Mahfi Eğilmez, kendi sitesinde yayınladığı yazısında Avrupalı futbolcular ile Türk futbolcular arasındaki farklılıkları değerlendirdi.

Oyunda ortaya çıkan farklılıkların edinilen kültür ve yetiştirilme tarzıyla ilintili olduğunu savunan Eğilmez'in yazısı şöyle:

"Türk futbolcuları topu kornere ya da taca atamazlar. Kalelerine gelen akınları durdururken topu kornere atmamak için yapmadıkları cambazlık kalmaz. Ve sonunda kornere çıkmaması için tuttukları topu rakibe kaptırarak gol yenmesine neden olurlar. Oysa Avrupalı futbolcular başları sıkıştığı anda topu taca ya da kornere atmakta hiç tereddüt göstermezler. Yıllardır futbol maçlarını izlerim. Yabancıların kornere çıkarmamak için direndikleri toplar yüzünden gol yediklerini pek görmedim.

Bizimkilerin bu yolla yediği gollerin ise haddi hesabı yoktur. Bunun nedeninin mahalle maçlarından kaynaklandığını sanıyorum. Mahalle maçlarının yapıldığı apartman aralarına sıkışmış küçük arsalarda köşeler kaleye yakın olduğu için korner atılamaz ve o nedenle 'üç korner bir penaltı' kuralı uygulanırdı. Yani bir takım üç kez topu kornere attıysa cezası penaltı olurdu. Dolayısıyla penaltı olmaması için topu kornere atmadan kurtarmak çok önemliydi. Bir de 'atan alır' kuralı vardı.

Top kimden çıkmışsa almaya o giderdi. Bu da topu taca atmamak için her türlü cambazlığı yapmaya iterdi insanı. Sanırım çocuk yaşta edinilmiş bu alışkanlıklar nedeniyle bizim futbolcular topu kornere ve taca atmamaya çabalıyorlar ve o yüzden de gol yiyorlar. Oysa Avrupalı çocuklar mahalle aralarında değil de antrenman sahalarında futbol oynadıkları için normal korner kuralı uygulanıyor ve dolayısıyla onlar açısından başı sıkışınca topu kornere atmak bizdeki kadar büyük sorun oluşturmuyor.

Bazı Türk futbolcuların tıpkı Batılı futbolcular gibi davrandığını, yani sıkıştığı anda topu kornere atmaktan çekinmediğini görünce, insan önce şaşırıyor, sonra onların çoğunun Almanya'da yetişmiş olduğunu, yani 'üç korner bir penaltı' kuralının olmadığı bir ortamda futbol oynayarak bugüne geldiğini hatırlayınca konunun yetişmeyle ilgili olduğu sonucuna ulaşılıyor.

Benzer bir durum Türk futbolcuların kendi aleyhlerine verilen her kararda hakeme itiraz etmelerinde ortaya çıkıyor. Bizim futbolcu 3 metre ofsayta düşüyor, bayrak kaldıran yan hakeme itiraz ediyor, faul yapıyor, hakem düdüğü çalınca itiraz ediyor, kendisine faul yapılıyor, hakem faulü verdiği halde bu kez faul yapana niye sarı kart göstermedin diye itiraz ediyor.

Sonunda hakem bu kadar itirazdan bıkıyor ve itiraz eden futbolcuya sarı kart gösteriyor. Sanırım hakemin her kararına itirazın temelleri de mahalle maçlarına dayalı. Mahalle maçlarında genellikle hakem olmaz. Birisi faul yaparsa ya da elle oynarsa öteki takımın topa en yakın oyuncusu hemen topu kapıp 'faul' ya da 'ent' diye bağırmaya başlar. (El sözcüğünün İngilizce karşılığı olan hand her nasılsa bizim mahalle futbolu jargonuna ent diye girmiştir.) Karşı taraf da başlar bağırıp çağırıp itiraz etmeye.

Hakem olmadığı için kim çok bağırırsa onun dediği olur genellikle. Bazen bağırıp çağırmalar eşit düzeyde olduğu için kimin haklı olduğu anlaşılamaz ve bu durumda oyun hava atışıyla kaldığı yerden devam eder. Hiçbir hakemin şimdiye kadar itirazlara bakıp da karar değiştirdiğini görmediğim halde Türk futbolcuları, mahalle maçlarından kalma alışkanlıkla bu itirazlara profesyonel yaşamda da devam eder dururlar.

Çocuklukta edindiğimiz bu koşullanmışlıklar yalnızca futbolda değil yaşamın bütün alanlarında peşimizden ayrılmıyor. Tıpkı sarı kart göreceğini bildiği halde ikide bir hakeme itiraz eden futbolcu ya da topu kornere atmamak için en tehlikeli yerde rakibe çalım atmaya çalışan kaleci örneğinde olduğu gibi her konuda gerekli gereksiz risk almayı seviyoruz. Sonra risk realize olup da kaybedince üzülüyoruz. Riskleri düşük düzeyde tutabilmek için bilime ama yalnızca bilime dayalı eğitim çok önemli. Bunu başaramadığımız sürece ‘üç korner bir penaltı’ koşullanmışlığından hiç kurtulamayacağız. "