Kemal YALÇIN


Molla Demirel, Almanya’da Fakir Baykurt Edebiyat Okulu’nda yetişmiş üretken, çalışkan, dürüst bir yazardır.

Onun hayatı Malatya’da başlayan, Almanya’da devam eden sanata, edebiyata adanmış bir hayattır. Molla Demirel Almanya’daki 60 yıllık göç tarihinde unutulmaz izler bırakmış, 30’dan fazla şiir, öykü, araştırma kitabı yayınlamış, üretken bir yazar, duyarlı bir şairdir. Kitaplarının çoğu Almancaya çevrilmiştir. Münster şehrinde 45 yıldan beri Radyo Eğitim Merkezi'nde ve Radio Kaktüs adlı yerel radyoda sorumlu müdürlük yapmaktadır. Bu çalışmaları nedeniyle Münster Şehri Şeref Ödülü ile ödüllendirilmiştir. Molla Demirel Münster şehrinde Uluslararası Çocuk Oyuncakları Müzesi kurmuştur. Fakir Baykurt, Halit Ünal ile birlikte Kuzey Ren Vestfalya Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu’nu kurmuşlardır. Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu’nun kurucu üyesidir.

Molla Demirel’in hayatı Yirminci yüzyıl Türkiye’sinin özeti gibidir. Büyük amcası 1908-1912 Kürecik Kürt-Kızılbaş isyanının önder kadrosunda yer almış. Molla Demirel bu isyanın acı öykülerini, hatıralarını dinleyerek büyümüştür. Öğretmen olduktan sonra Deniz Gezmişler ile birlikte siyasi mücadele vermiş, THKO davasından tutuklanmış, üç yıl Niğde Cezaevi’nde kalmıştır. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Almanya’ya gelmiş, sıfırlanmış hayatını burada yeniden kurmuştur.

Türkiye’den Almanya’ya göçün 60. yılı vesilesiyle Molla Demirel ile yaptığım söyleşiyi aynen yayınlıyorum.

Kemal Yalçın: Yazarlık ve şairlik serüveni nasıl başladı? Neden ve ne zaman yazmaya başladım?

Molla Demirel: Değerli Kemal Yalçın öğretmenim, önce sen bunca eşsiz çalışmaların arasında benimle bir söyleşi yapmak için zaman ayırmış olmanız beni çok sevindirdiğini söylemeliyim.

Şimdi sorunuza gelelim. Ben daha ilk okuldayken okulumuzun bir kitaplık odası vardı. Ben ilkokul iki sınıfından itibaren bu kitaplığın sorumlusuydum. Arkadaşlarım derslerin ara saatlerinde okul bahçesinde eğlenirken ben bu kitaplık odasına kapanıp kitap okurdum, kitap almak ve iade etmek isteyenlerle kitapların içeriğini konuşurdum. Ortaokulda da fotoğraf çekme ve o fotoğrafların altına yazar ve şairlerden cümleler yerleştirme merakım gelişti. En az haftada bir kez sinemaya giderdim. Orada kendimce önemli gördüğüm cümleleri de defterciğime kayıt eder o fotoğrafların altına yerleştirirdim.

Babam ben daha üç yaşımı doldurmadan ölmüştü. Ağabeylerim beni büyüttü. Benim okuma hevesimi gördükleri için okumama büyük destek sağladılar. Çocuk yaşta yazı ve şiirlerimin yayınlanmasına olanak yarattılar. Benim sadece annem değil, dünyanın en iyi kardeşleri ve yengeleridir. Onların okumamda, yazmamda büyük desteklerini gördüm. Benim okuma hevesimi engellemediler tersine hep desteklediler.

Ortaokul ikinci sınıfından itibaren yerel gazetelere yazı ve şiirler verdim. Daha Lisedeyken gazetecilik kimliği aldım. Onlardan birinin fotoğrafını size ulaştırıyorum. Bu kimliği benim yazar ve kültür insanı olmamda büyük emeği olan eşim Sakine Hanım kendisinin o tarihteki arkadaşlık defterinin içine koymuş ve saklamış olması bugüne gelmesini sağlamış oldu.

Ben çok şanslıydım gerekse ilkokulda, gerekse ortaokul ve lisede çok iyi öğretmenlerim oldu.

Özellikle lisede felsefe öğretmenimiz, Halis Keleş, Spor ve resim öğretmenimiz Osman Şahin (Türkiye’nin en iyi öykü yazarlarından biridir), Edebiyat öğretmenimiz Oktay Akbay, Hasan Oğuz, Nuri Uçarcı gibi iyi öğretmenlim oldu.

Tabi bu öğretmenlerimiz sayesinde TÖS ve TÖB-DER’de yapılan seminer toplantılara katılmamızı sağladılar.

Daha ortaokuldayken bir öğretmenimin bana Nazım Hikmet’in şiir kitabını vermesi, lisedeyken İşçi Partisiyle kurulan ilişkimiz, ağabeyimin yerel gazetelerin sahipleriyle olan ilişkileri beni yazmaya heveslendirdiler.

Özellikle yukarda adını söylediğim öğretmenlerimiz bize ders kitaplarında olmayan çevremizde konuşulan sözcükleri, masalları, mani, ağıt, türküleri derleme görevi vermeleri lisede edebiyat bölümünde olan öğrencilerde oldukça epey arkadaşın Türkçeyi, edebiyatı, müziği sevmesini sağladı.

Böylece ben daha lisedeyken Anadolu bir Kültürler ve Sözlü Edebiyat Merkezi olduğunu kavramış oldum. Bilmiyorum halen öğretmenler böyle bir çalışma geleneğini sürdürüyorlar mı?

2. Kimi yazarlar kendileri için yazdıklarını söylerler, ama yazdıklarını yayınlayarak başkalarıyla paylaşmak için kitaplaştırırlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ayrıca yazdıklarınızı yeterince başkalarıyla paylaştığınıza inanıyor musunuz?

Bence her iki görüşte doğrudur. Fakir Baykurt bir konuşmasında “Her yazar birazda kendi yaşamını yazıyor. Biraz kendisidir yazısındaki kahraman,” demişti. Doğru insan önce beyninde, yüreğinde birikenleri aktarmak için, rahatlamak için kendisi için yazar. Ardından onun olgunlaştırır ve olgunlaştığına inandığı andan itibaren onu bir yolla yayınlayarak başkalarıyla bölüşür. Böylece hem kendisi, hem içinde yaşadığı dünya insanları için yazmış olur. Ben Türkiye’de yer yer çeşitli Edebiyat dergilerine, günlük gazetelerde ve dergilerde yazdım ve halen yazıyorum. Cumhuriyet, Evrensel, Milliyet, Sabah Gazetesi gibi gazeteler ile, Evrensel Kültür, Çağdaş Türk Dili, ABCE, KIYI dergisi, Gerçek, Malatya Söz, Bahar-Berfin, Bahçe, İnsancıl vs. Edebiyat Dergileri zaman zaman yazı ve şiirlerime yer veriyorlar.

Ben Almanya’da okul ders kitaplarında ve öğretmenler için hazırlanan ders kitaplarında çalışmaları yer alan bir yazarım. 1980 yılında Dortmund Üniversitesi Göçmen kökenli yazarlar üzerinde bir araştırma başlattı ve kitaplaştırdığı bu çalışmada bana yar vermesi bana Almanya gazete, sanat-edebiyat dergilerinin, antolojilerin kapısını açtı. Bu nedenle okullara sıkça davet ediliyorum. Başta Aachen kentinde Sevgili Necati Mert’in öncülüğünde yayınlanan “Die Brücke” adlı dergi olmak üzere birçok dergi ve gazetelerde yazılarım yayınlandı. Özellikle Almanların önemli gazete ve dergilerinde şiirlerim ve yazılarım yayınlandı, yayınlanıyor. Türkiye’de biraz önce belirttiğim gibi çeşitli dergi ve gazeteler yazılarımı yayınlıyorlar. Ne kadar okuyucum var bilmiyorum. Ancak adını verdiğim yayın organların bir hayli okuyucusu var.

3. Türkiyeli bir yazar olarak Almanya’da yaşıyorsunuz. Ülkenizden uzak yaşamak nasıl bir duygu? Eserlerinizden okuduklarımdan edindiğim kadarıyla evrensel bir düşünce yapısı eserlerinizde hakim. Siz kendiniz bu konuda ne düşünüyorsunuz ve bu anlamda Türkiye edebiyat yazınını nasıl görüyorsunuz?

Bülbül gülden ayrıldığında hangi durumdaysa bir yazın adamının durumu da yurdundan, sevdiklerinden, yetiştiği insanlarda ayrıldığında aynıdır. Ancak bir yazın adamı için ve düşün adamı için dünyanın insanına yararlı olmak, nerede olursa olsun daima daha yeniyi, güzel olanı görmekle yetinmemektir ilkesi. Her an insana daha güzel ve sağlıklı bir yaşamın yolunu açacak olan düşünceyi yaratmak, yapılması gerekenlerin fikir kıvılcımını çakmak göreviyle karşı karşıyadır. Fakir Baykurt’tan kültür ve sanatın yaşayan, sürekli gelişen bir organizma olarak evrensel bir iletişim dili olduğunu topluma anlatılması ve düşünce dünyasında yer almasının önemli olduğunu öğrendim.

Elbette başka bir ülkede yaşamanın olumsuzluğu yakınlarını sevdiklerine olan özlemdir. Ancak bu olumsuzluğun bu madalyanın öbür yüzü yani ters yüzü var. Bu yüzde güzellikler olumluluklar var. Bu iki ülkenin kültürünü, dilini birlikte yaşamak. “Cebinde bir milyonu, bir evi, bir iş yeri ve bir arabası olan mı varlıklıdır yoksa cebinde, iki milyonu ayni kalitede ve değerde iki işyeri, iki evi, iki arabası olan mı varlıklıdır?” Bu soruyu ben sık sık okumalarda dinleyici gençlere sorarım. Elbette ki birden fazla olanlara sahip varlıklıdır. Bu yaşamın her alanında böyledir. Çünkü bir dil bir dünyadır. Bu nedenle iki dil bilen iki ülkede birden sık sık yaşayan yazar büyük bir avantaja sahiptir. İyi değerlendirirse çok kültürlü, çok dilli ve çok perspektifli olma olanağı vardır.

Türkiye’ye gelince Türkiye’de on bin yıldır çok dil ve kültür bir arada bulunuyor. Günümüzde 40’dan fazla kültür ve dil yaşamaktadır. Kısacası Anadolu bir kültürler beşiği, kültürler mozaiğidir. Çok renkli bir kültürümüz var. Ancak bunu değerlendiremedik. Eğer ülkemizde yaşayan tüm dillerin, kültürleri koruyarak gelişmesini sağlayarak dünyaya tanıtabilsek, önce dünya demokrasisinin merkezi haline geliriz. Sonra bu mozaikler "Kültürler Müzesi" olarak dünya bilim adamlarını çekerek ülkeye inanılmaz bir gelir kaynağının kanallarını açmış oluruz. Böylece krize giren ülke değil, krize girenlere yardım eden, onları yönlendirenler arasında yer almış oluruz. Benim düşüncem ben bir dünyalıyım.

4. 12 Eylül 1980 döneminin senin yazarlık hayatındaki yeri, etkisi nedir?

Benim yaşamımda sadece 12 Eylül 1980’in değil ondan önceki olaylarında yaşamım belki sürekli halkları ve barışı savunan bir yazar olmamda etkisi vardır.

Çünkü Babamın büyük Ağabeyi 1908 -1912 Kürecik Kürt- Kızılbaş İsyanı’nın önder kadrosunda 1915 Osmanlılardan üç bölük askerin kurduğu pusuda öldürdükten sonra dedemin evlerinin yakılması ve daha çocuk yaşta olan babam ile amcamın kurşunlanarak engelli yaşamalarının peşinde tutun ondan sonraki olaylarda hepsi bizim evde konuşuluyordu. Ben bunları dinleyerek büyüdüm, yaşlandım.

· 6-7 Eylül Olayları üzerine (İstanbul, Ankara ve İzmir'de) 7 Eylül 1955 - 7 Haziran 1956

· 1960 öğrenci olayları 27 Mayıs hareketi üzerine (İstanbul ve Ankara'da) 28 Nisan 1960 - 1 Aralık 1961

· 20 Mayıs 1963 ayaklanması ve darbe girişimi üzerine (İstanbul, Ankara ve İzmir'de) 21 Mayıs 1963 - 20 Temmuz 1964

· 15-16 Haziran Olayları üzerine 16 Haziran 1970 - 16 Eylül 1970

· 12 Mart Muhtırası ardından 26 Nisan 1971 - 26 Eylül 1973

· Kıbrıs Harekâtı 20 Temmuz 1974 - 2 Eylül 1975

· II. Irak-Kürt İç Savaşı sebebiyle sıkıyönetim 27 Mart 1975

· Yaygın şiddet hareketleri üzerine Sıkıyönetim (26 Aralık 1978 - 12 Eylül 1980

· 12 Eylül Darbesi üzerine bütün ülkede sıkı yönetim 12 Eylül 1980 - 19 Temmuz 1987

Bizim evde olağanüstü hâlde sıkıyönetim ile sıkıyönetim mahkemelerinin adının geçmesi Azrail’in kapıya dayandığını görmek gibi bir olaydır. Bu nedenle bütün bu darbelerde bir biçimiyle acı yaşayan bir aşiretin, bir ailenin çocuğum.

Ailecek zarar görmediğimiz bir tek Sıkıyönetim Mayıs 1960 Askeri darbesi olmuştur.

Ben kendim 1968- 1976 yıllarında Nazım’ın Şiirleri, Deniz Gezmişlerin asılmasına karşı çıkmak, Haşhaş ekiminin yasaklanmasına karşı çıkmak gibi olaylarla sık sık gözaltına alınan, tutuklanan, işkence gören bir gençtim. Ancak THKO davasında Niğde Cezaevinde 36 ay yatmam benim gerçek edebiyat okulum oldu. Orada birlikte yattığım tüm arkadaşlardan öğrendim. Bir milliyet insanı olmaktan daha önemlisi onurlu, düşünen, okuduğunu, duyduklarını sorgulayan, aklın terazisine vurarak bir dünya insanı olmayı oradan öğrendim.

12 Eylül 1980’de darbe olurken ben Almanya’daydım. Ancak bu darbede bizim sülaleden okumuş olan, lise ve lise üstü öğrenci olan bir tek kişi bırakmadılar hepsini tutukladılar. İşkenceden geçirdiler. İki yıldan fazla her an kötü bir haber gelecek korkusuyla psikolojimiz bozuldu. Telefonlara korkarak el uzattık.

Elbette ki bütün bu olaylar sürekli yazmama, sürekli insan hakları konusunda yazılanları okumama, bu alandaki toplantı ve etkinliklere katılmamı daha da sıklaştırdı. Bu da yazın ve yayınlama yeteneğime katkıda bulundu. Her kötülüğü doğru değerlendirirsen yaşamında yararlı hale getirilebilinecek bir yanı olduğunu da öğreniyor insan.

5. Radyo Eğitim Merkezi kurdunuz burada yönetici olmak, radyocu olmak senin yazarlık ve şairlik hayatını nasıl etkiledi?

Halkımız arasında bir söz var “En iyi haberi çocuklardan alırsınız,” ben yukarda anlatmıştım biz lisedeyken çevremizdeki yerli sözcükleri, mani, masal, ağıt ile türküleri derlerken saptamıştım. Büyüklerin bize söylemedikleri sözcükleri masal ve manileri çocuklar söylüyordu.

Ben Almanya’da da yazın alanına ağırlıkla çalışmaya karar verince bu alanda bir göçmen olarak buradaki göçmenlerin sorunlarını ancak gençleri eğitecek bir yayınla ulaşabileceğimi ve çocuklar vasıtasıyla okul dersliklerine taşıyabileceğimi düşündüm. Burada sürekli çocuklar ve gençler öğretmen bense sürekli onlardan öğrenen, derleyen bir öğrenci oldum. Ben onlara edindiğim tecrübeleri aktarıyorum. Onlarsa içinde yaşadıkları sorunları düşünce olarak getiriyorlar. Onlarla birlikte nasıl yayınlayacağımıza karar veriyoruz. Bu da benim sürekli toplumda var olan veya yeni ortaya çıkan sosyal sorunları öğrenmemi, üzerinde düşünmemi ve çocukların saf temiz duygularından, dillerinden beslenmemi sağlıyor. Benim tüm yazı, şiir, masal ve öykülerim gerçekten günümüzde toplumda yaşanan olayların ürünleridir. Çok okuduğum bir gerçek. Hani halk arasında “Kitap kurdu” derler ya, işte ben öyleyim. Ancak on kitap okuyup masa başında on birinci kitabı yazanlardan değilim. İşittiklerimi iyi anlamaya çalışırım. Olayı mümkünse görmek ve izlemeyi yeğlerim. Sonra inceler ve mümkünse fotoğraflarım. Ardından şiir, anı, deneme veya bir öykü olarak yazarım.

Bugüne kadar çocuk ve gençlerle yaptığım projeler içinde 30 civarında kitap yayınladık. Ben bunları Radyo Kaktus Münster adına yayınladığım için kendi kitabım olarak adlandırmadım.

Benim kendi adıma derlemelerimle birlikte 42 kitabım yayınlandı.

Eğer bu 45 yıllık Radyo Eğitim merkezinde sanat, edebiyat, bilim, siyaset insanlarıyla yayın için yaptığım söyleşileri kitaplaştırabilsem en az yayınlanan kitaplarımın iki mislisi kadar kitap yayınlamış olurum. Ne yazık ki bunu yapabilecek maddi gücüm ve destekleyecek bir sponsorun yok.

6. Tanınmış şairlerimizden, Can Yücel ile önemli bir örgütleyici ve romancımız Fakir Baykurt’un bir dostluğunuzun olduğunu biliyoruz, bunların çalışmalarınızda yazın ve şiire bakışınıza etkisi var mı?

Can Yücel ile Fakir Baykurt Öğretmenimizi erken yitirdiğimize üzüldüm. Her ikisi de birer büyük filozoftu. Tanıdıktan sonra ailecek çok dostça candan ilişkilerimiz sürdü. Yüreğinde umudu ve yüzünde gülümseyişi eksik etmeyen o nazik insanların sırası geldiğinde nasıl bir volkana dönüştüklerine tanık oldum. Can Yücel’in zorba küfürler savurduğuna da tanık oldum. Her ikisinin birikimlerinden yararlanmaya çalıştım. Fakir Baykurt’un oluşturduğu NRW Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu’nda yer aldım. Hollanda, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ülkelerinde, Türkiye’den, Avusturya’dan, Bulgaristan’dan, eski Sosyalist Yugoslavya’dan, Doğu Almanya’dan, Fransa’dan davet ettiği kültür, sanat ve edebiyat insanları Fakir Baykurt sayesinde tanıdım, Onlar konuğum oldu. Benim ilk üç kitabım onun sayesinde yayınlandı. Eşi Muzaffer Hanım ile eşim Sakine bir kız anne ilişkisini sonsuzluğa gidinceye kadar sürdürdüler. Kısacası Fakir Baykurt benim için öğretmenim, manevi babam ve ustam oldu. Ondan yazın ve yaşam sanatını öğrendim.

Can Yücel ve eşi Güler Abla ile de çok iyi ağabey, kardeş ilişkilerimiz oldu. Güler abla bana “oğlum” diye hitap etti, kucakladı. Can Yücel beni sürekli gazete ve dergilerde derlemeye teşvik etti. Derlemelerimi hep gözden geçirdi, kitaplaştırmama teşvik etti ve kutladı. Şiir yazmamı destekledi. Şiir kitabıma girecek şiirleri seçti ve önsöz yazdı.

Benim daha çok, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu, Yunus Emre, Şah Hatay, Pir Sultan Abdal, Fuzuli, Tevfik Fikret, Nesimi, Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve Atila İlhan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Sabahattin Ali, A. Kadir, İlhan Berk gibi şairlerden etkilendiğimi söyledi ve taktir etti. Benim Günnur Sezer, Gülten Akın'ın şiirlerini çok severek takip ettiğimi de bilirdi.

Can Yücel’de onların ikisini çok severdi. Bana sürekli Bertolt Brecht, Friedrich von Schiller, Novalis Alias, Friedrich Freiherr, Erich Fried, Erich Kastner, yıllardır yaşadığım Münsterli Şair Annette von Droste-Hülshoff gibi birçok yazar beğendikleri şairlerden etkilendiğimi biliyordu ve bunları sık sık okumama daha derinlemesine kavramamı ancak bunlarla da kalmamı söyledi. Sovyet şairi Aleksandr Puşkin’inin, Çek Cumhuriyeti’nin büyük şairi Vaclav Havel kitabını Can Yücel bana hediye etti ve onun sayesinde tanıdım. Elbette benim bunlarla kalmadığım okuduklarımın hepsinden öğrenmişim etkilenmişimdir. Latin Amerikalı şairleri çok severim. Pablo Neruda ve Jorge Luis Borges başta olmak üzere. Hele başta Ömer Hayam, Şirazlı Hafız ve Şirazlı Sadi olmak üzere birçok İran şairlerine hayran olduğumu Can Yücel ve Fakir Baykurt biliyorlardı. Takir ediyorlardı.

Roman alanında elbette başta Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Adalet Ağaoğlu, Samim Kocagöz, Sait Faik Abasıyanık, Osman Şahin, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Halikarnas Balıkçısı- C.Şakir Kabaağaçlı, Aziz Nesin baştan sayarım.

Ancak Cumhuriyet öncesi şair ve öykücüleri özellikle ders kitaplarında oldukları için onları ilk ve orta okulda okudum. Şairlerden Bâki, Fuzûlî, Namık Kemal, Ziya Paşa, Abdülhak Hamit Tarhan, öykücülerden Nurullah Ataç, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, elbette bunlarında okumamda ve yazı yazmamda etkileri var. İnsan çocukken öğrendiklerini kolay kolay unutmuyor.

7. Şiirinizi oluşturan en önemli öğeler nelerdir?

Sanırım Ahmet Cemal “Şiir sözcüğün dilidir” demişti. Bence de şiir sadece sözcüğün değil tüm sanatların, toplumun, bireyin en güzel aynasıdır ve dilidir. Bir türküden daha güzel ne anlatır insanı? İşte benim şiirime bu yönüyle bakacaksınız. Biri sevdalı mı, biri öfkeli mi, biri sevdiklerinin özlemini mi çekiyor benim şiirimde kendisini bulmalı. Yalnız bunları değil, elbette biri savaşa mı karşı, yoksulluğun ortadan kalkmasını mı istiyor, işsizlerin olmadığı bir dünya mı arıyor, bu duyguları anlatan, vurgulayan dizeler de bulmalı şiirimde. Kısacası yaşanır bir dünyanın temel ilkeleri olan sevgi, kardeşlik ve barış konularıdır şiirimin öğeleri. Sadece şiirlerimin değil öykü ve deneme çalışmalarımın da temel öğeleridir bunlar.

8. Sizin şiir ile fotoğrafı birleştirdiğini söylemişti Fakir Baykurt bu nasıl oluyor?

Bence Şiir, öykü veya başka bir yazı türü yaşanan anı yakalamaktadır ve onu geleceğe bırakmayı amaçlamaktadır. Fotoğrafta yaşanan anın resim edilişidir. Başka bir söylemle şiir ve fotoğraf her ikisi yaşanan bir anı yakalıyorlar ve geleceğe bırakmayı amaçlıyorlar. İşte bu anlamda şiir, fotoğraf, anı ve öyküler arasında bir ortak yan var. Ancak şiir aldığı konuyu sürekli canlı ve değişken olmasına olanak veriyor. Yazıda verilen estetiğe göre sözcükler her okurda ayrı bir etki yapar. Her imgeyle şiir okuru ile fotoğraf ve resim gibi bir tabloya bakan arasında kurduğu ilişki farklıdır. Şiir daha canlı, daha devingendir. Ama objektifin yakaladığı karede sakin, sesiz derin bir ışınlar anlamı yaşamaktadır. Tıpkı sabah erken denizin sakin oluşu, bir temiz yatak çarşafı görüntüsü vermesi gibi. Ama denizin derinliğinden sayfalara sığmayacak kadar hareketli bir yaşam vardır. İşte şiir o derinlikteki harekettedir.

Bir anlık sessizliği hareketsizliği aldatıcıdır. Bence fotoğraf ve resimde de böyle aldatıcı görünümlü bir sakinlik ve sessizlik vardır. Oysa gerçek olan güçlü bir dünyası hareketliliğinin oluşudur. Bu anlamda her fotoğrafladığım kare mutlaka bir şiirin, bir anının ana konusu olmuştur. Böylece yazdığım her konuda insan ilişkilerini fotoğrafsal biçimlerde görürsünüz.

9. Bununla şiirinizin bir çizgisi bir durağı olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?

Anlattıklarımdan böyle bir sonuca varılır mı bilmem. Ancak bu bir gerçektir şiirin durağı, limanı olmaz. Bu sadece benim yazdıklarım için değil, bence Edebiyat ve sanatın tüm dalları için geçerlidir. Sanat dallarının limanı olmaz. Dün, bugün ve yarın bir çizgidir. Sanatçı bunları en iyi bilen değil bunları birbirine karıştırmayan ve dün ile yarını düşünendir. Sanatçı hep dünyayı güzelleştirme ve yaşanılır kılma çabası içindedir. Bu nedenle sürekli mücadelecidir. Başka bir deyimde uzun soluk gerektiren bir maraton yarışı içindedir, durakladığı an yarışı yitirir.

10. Molla Demirel Kültür Sanat Vakfı’nı niçin kurdunuz? Neler yapıyorsunuz?

Yukarıda neden radyo eğitim merkezini kurduğumu ve orada çocuk ve gençleri radyo ve TV programları yaparken bir yanda geleceğe bilimsel bir perspektif kazandırmayı amaçlarken öbür yanda da sürekli onlardan öğrendiğimi söylemiştim. Ayrıca dünyada hiçbir göç geriye doğru olmamıştır. Eğer göçte geri dönüş olsaydı Türkler tekrar Moğolistan’a, Amerikalılar ise Almanya, Fransa, İtalya, Polonya’ya geri dönmüş olurlardı.

Bizler 60 yıl önce sadece iki üç yıl için gelmiştik. 60 yıllı dolduruyoruz. Bizim dördüncü nesilde burada doğdu. Göçen insanlar yeni doğan bir çocuk gibi çıplak bir yerden bir yere göç etmiyor. Göç ederken belli bir bilinç, kültür, bir dil, gelenek, görenek, inancı da beraberinde taşıyor. İçine taşındığı toplumdan öğrenirken beraberinde taşıdıklarını da onlara sunuyorlar. Eğer bu taşınanlar kurumlaşarak sunulmasa erir, yok olur.

Bu nedenle aydın kültür, sanat, edebiyat ve bilim adamların bu alanda bir sorumlulukları var.

Kültür, sanat ve edebiyat birikimleri içine yaşadığı topluma kurumlaşarak tanıtması sevdirmesi, iz bırakmasıdır. Böylece halklar arasında dostluğun, barışın elçisi ve köprüsü olmaktır. Bunun öbür bir yüzü de göçmenin toplum içindeki sorunlarını da bu kurumlaşma yoluyla derlemek ve bu sorunların büyük yaralar açmasına neden olmadan çözümüne çare aranması için yetkili kurumları, toplumu uyarmasıdır. Toplumda daima ayna ve ışık olma görevini unutmaması gerekir.

Değerli dostum ve yazar kardeşim Kemal Yalçın’ın Münster (SPD) Bayan Belediya Başkanı Beate W. Wiljemson, Hindistanlı Prof. Kulkanti Barbosa, Almanya. NRW eski Edebiyatçılar Sendikası Başkanı Alfons Huckebrink, Avukat Dilek Karabudak ve gene bu eyaletin Maden İşler Sendikası’nın emekli Başkanı Theo Kratzner 2016 yılında resmileştirdiğimiz “Enternasyonal Çocuk Oyuncaklar Müzesi – Molla Demirel Kültür Vakfı”nın yönetiminde yer aldılar. Ben 1976 yılından beri Radyo Kaktus Münster eğitim Merkezi içinde çocuk ve gençler ile yaptığımız projelere katılanlarla ve dostlarımla birlikte çocuk oyuncakları toplamaya başladım. 58 ülkeden 300 yıldan fazla yaşlı olan 5000’ne yakın bir kültür mirasının bir araya getirdik. Bu halkların kültürlerin bir arada barış içinde yaşamasının, birinin öbüründen öğrenmesini ortaya koyuyor. Sevgiyle bir araya gelen kültürler savaş karşıtıdır.

Molla Demirel Vakfı Enternasyonal Çocuk Müzesi Münster’in bir parçasıdır. Bu düşünceyi, bu kurumun yaratıcısı olarak Molla Demirel (ben) bu birikimi bir dernek müzesi olmasını istemedim. Bir dernek olmasını istemedim. Elbette yönetimde yer alanlarda istemediler bu çalışmanın bir dernek müzesi olmasını. Çünkü bir dernek bir kaç yılda bir yönetimini değiştirebilir ve böyle bir çalışmayı dağıtabilir, bir yere bağışlaya bilir. Ancak vakıf olursa vakıf kurucusunun miras sahibi olanları vardır. Bunu yok edilme şartları kolay olmaz. Ayrıca onu bu kente kazandıran Türkiyeli göçmen bir Şair edebiyatçıdır. Bu müzenin bir Türkiyeli göçmenin eseri olduğunun da unutulmaması gerekir. Tüm göçmenler yaşadıkları kent ve kasabalarda iz bırakacak bir eser yaratmalılar ki gelecekte de iz bırakan eseriyle barışa, çok kültürlülüğe hizmet etmiş olsunlar.

Bu nedenle çocuk ve gençlerle dünyanın her yerinde geçen yüz yıllardan kalmış eski çocuk oyuncakları topluyoruz. Yazarlarla, ressam ve heykeltıraşlarla, müzisyenlerle çeşitli etkinlikleri düzenliyoruz. Çocuklarla Radyo ve TV yayınları hazırlıyor ve yayınlıyoruz.

Bu proje çalışmalarını her yıl bir kitap olarak yayınlıyoruz. Yerli halk özellikle, Kreş ve okullar büyük bir ilgi gösterirken göçmenlerin ilgisi yok denecek kadar az. Nedeni büyük çoğunluğun birinci kuşağının çocuk oyuncakları olmamış, bu nedenle kendi çocuklarına aldıklarından hiç değilse birkaç tanesini hatıra olarak saklama alışkanlıkları olmadığındadır.

11 . Bugüne kadar kaç ödül aldınız? İsimlerini yazar mısınız?

Hatırladıklarımı söyleyeyim:

  1. Münster Üniversiesinin Das Institut für Germanistik “Deutsch als Fremde Sprache / Yabancılar için Almanca Bölümü’nün 25 yıllık Dil ve Edebiyat çalışmalarına katkı ödülü. 1985
  2. ANSAN, Sanat ve Edebiyat Ödülü, 1993,
  3. 6. Internatoonaler Remscheider Literatur Lyrik Preis 1991,
  4. Karl- Heinz Hoffman Literatur- Lyrikpreis , Gronau (Şiir ödülü)1991
  5. Ayrıca Stuttgart Kültür Dairesi, Stuttgart Üniversitesi ve Yenigün Gazetesi tarafından düzenlenen şiir yarışması ödülü, 1993
  6. İbrahim Yıldız Şiir Ödülü 1996
  7. Münsterischer Literaturmeister Lyrik1997 ( Şiir Ödülü),
  8. Alevilerin Sesi Dergisinin şiir ödülü 1999
  9. Göynük Belediyesi Barış ve Sevgi için Sanat ve edebiyat Ödülü, 2002
  10. Münster Kentinin Kültür, Sanat, Edebiyat ve sosyal çalışmalar “Altın İğne” Ödülü 2003
  11. Almanya Türk Öğretmenler Derneği Federasyonu Türkçe Anadil Eğitimine katkı ödülü 2003.
  12. Stadthagen Liest Lyrik Preis 2007 (şiir Ödülü),
  13. Kemer Osman Polat Sanat Sempozyumu Ödülü 2009
  14. Multikulturelles Preis. Lünen 2016
  15. ASTa und Kulturzentrum Universitet Münster Exillyrik Wetbewerb Preis 2016,
  16. Stefan Hölscher Geest-Verlag, Politische Lyrik und Literaturwettbewerb 2016
  17. Literatur preiss Buchmesse Bonn 2019

12. Yeni projeleriniz nelerdir?

Elimde bir derlemeler dosyam var. Bir Almanca ve bir Türkçe şiir dosyam var. Ayrıca bir çocuk masalı dosyam var. Bunlar bitmiş, umarım bir yayıncı bulurum. Veya bir çıkar ben sponsorluğunu üstleniyorum der...

Bitmiş mutlaka bu yıl yayınlanacak Türkiye’den göçün 60 yıllını içeren Almanca ve Türkçe set olacak her biri 400 sayfadan fazla olan kitap dosyam hazır. Bir arkadaşım gramatik hata bırakmamak için lektör olarak okuyor. Önümüzdeki mart ayı içinde yayınevine gider, eğer bir aksilik olmazsa.

Ayrıca nisan sonuna kadar çocuk ve gençler ile gene Radyo Kaktus Eğitim Merkezi ve Enternasyonal Çocuk oyuncaklar Müzesi Münster- Molla Demirel Kültür Vakfı adına üç kitabı Nisan 2021 sonunda yayınlayacağız.

Sevgili Molla Demirel, verdiğin cavaplar için çok teşekkür ederim.

Ben de sana çok teşekkür ederim, Sevgili Kemal Kardeşim.