Tortu tarih ve felaketleri

Tortu tarih ve felaketleri
Ermenistan-Azeri çatışmasındaki sert dili, İstanbul Sözleşmesinin olası feshini, Ayasofya kararını, Libya’yı ve İdlib meselesini aynı ajandanın bileşenleri olarak okumak mümkün.

Josef Hasek KILÇIKSIZ


Dağlık Karabağ Sovyetler Birliği bakiyesi, donmuş ihtilaflar zincirinin önemli bir halkasını oluşturuyor. Dağlık Karabağ Azerbaycan’ın içinde Ermeni nüfusun yoğun olduğu anklav niteliğinde bir toprak parçasıdır. Güney Afrika Cumhuriyeti topraklarıyla çevrili olan Lesotho ya da İspanya'nın Fas'taki toprağı Ceuta böyle anklavlara örnek teşkil eden topraklardır. 

Ancak Dağlık Karabağ, yüz ölçümü 18.5 km2 olan Ceuta’nın yüzölçümünden yaklaşık iki yüz otuz kat daha büyüktür. Trabzon şehrine yakın bir yüzölçümüne sahip.

Birbiriyle doku uyuşmazlığı içinde olan grupların birbirinin içinde azınlık durumuna düşürüldüğü ve arkasında Stalin’ist bir siyasi akıl barındıran garip bir topografya soğuk savaş döneminde çizilen yapay haritalardan oluşuyor. Böl yönetçi totaliter aklın ihtilafları olarak kangrenleşme potansiyeline sahiptir.

Etnik ve dini arka planı olan ihtilafların çözümünün basit olmadığını bu arada belirtelim.

Ermeniler bu coğrafyada kadim "Hristiyanlığın gazi ulusu" olarak değerlendiriliyor. Ermenistan soykırım mağduriyeti nedeniyle hep Hristiyan Batı’nın sempatisini topladı. Bedeli ağır ödenmiş bir tarihsellikten Türkiye hâlâ nasıl bir Türk-Müslüman (Azeri) mağduriyeti çıkarmayı başarıyor, anlamış değilim.

Şimdiki iktidar bloğu içinde meselenin MHP açısından önemini Pantürkist saiklerle açıklayabiliriz. Türkiye’nin krizde el yükselten yüksek testosteron dolu açıklamalarını hükümetin yayılmacı Panislamist ajandası ile açıklamak mümkün.

Dışta ve içte bu ajandanın izini süren uygulamalara sıkça rastlanmaya başlandı. Ermenistan-Azeri çatışmasındaki sert dili, İstanbul Sözleşmesinin olası feshini, Ayasofya kararını, Libya’yı ve İdlib meselesini aynı ajandanın bileşenleri olarak okumak mümkün.

İçteki başarısızlığını örtmek için hükümetin çatışmalı ve gerilim dolu bir gündeme ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz. Hükümet kendi tabanını konsolide etmek için "şiddetli erkekler ordusuna" bir kahramanlık hikayesi sunuyor.

Abdullah Gül zamanında Ermenistan ile yaşanan yakınlaşma mevsiminden önce açan gül metaforuyla açıklanabilir.

Suriye-Turkiye, Ermenistan-Turkiye ve olası Rusya-Turkiye ilişkilerinde radikal kırılmalar hükümetin değişen ajandası ile yakından ilişkilidir. Bu bakımdan Ermeni-Azeri çatışmasında Türkiye’nin saldırgan tutumu Rusya kovasına atılan son siyasi taş olmayacak. 

Türkiye Ermenistan ilişkileri Türkiye İsrail ilişkileri ile benzerlikler taşıyor. "Dökme Kurşun" operasyonuyla birlikte kötüleyen İsrail-Türkiye ilişkilerinin ilk elden kurbanları Filistinlilerdi. Azeri-Ermeni ilişkilerindeki kötülemenin ilk kurbanları muhtemelen Türkiye’de ekmek kavgası için bulunan yaklaşık elli bin civarındaki Ermenistan vatandaşı olacak.

Türkiye için Azerbaycan, iki devlet tek millet romantizmi dışında enerji tedariki açısından önemli bir jeopolitik realiteye karşılık gelen bir ülkedir. Ermenistan’ı bypas ederek Gürcistan üzerinden kurulmuş enerji hatları mevcuttur.

Devlette sürekliliğin sosyolojisi bakımından Rusya ilişkileri şizofrenlik bir duruma işaret ediyor. Bu şizofreni hem siyasal ve askeri ayakların hükümetin ajandası ile eşgüdüm eksikliğinden kaynaklanıyor. Devlet aklının ihvancı ajandaya tam uyum sağladığı henüz söylenemez. 

Ermenistan’ı Moskova’nın kışkırttığına dair iddialar, havuz medyasında sıkça dillendirilmeye başlandı. Rusya ile ilişkiler bağlamında devlet aklı ile köktenci İslami mahallenin siyasi esin kaynakları arasında derin çelişkiler bulunuyor. 

Bu çelişkiler Rus uçağının düşürülmesi, İdlib meselesi ve daha birçok konuda su yüzüne çıkmıştı. Suriye ve Libya’daki vekalet savaşlarında her ne kadar Turkiye ve Rusya farklı cephelerde görünse de çatışmalı bir durum söz konusu olduğunda "Reis" Rusya ile derin stratejik ilişkilerden söz ederek kendi mahallesinden yükselen çatlak sesleri bastırmıştı.

Batı ile restleşerek Rusya ile yürütülen çatışmalı kurs ulusal güvenlik açısından riskler taşıyor. Hatırlarsanız Rus uçağının düşürülmesinin ardından Erdoğan, sözüm ona kafa tuttuğu NATO ve Batı’ya sığınmış ve onlardan yardım talebinde bulunmuştu.

Dini açıdan bakıldığında Şii Azerbaycan yerine Ermenistan’ın İran’ın koşulsuz desteğine sahip olması ilginç bir paradoks olarak görünüyor.

Sovyetlerden kalan silah envanterinin büyük bir kısmı Ermenistan’ın elinde. Üstelik Ermenistan sınırını Rus askeri koruyor. F16’ların daha şimdiden sınırda uçtuğuna dair haberler geliyor.  Orada kazara bir kurşunla düşürülecek bir uçak Suriye’de düşürülen uçağın yol açtığı tahribatın on katı etkisinde ekonomik ve askeri bir tsunamiye yol açacak.

Kafkasya, cihatçı Hydra’nın kuluçkalandığı bir coğrafya olması bakımından Rusya’nın yumuşak karnını oluşturuyor. Bu açıdan Kafkasya ile İdlib arasında doğrudan bir siyasi diyalektik mevcuttur. İdlib’te savaşan radikal İslamcıların çoğu Kafkasya kökenlidir. Grozni’de ezilen radikaller rövanşı Hmeymim askeri üssünde, Lazkiye’de ve İdlib’te almaya çalışıyor. Olası bir Azeri-Ermeni çatışmasında bu cihatçıların Libya’da yapıldığı gibi cepheye sürülebileceği konuşuluyor. Bu bakımdan Rusya’nın periferisinde bulunan Ermeni-Azeri sınırları hem güvenliğin alt kuşağı hem de Kuzey Kafkasya’nın emniyet şeridi niteliğindedir.

94 yılında imzalanan ateşkesin ardından çatışmalar durmuş, taraflar da statükoya razı görünmüştü. Dağlık Karabağ bölgesi bir bağımsızlık ilanında bulunmuş ancak Ermenistan da dahil olmak üzere bu bağımsızlığı hiçbir devlet tanımamıştı. KKTC’nin bağımsızlığını Türkiye’nin bile tanımaması gibi bir realiteden söz ediyoruz. 

Zaman zaman oluşan ateşkes ihlâlleri şimdiye kadar Karabağ bölgesi civarında yaşandı. Son çatışmaların biricikliği, bunların daha kuzeyde Gürcistan sınırına yakın Tovuz bölgesinde yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor. Tovuz, Azeri doğal gazının Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya uzandığı boru hattının çok yakınında bir yerde bulunuyor.

Türkiye’nin Rusya’dan aldığı doğal gazın piyasa fiyatlarına oranla daha pahalı olduğu doğrudur. Türkiye ve Rusya arasındaki 25 yıllık doğal gaz anlaşmasının süresinin iki yıl içinde biteceğini, enerji hatlarının son gerilimdeki rolünü vurgulamak açsından, belirtelim.

Amerika Rusya’nın doğal gaz pazarını baltalama girişimlerini artık herkesin gözü önünde yapmakta. ABD daha birkaç gün önce Türk Akım’a destek sağlayan ülke ve firmaların ambargo hedefinde olduğunu belirtti.

Güney Kafkasya’da ortaya çıkan son durum Turkiye ve Rusya arasında Osmanlı’dan beri süren örtülü bilek güreşinin devamı niteliğinde bir olaylar silsilesidir.

Son denklemden Rusya’yı çekip çıkarttığınız zaman ortada çatışmayı gerektirecek bir jeopolitik bulunmadığı kanısı oluşabilir. Ama buradan kalkarak son çatışmaları Rusya’nın kışkırttığını iddia edemeyiz. Çünkü bu çatışmalı durumun arkasında, tarihsel arka plana sürekli yığınak yapan gerilimin bileşenleri bulunuyor. Bu gerilimi oluşturan bileşenlerin en etken olanları dinsel, etnik ve siyasi niteliktedir.

Hatalar ve suç yükü bakımından sıkıntılı bu tarihsel arka planın sunduğu derslerden Türkiye yeterince ders çıkarmamışa benziyor. Enver’in Tannenberg’den esinli Sarıkamış felâketini, büyük Osmanlı mezarlığı Yemen’i bu acılı dersler arasında saymak mümkündür. Enver’in kardeşi Nuri Paşanın Kafkas İslâm Ordusu rüyası, sözde yüksek İslam menfaatlerini ve hukuku mukaddes olan hilafeti hedefleyen nostaljik amaçlarıyla, günümüz hükümetiyle siyasi rabıtayı tesis etmede önemli bir tarihsel vektör işlevi görüyor.

Libya’daki Türkiye destekli hükümetin Sirte üzerine bir yürüyüş düzenlemek için askeri tahkimatlarını bayramdan sonra ağustos ayı içinde tamamlayacağı iddia ediliyor. Libya’daki Türkiye-Rusya ayrışmasının Güney Kafkasya üzerinde bir kelebek etkisi yarattığı söylenebilir.

Fransa’nın Çirkin’i durdurup aramak istemesi ile birlikte askeri yığınağın artık hava yolu üzerinden Wattiye üssüne yapıldığı iddia ediliyor. Üssün geçen günlerde bombalanması artan bu askeri yığınakla yakın ilişkilidir.

Sirte’ye düzenlenmesi olası yürüyüşün Amerika’nın örtülü oluru olmadan gerçekleşmesi düşünülebilir mi, bundan çok emin değilim. 

92’den beri aval aval bakan Minsk üçlüsü, Libya’daki tırmanışı mal mal seyreden iktidarsız bir Avrupa, Amerika’nın dünya jandarmalığından el etek çeken tutumu ortaya küresel anlamda bir iktidar vakumu çıkardı. Türkiye’nin Panosmanlıcı bir ajandayla bu vakumu fırsata çevirmek istediği sık sık dile getiriliyor.

Ukrayna, Balkanlar ve daha birçok alanda süren Rusya-Turkiye tahakküm ilişkileri, Ayasofya’nın Ortodokslar için taşıdığı varlık yükü nedeniyle de iltihaplı bir arka plan kazandı. Her ne kadar, "Ayasofya kararı ilişkilerimizi etkilemez" dese de Rusların Ermenistan-Azeri çatışmasını kışkırtması, perde arkasında gizli adımlar atmayı yeğleyen Ortodoksluğun hamisi bir ülkenin rövanşist diplomasisi ile örtüşen bir karaktere karşılık geliyor. Ermeni-Azeri çatışmasının Ayasofya’nın camii kararıyla zamanlama olarak örtüşmesi de bu bakımdan manidardır.

Üstelik sınırdan sadece 16 km uzaklıkta olan Metsamor Nükleer Santrali, olası bir korkunç senaryonun saatli bombası olarak tam kucağımızda duruyor. 

Hamidiye süvari alaylarının suç ortaklığında avamın sessizliği tüm günahları örtmeye yetmiyor. Aksine "dilsiz şeytanı" ortaya çıkarıyor. O filmlerin kanlı sahnelerinde figüranlık yapanlar emperyalist Panislamist devlet aklını post modern stilde yeniden üretiyor. 

Trablusgarp’tan Trans Kafkasya’ya kadar uzanan zorlu coğrafyada Türkiye ecdadın ayak izlerini arıyor. Fakat Aden Körfezi'nin dibinde yatan mürettebatın, Sarıkamış’ta ayaklarında kavun kabuğundan çarıklarla donarak ölen Mehmetçiğin ahı, Ayasofya’nın Panislamist ve Pantürkist ajanda için kurucu mit olmasını engelliyor.

Hükümetin Panislamist, Turancı ajandası Yemen, Sarıkamış, Ermeni kırımı gibi insan kadavraları üzerine inşa edilen bir tortu tarihten hız alıyor. Bu tortu tarih ise hakikati fena halde büken bir metafiziğe sırtını dayamakta.

Öne Çıkanlar