Türk edebiyatında anti-kahramanların izini sürmek

Türk edebiyatında anti-kahramanların izini sürmek
Yayınlanma:
A+ A-
Edebiyatımızda anti-kahramanların konu edildiği yapıtlar incelendiğinde, göz ardı edilemeyecek yazarların başında Oğuz Atay gelmektedir.

Sibel ÖZ


Artı Gerçek - Edebiyat tarihimizde anti-kahramanların güçlü örneklerine rastlamak mümkündür. Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayınlanan Aylak Adam adlı romanında “aylak adam” karakteri, Puşkin’in “gereksiz adam” olarak nitelediği kahramanına benzer özellikler taşır. Bay C olarak anılan bu isimsiz kahramanın hiçbir şeye inancı yoktur, oradan oraya savrulur, aşk ve sevgi arayışları da sonuçsuz kalır. Atılgan, uyumsuz, başarısız, ‘aylak’ bir karakter kurgulayarak kentli aydının yaşadığı çelişkileri, kahramanın bilinçaltına inerek güçlü bir şekilde yansıtmış, yabancılaşma ve yalnızlık temalarını başarıyla işlemiştir. Aylak Adam, yayınlandığı dönemde toplumsal sorunlardan uzaklığı, gerçekçi olmadığı, neden-sonuç ilişkisinin yokluğu ve mesaj bağlamındaki zayıflıkları nedeniyle eleştirilse de, edebiyat dünyasında değeri adeta sonradan teslim edilen eserlerden olmuştur. Toplumla barışık olmamanın, yerleşik değer yargılarıyla uyumsuzluğun, “yapmak istememenin” de bir sorgulama biçimi olduğu, kapalı/belirli sonlar ve mesaj verme kaygısıyla yoğrulmuş kurgunun, edebiyatımızın gelecek duraklarında aşılacağı sonradan görülecektir. Öte yandan sonraki süreçte Aylak Adam’ın bir anti-kahraman romanı olarak “bizim ilk kentli bireyimiz, “flaneur”ümüz” olduğu, hatta “kent insanının ‘yalnız ve kalabalık’ olduğunu bulgulayan ilk romanımız” olduğu yönünde tespitler de yapılacaktır1.

OĞUZ ATAY: TUTUNAMAYANLAR, TEHLİKELİ OYUNLAR VE BİR BİLİM ADAMININ ROMANI

Edebiyatımızda anti-kahramanların konu edildiği yapıtlar incelendiğinde, göz ardı edilemeyecek yazarların başında Oğuz Atay gelmektedir. Yusuf Atılgan gibi Oğuz Atay’ın kitapları da sonradan değer görmüş, yazar uzun süre küçük burjuva aydını temel alan ‘bunalım edebiyatı’ yapmakla, bireycilikle ve toplumla ilgisi olmamakla eleştirilmiştir. Atay, insanın yaşadığı dünyaya yabancılaşmasını varoluşsal bir sorun olarak kavrar. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar ve Bir Bilim Adamının Romanı adlı eserlerinde asıl olarak modern hayatı sorgular; kentli insanın kendine ve topluma yabancılaşmasını, metalaşan hayat ve ilişkiler karşısında bireyin umutsuz arayışını geleneksel anlatı kalıplarının dışına çıkarak ele alır. Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar’da Turgut Özben ve Selim Işık, Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet Benol, Korkuyu Beklerken adlı öykü kitabında Beyaz Mantolu Adam şeklinde beliren anti-kahramanları, metalaşan dünyanın insanları acımasızca ezmesi, biat ettirmesi ve dönüştürmesine karşı tavır alırlar. Kaldı ki Atay’ın anti-kahramanları tercih etmedikleri, kendi seçimleri olmayan bir hayatın dayattığı yükümlülükleri yerine getirmeye direnirler. Bu karakterler sürekli toplum ve dış dünya ile çelişki yaşarken, huzursuzluğu ve tutunamamayı adeta tercih ederler; giderek bu durum bir yaşam biçimi haline gelir. Atay’ın anti-kahramanları Beyaz Mantolu Adam’da olduğu gibi pasif direniş sergilerler. Hikmet Benol ve Selim Işık karakterlerinin ise duygu ve düşüncelerini ifade etme yetenekleri gelişkindir. Oğuz Atay, yapıtlarında karakterlerin benliklerini bulma savaşımını, bilinç akışı ve monolog tekniklerini kullanarak yansıtır. Böylece bireyin iç dünyasını dışarıya ve romana başarıyla sızdırır.

maxresdefault.jpg

Görüldüğü gibi anti kahramanlar, kâh pasif direnişle kâh itirazlarıyla toplum ve dış dünyaya uyum sağlamayı reddederek, benlik arayışlarının anaforunda savrulup gitmekte, arayışları onları toplumun kıyısında kalmaya, yabancılaşmaya ve başarısızlığa mahkûm etse de, ‘yapmama/katılmama’ tutumlarıyla aslında insanların metalaşmış dünyayla kurdukları ikiyüzlü ilişkileri açığa çıkartmakta ve toplumun onaylanmış doğrularına, değerlerine ve yükümlülüklerine sorgulayıcı bir pencere açmaktadır.

Günümüzde yayınlanan ya da henüz yayınlanmamış2 edebi metinler irdelendiğinde anti-kahraman kategorisine sokulabilecek karakterlerin yoğunluğu dikkat çekmektedir. Bu karakterlerin çoğunlukla büyük kentlerde yaşayan, yalnız, bunalımlı, kırgın/küskün ve neredeyse tamamen erkek bireylerden oluştukları belirtilebilir. Toplumdan ayrıksı, uyum sağlayamayan, yer yer uyumsuzluğuyla barışık görünen, hatta uyumsuzluğu bir yaşam biçimine dönüştürmüş bu anti-kahramanlar kâh geçmişe giderek kâh bugünü sorgulayarak, genellikle yalnızlıklarıyla yüzleşip çözümsüz kalmaktadırlar. Bu metinlerin zaman, olay ve mekân bağlamında mercek altına alınması, güncel edebiyatın ‘yeni trendlerini’ ve açmazlarını belirlemek açısından yararlı olabilir.

Günümüzde oldukça popüler olan ve kentli bireyin yalnızlığı etrafında şekillenen metinler, özellikle uzam dışı oluşlarıyla dikkat çekmektedir. Kahramanlar fazlasıyla iç dünyalarına gömülmüşlerdir, öyle ki bireyin kırılma eşiklerinde bile devinimsiz ve eylemsiz kalması nedeniyle zamanın aynı kaldığı duygusu yaşanmaktadır. Olay ya da eylem zaten yoktur. Bu ‘eylemsizlik’ yukarıda anılan örneklerde görüldüğü gibi, ‘yapmama/yapmayı reddetme’ tavrı da değildir; günümüz anti-kahramanlarının birçoğu olayı, eylemi sadece içlerinde yaşarlar. Bu noktada Baudrillard’ın simülasyon kuramını hatırlamamak mümkün değildir. Yazar, oluşturduğu dünyanın belirli sınırlar içinde gerçekmiş gibi algılanmasını isteyen bir modelleme kurar. İşçi diye anlatılan işçi değil, Kars diye anlatılan Kars değildir.

ÖMRÜ BOYUNCA BİR 'LOSER' OLMAKTAN, SANILDIĞI GİBİ 'COOL' BİR TAVIR ÇIKMAZ

Günümüz anti-kahramanının yaşadığı oda, gezdiği sokak adeta simülakradır, gerçek olmayan bir mekânın modellemesidir. Kaldı ki anti-kahraman da gerçek değildir. Ömrü boyunca bir loser/kaybeden olmaktan, sanıldığı gibi “cool” bir tavır çıkmaz. Kaybeden kaybedendir ve bu durumun gerçek yaşamda ne kişinin kendisi, ne de çevresi tarafından kutsanması pek mümkün değildir. Dolayısıyla gerçeklikten amaçsızca kopan, savrulan metin adeta yazarın iç sayıklamalarına dönüşmekte, özellikle öykü türü, bir edebi form olarak olay unsurunu tamamen dışarıda bırakan bir anlatım biçimine bürünmektedir. Sözü edilen metinlerin mekanları da çoğunlukla birkaç büyük kentle sınırlıdır. Metropollere sıkışmış metin artık gökyüzünü dahi görememekte, son yıllarda kentlerin siluetini olduğu kadar toplumsal ilişkileri ve yaşam tarzlarını da değiştiren siteler, yüksek binalar metnin ufkunu belirlemektedir.

ATILGAN VE ATAY GİBİ YAZARLAR KENTLİ BİREYİ MERKEZE ALMIŞLARDIR

Tekdüzelik ve aynılık duygusuna yol açan unsurlar -karakter ve mekân seçimlerindeki kısıtlılık, metnin zamanla bağını koparması ve olay ya da eylemden kaçması- kuşkusuz yazarın evrenine dair önemli veriler sunmaktadır. Ancak burada asıl belirleyici sorun güncel edebiyatın, modernizmi sorgulayan ve kenti keşfeden öncüllerinin aksine, günümüzde orta sınıf ufku ve konforuyla, kendine kapanmış kentli bireyin bunalımlarında takılıp kalmış olmasıdır. Atılgan ve Atay gibi yazarlar kentli bireyi merkeze almışlardır ancak onların atmosfer oluşturma ve benlik-toplum-öteki çatışmasını kurma ve yansıtma başarıları, sorgulayıcı tutumları, aradan geçen onca zamana karşın aşılmış değildir.

Kenti ve kentleşmeyi, buradaki siyasi, insani, ideolojik işgali, geriye dönüşleri, kapanmaları, kırılmaları ve kemikleşmeleri sorgulamak yerine, kentli bireyin iç dünyasını didikleyip duran metinler ve bu metinlerde boy gösteren bunalımlı, küskün anti-kahraman hikâyeleri 2000’li yıllardan itibaren furyaya dönüşmüştür. Furya kavramı, sadece nicelik olarak olağandan fazla olma halini açıklamaz; hızla, itişe kakışa tüketilen ve tüketim anlayışının belirlediği metalar dünyasına bir sunumu da anlatır. Yazarın da okurun da gerçeklik duygusunu gerçekliğin terazisine vurmak zorunda olmadığı bu metinler, dışarda bir toplum, metni çevreleyen bir tarih, hikâyenin ayaklarını bastığı maddi bir mekân yokmuşçasına simülasyona dayalı kurgular üzerinden yükselir. Kaybeden olmakla çelişkisi bulunmayan, kaybeden olmayı yücelten, bunun için bohem bir yaşamı ‘felsefe’ haline getiren ve bütün bunları “cool” bir tavır olarak sunan, bir ucu küfre dayanırken, egemen erkekliği kutsayıp kadını aşağılayan bu metinleri, ne yazık ki çoğunlukla ortalama okur da hayranlıkla ve avuntu bulma isteğiyle okumakta ya da ‘tüketmekte’dir.


Referans ve Notlar:

[1] Demiralp, O. (2000). Bir Ayrıntının Ardında. Kitaplık, YKY, Sayı 41, s. 88-92.

[2] Güncel edebiyata yönelik eleştirel çalışmalara, basılmış eserler kadar, onlardan nicelik olarak çok daha fazla olan basılmamış eserlerin de olanaklar elverdiğince dâhil edilmesi gerektiğine inanıyorum; böylelikle ‘yazan insan’ın güncel eğilimleri çok daha gerçeğe yakın bir şekilde saptanabilecektir.

Öne Çıkanlar