin hazırladığı ve TOBB’nin “2017 Yılı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu”na da yansıyan bilgilere kısaca göz atmak gerekiyor.

Bu raporda küresel ekonominin 2016’da %3.2 olarak gerçekleşen büyüme performansının 2017’de 3.8’e ulaştığı belirtiliyor. 2018 yılı için ise, 3.9’luk bir büyüme öngörülüyor. İhracat oranındaki büyüme %5.0. Küresel enerji sektöründeki büyüme oranları da -örneğin 2017 yılı- yaklaşık oranlarda artmış. Aynı kaynaklarda yer alan eski yıllara ait üretim-tüketim oranlarına ayrıca bakılabilir elbette. Yıl yıl artan bir genişleme, anormal bir obezite…
Kuşkusuz burada nüfus artışı vb. faktörler dikkate alınabilir. Ama asıl gerçek şu ki, kapitalist ekonominin bütün bu büyüme halleri asla ve asla toplumsal ihtiyaca, refaha ve adil bir paylaşıma hizmet etmiyor. Sadece doğanın ve insan emeğinin devasa boyutlarda yağmalanıp sömürülmesini; tüketiciliğin, israfın ve dolayısıyla tekellerin karlarının azmanlaşmasını sağlıyor.

Burjuvazinin “Kamu hizmeti” ya da “konfor,” “rafah” gibi cezbedici kavramları düpedüz yozlaştırıp istismar konusu yaptığını çok iyi biliyoruz.

Hiç uzağa gitmeye gerek yok: “Kamu hizmeti” gereği evimize bağlanan elektriğin, suyun, gazın bir milimini dahi kullanmaya fırsat bulamadan tahsilatçı sayaçlarının devreye girmesi, üstelik bunca üretim yoğunluğuna karşın, süreklilik kazanmış fiyat artışlarıyla bize şişirilmiş “fatura”lar çıkarması gerçeği yeterince anlatıyor olmalı.
Konumuz olmadığı için bunu geçelim şimdilik… 

Dünya sadece insan türüyle ve onun ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, tüm varlıklarıyla, onların iç diyalektik dengeleri, ihtiyaçları ve bütünlüğüyle vardır. Özel mülk hırsına saplanıp kalmak; bütün bir yaşamı üretip-tüketme, kar-zarar ikilemi üzerinden kurmak; ayrıcalıklı sınıfsal statülerle var olmaya çalışmak tarih boyunca yalnız insan türünün değil, yeryüzünün başına da olmadık belalar açmıştır. Hava, su, toprak gibi en temel doğal kaynakların sorumsuzca kirletilmesi; eşitsizlikler, adaletsizlikler, yabancılaşmalar, gerilimler, savaşlar ve yayılmacılıklar, sınıflı toplumlar piramidinin en tepesine yerleşmiş olan kapitalizmle birlikte doruğa çıkmış, bu arada –yeri geldikçe nedenlerine tekrar değineceğimiz gibi- bir paradoks olarak ona “son mülkiyet uygarlığı” payesi kazandırmıştır. 
 
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın hazırladığı araştırma raporlarına göre, yeryüzünde 9 milyon -başka bazı kaynaklara göre de 12.5 milyon- civarında canlı türü yaşıyor. İnsanın bu canlı türleri içindeki oranı sadece 0.01.

Tüketim toplumunun sınıflara, kastlar bölünmüşlüğü; bölgeler, ülkeler arasındaki eşitsizlikler dikkate alındığında, yeryüzünün ve biyolojik çeşitliliğin hem bu günü hem de olası geleceği hakkında asıl karar vericilerin ya da yeryüzünü cehenneme çevirenlerin aslında bu 0.01’lik dilimin içinde bile nasıl cüceleştiği; her şeyi paraya, servete, mülke, tüketime tahvil edenlerin aslında bir avuç ayrıcalıklı asalak dışında bir şey olmadıkları açıkça görülür.

Bu gerçeği daha iyi anlamak için, IMF’nin verilerine tekrar bakmakta yarar var. Küresel ekonominin durumuna ilişkin olarak hazırladığı raporunda, 2019 yılı dünya GSYH toplamının 85 trilyon dolar civarında gerçekleştiği bilgisine yer veriyor IMF. 

Bu raporun ayrıntılarından öğreniyoruz ki, 85 trilyonluk bu toplamın 34 trilyon doları sadece ABD (20 trilyon dolar. Nüfus: 328, 957, 869) ve Çin’e (14 trilyon dolar. Nüfus: 1.4 milyar) ait. 

28 ülke ve 517 milyon nüfustan oluşan Avrupa Birliği’nin 2019 yılı GSYH toplamı ise 18.8 trilyon dolar. Aynı raporda Japonya 5 trilyon dolarlık bir GSYH ile boy gösteriyor. Bunlar küçük sekmeler gösterebilen, ama gerçeğe en yakın rakamlar kuşkusuz. 

Bu tablonun açık özeti şu: 85 trilyon dolarlık dünya GSYH’nın 57.8 trilyon doları sadece yukarıda adları anılan üç ülkeye ve bir birliğe ait. Bu, hepimize ait olan yeryüzü kaynaklarının nasıl bir adaletsizliğe kurban edildiğini de açığa çıkarıyor. 

Çünkü BM bünyesinde üye ya da gözlemci olarak yer alan toplam 206 ülke var.
Kapitalist “adalet”in ve “refah paylaşımı”nın yarattığı bir başka çarpıcı sonuçtur bu.

KAPİTALİZMİN DEĞİŞMEYEN DÜSTURU: KAR HER ŞEYDİR! 

Fosil kaynakların oburca kullanımını vazgeçilemez bir yol olarak seçip ardından onlara hakim olmak için kaoslar, krizler, çatışma ve savaşlar çıkarmak; insanlar da dahil tüm canlılara ait olan doğayı-çevreyi, yaşam alanlarını ve kaynakları artan oranlarda sömürüp, kirletip mahvetmek bir kapitalist uygarlık tarzıdır. 

Ormanları yok etmek, bile bile küresel ısınmaya neden olup mevsimsel döngüyü bozmak, temiz su kaynaklarını kurutup sonra da Avustralya örneğinde olduğu gibi, "çok su tüketiyorlar" gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizmek olsa olsa kapitalist uygarlığın trajik tüketiciliğini, insanı nasıl bir yabancılaşmaya sürüklediğini ve giderek nasıl bir barbarlığa evrilip zombileştiğini gösterebilir ancak. 

Avustralya’da yaşanan katliam elbette bir istisna oluşturmuyor. 

BM Çevre Programı’nın talebi üzerine Yale Üniversitesi’nden -ABD- bir grup bilim insanının yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, yeryüzündeki doğal ormanlarda -Antartika hariç- 3 trilyon civarında ağaç var.  Bu oran, ilk yerleşik uygarlıkların görüldüğü 12-15 bin yıl öncesinin %50’sine zar zor denk düştüğü tahmin ediliyor. Yine aynı araştırmaya göre, yılda yaklaşık 15 milyar ağaç yok ediliyor. 

Araştırmayı yöneten ekipten Thomas Crowther, ormanların yeryüzündeki en önemli ve kritik organizmalar arasında yer aldığını söylüyor. Büyük miktarlarda karbon depolayan ormanların aynı zamanda hava, su ve besin kalitesi üzerinde tayin edici bir rol oynadığını da vurguluyor. 

BM Gıda ve Tarım Teşkilatı’nın -FAO- raporlarına dünyanın “Doğal Ormanları”yla ilgili yansıyan bilgiler ise facianın başka boyutlarını gözönüne seriyor.

1990 yılında 4 milyar 128 milyon hektar olan toplam orman alanları 2015 yılına gelindiğinde 3 milyar 900 milyon hektara kadar gerilemiş. 

12.7 milyon insanın istihdam edildiği orman sektörü 2011 yılında küresel ekonomiye 606 milyar dolarlık bir girdi sağlamış ve aradan geçen sekiz yılda bu rakam hep yükselme eğilimi göstermiş.

Dünyanın en büyük yağmur ormanları olarak bilinen Amazonlar aynı zamanda “Dünyanın karadaki akciğerleri” ünvanını da taşıyor. Gel gör ki bu ormanlar da kapitalist sermayenin ve onun emrindeki devletlerin “tasarrufu” altında ve artık resmen can çekişiyor. Hepimize oksijen sunan, iklim döngüsünü dengeleyen dünyanın akciğerleri açgözlü bir canavara teslim edilmiş yani!

2000’li yılların başından 2004 yılına kadar yaşanan olağanüstü talan sırasında bu ormanların sadece Brezilya’daki kısmında 27 bin kilometrekarelik bir alan kaybı oluşmuş. Bu felaketin sorumluluğunu o dönemki Brezilya çevre bakanı “yasadışı kesimciler”e bağlıyor. Aradan bir süre geçip Jair Bolsonaro devlet başkanı olunca, başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Brezilya’nın yeni devlet başkanının ilk işlerinden biri, “Amazon Ormanları’nın korunması ülke ekonomisine zarar veriyor. Bu alanları ticari kullanıma açıyoruz,” demek oluyor. Yani dünyanın akciğerlerinin sökülmesi, eko sisteminin bozulması, küresel ısınmaya yol verilmesi artık “Orman Mafyası” eliyle değil, aç gözlü sermayenin faşist sözcüsü bir herifin siyasi kararıyla ve “yasal yollar”la gerçekleştirilecek!

Amazon Ormanları aynı zamanda “Küresel Isınma” denen kapitalist tahribata karşı dünyanın sahip olduğu çok önemli güvencelerden biri. 

Ama hem uğradığı kıyımlar, hem de kapitalist endüstrinin sera etkisi yaratan gaz salınımının elimine edilemeyecek düzeye ulaşması yüzünden, bu ormanlar da küresel ısınmanın doğrudan tehdidi altına girmiş bulunuyor artık.
“Kyoto Protokolü” falan derken, dünyanın karasal akciğerleri kapitalist yıkıcılığın çok yüzlü ve keskin bıçağının ölümcül tehdidi altında can havliyle çırpınıyor yani! 

Öte yandan “Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği” -IUCN- 2016 yılında Hawaii’de bir uluslararası kongre düzenliyor ve “soyu tehlike altında” olup “Kırmızı Liste”de yer alan canlı türlerin sayısının 82.954’e ulaştığını -buna bazı bitki türleri dahil- 23.928’nin ise artık “tümüyle yok olma” tehdidiyle karşı karşıya kaldığını duyuruyor.
Örneğin, kuş türlerinin %15’i yok olmakla karşı karşıyaymış ve bu oran bin kuş türüne denkmiş. Balık rezervlerinin %50’ye yakını tüketilmiş. Türün %18’i aşırı tüketim yüzünden yok olmak üzereymiş...

İşte böylesi bir dünyada kapitalizm bize hala, “Sürdürülebilir bir büyüme”den falan söz edebiliyor.

Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Bütün bu yok oluşlar, “doğal” bir “seleksiyon” gereği değil, kapitalist mülkiyet uygarlığının devasa üretim-tüketim döngüsünün yarattığı küresel ısınma, kentleşme, tarım alanlarının genişlemesi ve tarımsal üretimde kullanılan kimyasallar, büyük çaplı avlanmalar, yaşam alanlarının -daha çok da ormanların- yok edilmesi, okyanusların ve doğanın kirletilmesi sonucunda yaşanıyor. İlgili raporlarda bütün bu gelişmeler sıralanırken, yeryüzüne bu yıkımı yaşatan kapitalizmin adının bir kez olsun anılmaması ise “ilginç” gerçekten.
Üretim-tüketim kaosu çılgınlık düzeyinde seyrederken, elbette kaynaklar açgözlülükle yağmalanacak, insan kendine ve doğaya yabancılaşacak, ozon tabakası delinecek, atmosfere bol miktarda gaz salınarak küresel ısınma ve iklim değişikleri gündeme gelecek, biyolojik türler yok olacak ve dünya küresel krizlere, çölleşmeye, yoksullaşmaya, salgın hastalıklara ve nihayetinde tükenişe sürüklenecekti. 

 Bu gün “çok su tüketiyor” gerekçesiyle binlerce deveyi-atı kurşuna dizerek güya susuzluğa çözüm üreten bencil burjuva zihniyet; yarın işsizliğe, açlığa mahkum ettiği milyonlarca yoksulu,“yükten kurtulma” adına neden kurşuna dizmesin ya da kimyasal gazlarla, laboratuvarlarda üretilen virüslerle zehirleyip yok etmesin ki? 

KÜRESEL ISINMA VE İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ

İklimbilim ve antropolojik çalışmalardan biliyoruz ki, yerzündeki son köklü iklim değişimi bundan yaklaşık 12 bin yıl önce, Son Buzul  Çağı’nın bitimiyle yaşandı. Doğal yollarla yaşanan bu değişimin yarattığı etkileri kendi iç dengeleriyle ve zamanla elimine etti yerküre. Sonrasında zaman zaman daha düşük dalgalı seyreden istikrarsızlıklar yaşandı. Ama bütün bunları güncel küresel ısınma ve iklim değişikliği ile kesinlikle karıştırmamak gerekiyor.

Sonuçta bilimsel çalışmaların açıkça gösterdiği gibi, yeryüzünün bu gün yaşadığı iklim değişikliğinin esası “insansal faktörler”den kaynaklanıyor.

Yani kapitalizmin kuralsız üretim-tüketim döngüsü ve “büyüme” sevdasının marifeti!

Sık sık vurgulandığı gibi, doğanın ve doğadaki her şeyin, kendine özgü işleyen çatışmalı bir iç birbirliği, dengesi ya da diyalektik bir bütünlüğü var.

Büyük çaplı dışsal müdahaleler zamanla bu doğal döngüyü bozup anormal sonuçların doğmasına yol açabiliyor.
Yeryüzünün günümüzde yaşadığı ısınmanın ve iklim değişiminin asıl sorumlusu yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, özellikle yoğun ve kontrolsüz kapitalist üretim-tüketim faaliyetidir. Uzmanların biraz da diplomatik bir dil ile “İnsan kaynaklı faktör” dedikleri şey tam da budur zaten.
Çünkü kapitalist endüstri tarafından salınan ve atmosferde birikip yoğunlaşan karbondioksit, su buharı, diazot monoksit, metan gibi gazlar güneşten gelen ve yeryüzünü ısıtan ışınların tekrar atmosfer dışına gönderilmesine engel oluyor.

Bozulmuş olan bu doğal döngüdür aslında. 

Ortaya çıkardığı sonuç ise “Küresel ısınma” ve bunun tetiklediği “İklim değişikliği!”

Basit bir anlatımla, yeryüzü güneşten gelen ışınlarla ısınıyor ve ısı düzeyini belli bir derecede -14 derece civarında- tuttuktan sonra, o ışınları tekrar atmosfer dışına geri gönderiyor.

Eğer siz yan etkilerini elimine edecek hiçbir önlem almadan ve tam bir aç gözlülükle yoğun-yaygın bir üretim-tüketim sarmalı yaratmışsanız, bu faaliyetinizin arkasında bıraktığı gazlar haliyle gökyüzünü kaplayacak ve yeryüzünün geri gönderdiği ışınların atmosfer dışına çıkışına engel oluşturacak. Bu da, havası, karaparçaları ve okyanuslarıyla yerkürenin olağandışı yollarla ısınmasına yol açacak.

Atmosfere salınan ve sera etkisi yaratarak küresel ısınmaya yol açan gazların tali kaynağına ilişkin pek çok neden sıralanabilir kuşkusuz. Ama kimyacıların, fizikçilerin, biyologların, iklim bilimcilerin ve daha pek çok uzmanın ısrarla dikkat çektikleri gibi, bu işin asıl suçlusu kapitalist endüstriyel üretim tarzı, onun kullandığı enerji türü, miktarı, kullanım biçimidir. Bir de, bunlara paralel olarak gerçekleşen, doğayı bu tür risklere karşı koruyan içsel oluşumların tahribi ve yok edilişi tabi… 

Soruna buradan baktığımızda, karşımıza devasa oranlarda karbondioksit üreterek tüketilebilen petrol, kömür gibi fosil enerji kaynakları çıkıyor. Yine olağanüstü yakıt tüketip enerji üreten santrallerin de yıllar boyu gökyüzüne bolca karbondioksit ve diğer gazları saldığını biliyoruz. 

Demir çelik endüstrisinde ihtiyaç duyulan yüksek ısı, doğal olarak aynı oranda enerji tüketimini gerektirir. Her tüketilen enerji karbondioksit ve diğer gazları ürettiğine göre, bu endüstri alanı da asla masum sayılamaz.
Kocaman çitliklerde beslenen ve karbon kaynağı olan hayvanlardan elde edilen etin yüksek oranlarda üretilip tüketilmesini de eklemek gerekiyor bunlara.   
Fosil kaynakların kullanım oranları ve biçimlerinin ardından, küresel ısınmanın bir diğer nedeni yine öncelikle doğanın yağmalanması ve tahribatı oluyor.
 
İşte, yukarıda pek çok uluslarası kurumun raporlarına yansıyan üretim-tüketim rakamlarına tam da “Küresel Isınma”nın nedenlerini daha net görebilmek amacıyla yer verme gereği duyduk. 

Dünyanın akciğerleri, ormanlar ve okyanuslardır. Yoğun üretim ve enerji kullanımının yanı sıra, ormanların yok edilmesini, okyanusların kirletilmesini, büyük ölçeklerde kentleşmeleri, devasa alanların endüstriyel tarıma ve hayvancılığa açılmasını ve benzeri faaliyetleri küresel ısınmanın, dolayısıyla da iklim değişiminin asıl nedenleri arasında sayabiliriz.

Toplumun gerçek ihtiyaçlarını ötelerseniz, özenle kışkırtılmış kuralsız ve kaotik bir üretim-tüketim tarzını tek varlık nedeniniz sayıp doğanın ve insanın sömürülmesini öncelerseniz ve bütün bunları yaparken bir de, “yatırım yükü getiriyor” diye neredeyse hiçbir önleyici tedbire başvurmazsanız; evet, ekonominizin hacmini ve karlılık oranlarınızı büyüttükçe büyütürsünüz, ama arkanızda devasa bir insan ve yeryüzü enkazı bırakmış olursunuz. Çünkü, üretim-tüketim döngünüzün çapı -yaratacağı istikrarsızlıklar, krizler bir yana- aynı ölçülerde kaynak tüketir; karbondioksit başta olmak üzere muhtelif gazlar üretir ve büyük ölçeklerde çöp çıkarır size. 

Devasa oranlarda enerji tüketirseniz, toprak, hava, su gibi temel yaşam kaynaklarını onarılması zor düzeyde kirletmiş, yeryüzünden yükselen muazzam boyutlardaki gaz tabakalarının atmosferde katman katman dizilmesini sağlamış, doğal ısı dengesini bozmuş olursunuz.

“Kullan, at” tarzı ürünlere hergün yeni örnekler ekleyip bolca tüketimini teşvik ederseniz; hep büyümesini arzuladığınız endüstrinizin çeri-çöpü-yağı ile okyanusları kirletip asit oranlarını yükseltirseniz, doğal karbon emme oburu olan mercan ve yosun türlerini öldürmüş, su altındaki doğal döngüyü bozmuş olursunuz. Dengenin bozulmasının yarattığı sorunlar bir yana, cinayetinize kurban giden su altı varlıklarının çürümeye başlamasıyla birlikte ekstradan yoğun bir karbondioksit salınımı başlar ve kirliklik artar. Asit oranı yükselmiş okyanuslarda zamanla ne resif kalır, ne de onun varlığıyla doğrudan ilişki içinde olan mercan. Bu gelişme denizlerdeki canlıların besin zincirinde yaygın ve ölümcül bir çözülmeyle sonuçlanır. Ardından okyanuslarda bol miktarda karbondioksit kirli ve sıcak havada buharlaşan suyla beraber olağanüstü bir yoğunlukla atmosferi kaplar. Çünkü doğal döngü gereği mercanlar, yosunlar ve türevi canlılar karbondioksit ve asit oranını, ısı düzeyini yükselttiğiniz denizlerde sizin çöplerinizle beslenmek gibi bir yetenek kazanmamışlardır henüz. 

Artık sonuç bellidir: Yeryüzünün atmosfer dışına göndermek istediği doğal ısı kaynağı güneş ışınları bir yolunu bulup geldikleri yere geri dönemezler. Isı emici okyanuslar da çift yönlü kurbanınız olduğu için görevini yapamaz ve işlevsizleşir.

Bu marifetleriniz sayesinde yerküre taşıyamayacağı yoğunlukta bir ısıya maruz kalır ve olağan iklim döngüsü bozulur. Buzullar erimeye, su seviyeleri yükselmeye başlar.

Yırtıcı bir iştahla ormanları, yeşil alanları yok ederseniz, tüketim mabedi olarak kentleşmeyi azmanlaştırırsanız; o kentlerin sokaklarını, etrafındaki otobanları petrol tüketip karbondioksit kusan motorlu araçlarla, yoğun enerji kullanan işletmelerle doldurursanız, atmosferde katmanlar oluşturan onca atık gazlar yüzünden dünyayı terk edemeyen ışınların ürettiği ısı fazlalığını emip elimine edecek bir karasal yeşillik de bulamazsınız.

Böylece, aslında doğaya ait dinamik bir yaşam formu olan karbon, bencilliğiniz ve kar hırsıyla şişirdiğiniz “üret-tüket” kumkuması yüzünden ölümcül bir katile dönüşmüş olarak karşınıza çıkar. 

“Küresel ısınma,” “iklim krizi”, “sürdürülebilir kalkınma” falan diye yatıp kalkarken bunu yaratanın kapitalizm olduğunu söylemeye cesaret edemezseniz, söyledikleriniz boşa düşer, işlevsizleşir.

Meselenin özü basit bir anlatımla bundan ibarettir. 

Buzulların, ormanların, okyanusların, yeşilin, kuşun, börtü-böceğin birbiriyle ilişkisi, bağlantısı, birbirine karşı bir misyonu ve sorumluluğu var şu yeryüzünde. Doğal dengelerin korunabilmesi için, bütün bu varlıkların ve döngünün paraya, kara, servete kurban edilmemesi, özenle korunması gerekir.

Sırf zeki bir varlık olmanın kültürel, felsefi, hatta “ahlaki” gereği olarak değil, rasyonel bir zorunluluk olarak da yapılmalıdır bu.

Çünkü pek çok bilim insanı ve gözlemcinin de işaret ettiği gibi, eğer nedenlere ilişkin ciddi önlemler alınmaz ise, içinde bulunduğumuz yüz yılın ikinci yarısından başlayarak küresel ısınmada iki derecelik bir risk sınırına ulaşacağı öngörülüyor. Bunun nasıl bir felakete yol açacağını hesaplamak zor olmasa gerek.  

***            ***            ***

Kuşkusuz ki, pozitif amaçlarla ve dengeli kullanılan; toplumsal ihtiyacı, doğa-çevre uyumunu dikkate alıp önceleyen istikrarlı bir ilerleme -üretici güçlerin ve üretim tekniklerinin ilerlemesi- kötü değildir. Dolayısıyla bu eleştirilerden bir “yerinde sayma,” “devinimsizlik” ve karşılığı olmayan bir “romantizm” sonucu çıkarılmamalıdır.

Eleştiri konusu yapılan şey, bir mülkiyet ve hegemonya uygarlığı olan kapitalizmin insan emeğini ve doğayı yağmalama amacına hizmet eden üretim-tüketim büyümesi ve bunun hizmetindeki “teknolojik ilerleme”yle sağlıklı bir gelecek kuramayacağı; bu yolun toplumsal gelişmeye, refaha, insanlığın ve yeryüzünün geleceğine hiçbir şekilde hizmet etmeyeceğidir. 

Sonuçta sadece “iktisadi yaşam”da değil; kültür, sanat, siyaset, bilgi-bilim alanlarında da abartılı ve riskli eşitsizliklerle yürüyen yıkıcı, tüketici, obur bir sistemden söz ediyoruz.

Görüldü ki, bütün o gelişmişliğine rağmen, insanda yüksek düzeyde sorumluluk duygusuyla biçimlenmiş bir sosyal ve bireysel bilinç-kültür yaratmamıştır kapitalizm. 

Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı sorunlar elbette yukarıda işaret etmeye çalıştıklarımızla sınırlı değildir. Önümüzdeki zaman dilimi insanın ve emeğinin üretim süreçlerinden hızla dışlandığı, bir avuç mülk ve servet sahibiyle teknokratın denetimindeki yapay zekalı robotların, modern teknik-mekanik donanımların devreye gireceği bir sürece evriliyor.  

Kapitalizmin gözünde emek gücü ve tüketici olarak bile işlevsizleşecek olan milyonlarca yoksul, mülksüz, işsiz insanı nasıl bir gelecek bekliyor olabilir?

Robotlara, yapay zekalara, 3D yazıcılara ürettireceği metaları, hizmetleri kime, nasıl satmayı planlıyor kapitalizm acaba?

TARİHSEL GELİŞMELERİN İŞARET ETTİĞİ GERÇEK: KAPİTALİZM SON MÜLKİYET UYGARLIĞIDIR, UMUT KOMÜNAL UYGARLIKTA!

Eski dünyanın bize armağan ettiği en önemli bilgilerden biri, sınıfsal - etnik -inançsal parçalanmışlık zemininde inşaa edilmiş olan ve kontrolsüz bir şekilde gelişmeye, tüketime zorlanan; doğayı, biyolojik çeşitliliği ve yaşam kaynaklarını korumakta gönülsüz davranıp doyumsuzluğunu islah edemeyen yağmacı, yayılmacı uygarlıkların zaman içinde bünyesel zehirlenmeler, ağır bunalımlar yaşayıp tarihe yenik düştükleridir.

Tam da bu nedenledir ki, tarih aynı zamanda görkemli bir "uygarlıklar mezarlığı"dır.

Dikkatimizden kaçmaması gereken başka bir gerçek daha var: Sümer’den Mısır'a, Antik Yunan’a, İnka’ya, Aztek’e, Roma’ya, kadim Çin’e, Persler’e, Hitit'e kadar uzanan eskinin köleci-feodal “mülkiyet uygarlıkları” silsilesi ardı ardına çöküp yok olurken, dünyanın o günkü tarihsel ve nesnel koşulları onların mirası üzerinden yeni sınıflı uygarlıkların doğup gelişmesine uygunluk gösteriyordu. Kapitalist uygarlığın küresel çaptaki kuralsız ve mutlak hegemonyacılığı onu sınırlarının sonuna getirmiş, bu yönüyle de eski uygarlıklardan bariz şekilde ayırmıştır. 
“Atomun sınırsız gücü, düşünme biçimlerimizi belirleyen her şeyi değiştirdi,” demişti Einstein.

Evet, bilimin ve teknolojinin gücü çok şeyi değiştirdi, ama burjuva mülkiyet uygarlığı olan kapitalizm onun değiştirme gücünü ne yazık ki çok kötü amaçlarla kullandı ve bu hem insana, hem de yeryüzüne çok pahalıya mal oldu. Bu nedenle de, kapitalizmin sömürücülüğü, kaotik üretim tarzı, tüketiciliği, yayılmacılığı ve kuralsız teknolojik ilerleyişi onun olası gelecek serüveninin eski uygarlıklarla hem “kader birliği” içinde olduğuna, ama hem de tarihsel özgünlüğü nedeniyle onlardan farklılıklaştığına işaret ediyor. Her şeyden önce, kapitalizmin çöküşü kaçınılmaz olarak devasa çapta ve köklü bir yıkıcılıkla sonuçlanacaktır. Şöyle de ifade edebiliriz bunu: Kapitalizmin hem yapısal açmazlarının, hem de küresel çapta inşaa ettiği kuralsız egemenliğinin düzeyi, bir çöküş sonrasında yeni tipte sınıflı uygarlıkların doğma şansını ortadan kaldırmaktadır. Bu anlamda, burjuvazi de dahil, aslında herkes için bir geleceksizlik ve aynı ölçüde barbar bir uygarlıktır kapitalizm.

Genetiğini değiştirdiği, hormonladığı sağlıksız girdaplarla beslenip zehirlenmek elbette herkes için hayati bir itiraz konusudur artık. 

Ayağı aylarca, hatta yıllarca toprağa basmayan; çiçeği-böceği-hayvanı sadece belgesellerde, saksılarda, kafeslerde görebilen; temiz hava yerine zehir soluyan, beton ve kızgın asfalt kumkumasından ibaret kentlere sıkışıp kendine yabancılaşan; çevre kirlilikleri, iklim değişiklileri, işsizlikler, gerilimler, siyasal-ekonomik istikrarsızlıklar ve çatışmalarla boğuşan; devleti, ordusu, polisi, vergileri, bürokratik mekanizmaları ve siyaset kurumlarıyla artan oranlarda otoriterleşip zorbalaşan iktidarların bunalttığı, geleceği belirsiz ve umutsuz bir insan kuşakları gerçeği ile karşı karşıyayız bu gün.  

Büyük bir tahribata uğramış olan yeryüzü depremlerle, tayfunlarla, sellerle, kasırgalarla, salgın hastalıklarla alarm üstüne alarm veriyor. Kapitalizm ise fırsatı ganimete çevirme derdine düşüyor ve kendi eseri olan bütün bu yıkımların sonuçlarını ayrıca kara, çıkara tahvil ediyor hala…

Kapitalist ekonominin “büyüme” arzusu, teknik ilerlemeciliği pek çok şeyi dijitalleştirirken, aynı anda ağır bir insani “uyum” sorunu da yaratıyor. 

Dünya nüfusu hızla artarken, yapay zekalı robotlar, 3D baskı teknikleri devreye girip insanı ve emeğini üretim alanlarının dışına itiyor. Tasarımdan tekstile, otomobil üretiminden cerrahi operasyonlara, güvenliğe kadar pek çok alanda bu günden kullanıma girmiş olan yeni teknolojilerin, yapay zeka örneklerinin çok yakın bir gelecekte kapitalist mülkiyet uygarlığının “yeni üretici güçleri” olarak egemenliklerini ilan etmesi hiç şaşırtıcı olmayacak. 
Geroge Orwell’in “1984”,  Zamyatin’in ‘Biz” adlı distopik romanlarında kurgulanan acınası yaşam biçimleri giderek bir gerçeğe dönüşüyor ve geniş toplum kesimlerini derinden sarsıyor. Bu gün gözlediğimiz kendiliğinden kitle hareketlerinin doğuşu  elbette bu gelişmelerden bağımsız ele alınamaz. 

2020 yılının Ocak ayında Hindistan’da elli milyon insanın küresel ısınmaya karşı biraraya gelip binlerce kilometre uzunluğunda ‘insan zinciri’ oluşturması, Fransa’da milyonların gelecek kaygısıyla sokaklara dökülmesi, insanların kapitalizmin mabeti kentleri, kentlerin konforunu artan ölçülerde terk ederek doğaya, sıradan yaşamlara sığınma isteği bize tam da bu gerçeği anlatıyor işte.

Kapitalist mülkiyet uygarlığının ortaya çıkardığı riskleri ve alternatifini bundan yüz küsür yıl öncesinde, “Ya Barbarlık ya Sosyalizm” diyerek özetlemişti Roza Lüxemburg.

Kapitalist gelişmeyi ve yarattığı yıkıcı sonuçları endişeyle izleyen sağduyu sahibi bilim insanlarının günümüzde sadece ikili seçenekle karşı karşıya olduğumuza sık sık vurgu yapıp uyarılarda bulunması elbette boşuna değildir.

Ya kapitalizmle birlikte tümden bir yok oluşa sürükleneceğiz ya da hayvanları, bitkileri, havası, suyu, kaynakları, insanıyla barışık bir yeryüzü komünü kuracağız! 

Henüz keşfedilebilmiş üçüncü bir yol yok ufukta. 

Anti kapitalist mücadele dinamiklerinin tutuculuklarından, yıpratıcı patinaj hallerinden kurtulması; tarihsel deneyimlerin sunduğu birikimlerden, moral desteklerden beslenip güncellenmiş bir kültürel, siyasal, felsefi, ideolojik formasyonla donanması; “Başka bir dünya mümkündür” arzusuyla örgütlenip harekete geçmesi bütün bir yeryüzünün kurtuluşunun tek güvencesidir artık. 

Devrimci bir ufukla başarabiliriz bunu...