Bu yazıya başlamadan önce okurlardan özür dilemem gerekiyor, çünkü geçtiğimiz cumartesi, yazımın başlığını önceden bildirmeme karşın yazıyı yazmadım. Benim böyle huylarım yoktur ama son haftalardır yaşadıklarımız, mafyayla, pis siyasetle, cinayetlerle istemeden bütünleşmemiz beni bu duruma soktu. Yazı kafamda hazırdı ve İsmail Saymaz’la Veyis Ateş düellosunu izledikten sonra yazmaya karar verdim, insanlığın kalmadığını anlatacaktım, yeni bir bilgi öğrenirim diye düşündüm. Ancak Saymaz karşısında hem kendini, hem de gazeteciliği küçülten Veyis Ateş’i dinledikten sonra yaklaşık 2 saat filan boşluğa baktım, kendime geldiğimde yazıyı atladığımı fark ettim, geç saatte de yazmak istemedim. Tekrar özür dilerim.

Gelelim derin devletin gençlik kollarına. 70’lerin başından itibaren önce dinleyici olarak, sonra da aktif olarak devrimci siyasetin içindeyim. Şanslı bir nesil miyim bilmiyorum ama çok partili döneme geçildiğinden beri bütün hükümetleri, doğal olarak da bütün darbeleri yaşadım. Bu yaşadıklarımın büyük bir kısmını da gazeteci olarak yaşadım, hem de muhabirliğimin son dönemini sıkıyönetim muhabiri olarak, arkadaşlarıma verilen idam cezalarını işiterek, onların fotoğraflarını çekerek yaşadım. Bunların bir kısmını da, hapse atılmamak için onları hiç tanımıyormuş gibi yaptım. Sadece DİSK genel başkanı Abdullah Baştürk’e sarılmak ve elini sıkmak istediğim için askerin nasıl üstüme yürüdüğünü anlatamam size.

Bu mahkemelerde ilginç ülkücüler de gördüm, ilginç dememin nedeni diğerlerinden farklı olmalarıydı. Mahkemede gördüklerim arasında Mehmet Ali Ağca, Veli Can Oduncu, Ferhat Tüysüz vardı, ayrıca haberlerini okuduğum Alaattin Çakıcı, Abdullah Çatlı ve benzerleri de vardı.

Bu kişilerin hepsi bir şekilde MHP ve Ülkü Ocakları’nın yolundan geçmiş ama diğer ülkücülerden farklılar. Hepsinin ortak özelliği cinayet işlerken yada azmettirirken milim çekinmelerinin olmaması. Bir başka özellikleri konuştuğunuz yada dinlediğiniz zaman esasında kendilerine ezberletilen 9 ışık haricinde MHP ve Ülkü Ocakları hakkında fazla bilgilerinin olmaması. 

Benim de yıllarca kızdığım ve eleştirdiğim bir nokta var, o da bu tür kişiler yakalandığında MHP’nin hep yarım ağız sahip çıkması, kimileyin inkar etmeleri gibi. Bunu ilk olarak Mehmet Ali Ağca yakalandığında yaşadık, MHP kendisinin ülkücü olduğunu inkar etti. Bugünlerde de benzer olaylarda “Her bozkurt işareti yapan ülkücü değildir” açıklaması yapıyorlar ve bizler yine kızıyoruz.

Bunca deneyimden sonra bişeyi farkettim, Ülkücü, Alperenler ve Akıncılar içinde 2 tür gençlik var. Birileri gerçekten doğrusuyla yanlışıyla partilerine inanan gençlik, bir de derin devlet tarafından yetiştirilmiş ve bu partilere monte edilmiş bir gençlik. 

Bunu daha net anlayabilmek için esasında MHP’nin kuruluşuna ve Alpaslan Türkeş’in subaylığından, ölümüne kadar olan bölüme bakmak gerekiyor. Türkeş ilk olarak Nihal Atsız’a yazdığı mektuplar bulunduğunda ırkçılık ve Turancılıktan Ankara 1 no’lu sıkıyönetim mahkemesi tarafından tutuklanıyor. Herkes ordudan atılacak diye beklerken Ankara 2 no’lu sıkıyönetim mahkemesi ırkçılığın ve Turancılığın suç sayılmadığını iddia ederek beraatine karar veriyor.

Tahliye olan Türkeş ABD’ye gönderiliyor ve orada kontr-gerilla eğitimi alıyor 2 yıla yakın, döndüğünde de kontr-gerilla okulunda ders vermeye başlıyor. Derin devlet bu işin komutanını bulmuş, onu eğitiyor ve daha sonra da parti kurdurtuyor.

Bana göre bu tarihten sonra derin devlet çeşitli gençleri seçerek (Fakir mahallelerden, lümpenleri) çeşitli partilerin içine yerleştiriyor. Son İzmir HDP binasında katliam yapan Onur Gencer’in ifadesini okuduğumda karşımda Ağca, Oduncu yada Tüysüz var zannettim birden. Onlar da bu kadar sakin ve övünerek anlatmışlardı cinayetlerini, en ufak bir tereddütleri olmadığı gibi, birileri tarafından korunacaklarından çok emindiler. Bugün Suriye’de çeşitli örgütlerle katliam yapanlar yerine onlar da o zamanın meşhur örgütü TİT (Türk İntikam Tugayı) ile ayrıca çalışmışlardı, karşılığı oydu.

Oduncu ve Tüysüz çaları sıkıldığında çıkıp komünist öldürdüklerini söyleyen tiplerdi, Ağca’yı bilmeyen yok zaten, 90’lara gittiğimizde Yeşil kod adlı ve benzeri katilleri biliyoruz. 7 Haziran sonrası evlerde fotoğraf çekip, duvarlara yazı yazan sapıkları gördük, günümüze geldiğimizde Suriye’ye gidenleri, Rus pilotunu öldürenleri ve açıklamalarını biliyoruz. Ne ilginç değil mi, hepsi aynı ses tonu ve mantıkla konuşuyor. Hrant Dink cinayetini işleyenlerin sakinliği ve konuşmalarını da ekleyin buna.

Derin Devlet Gençlik Kolları diye bir örgüt var ve bu insanlar çeşitli partilere yerleştiriliyor. CHP’ye milliyetçi ama bihaber Kemalist, HDP yada diğer sosyalist partilere ajan, MHP, BBP ve AKP içine de katil olarak. Ülkücüler arasında cinayet işleyenler olmadı mı, mutlaka oldu ama bir grup var ki, onlar gerçekten özel yetiştirilmişler. Sonra ya Muhsin Yazıcıoğlu gibi parti başkanı yapılıyor ve kendilerince zamanı geldiğinde öldürülüyor yada Çakıcı gibi hâlâ kullanılıyor.