Blairizm’in sosyalizme ihaneti



Artı Gerçek

En büyük kayıplar, Corbyn’e ve onun sosyalist programına savaş açan Blair ekibinin seçim çevrelerinde yaşandı.


Birleşik Krallık’ta seçimler bitti ama sonuçlar muhtemelen uzun bir süre daha tartışma gündeminde kalacak gibi görünüyor. 

Birleşik Krallık'ın sınırlarını çoktan aşan 2019 erken seçimleri, hem kampanya hem de sonuçlar açısından bu tartışmaları hak edecek kadar önemli bir seçimdi. 

Bugüne dek -ezber okuyanlar, söyleyenler bir yana- çoğu birbirinden değerli yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı.

Biraz geç kalmış olsam da bazı bulgularla birlikte gözlemlerimi paylaşayım istedim.

Erken seçimlere nasıl gelindiğine ilişkin ayrıntıları artık tartışmanın bir yararı yok, çok konuşuldu.

Seçim kampanyasından başlarsak, ortaya çıkan en net manzara şuydu:

Muhafazakar Parti’nin lideri Boris Johnson, tek gündemli, “Gelin Avrupa Birliği’nden çıkalım” kampanyası yürüttü. Zaten partisinin içindeki AB’den çıkış (Brexit) karşıtlarının neredeyse tümünü seçimlerin öncesinde tasfiye etmişti. Başını ağrıtacak bir muhalif ses kaygısı yoktu. Bu işi halletmek için genel başkanlığa getirilmiş, parlamentoda çoğunluğu kaybetmişti. Seçim yoluyla çoğunluk hükümeti kurup bu işi kökünden çözmek istiyordu. 

Arkasına uluslararası sermayenin, savaş lordlarının, o sermaye ile beslenen medya ile birlikte devlet medyası BBC’nin ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın desteğini de çoktan almıştı. 

Bir de “Ben gidersem Jeremy Corbyn gelir” tehdidinin keyfini sonuna kadar çıkardı.

Buna rağmen, Theresa May’in liderliğindeki Muhafazakar Parti’nin parlamento çoğunluğunu kaybettiği 2017 erken seçimine göre oylarını ancak yüzde 1.6 arttırdı.

Ama İşçi Partisi yüzde 7.8 oy kaybedince Boris Johnson muradına erdi ve dar bölge seçim sistemi sayesinde milletvekili sayısını 47 arttırdı. 650 sandalyeli parlamentoda 365 milletvekili ile çoğunluğu ele geçirdi. 

Seçimlerde sağ cenah için işler gerçekten de bu kadar basit, net ve açık yürüyor. 

Karmaşık olan, bu cenahın, çoğunluğu karşısına alan açık mesajlarına rağmen çoğunluğun desteğini nasıl sağladığı sorusuna yanıt bulmak. 

Öncelikle Muhafazakâr Parti hükümetleri tarafından ülkenin birincil meselesi haline getirilen ve bu yolla bütün sorunları unutturmayı başardıkları Brexit meselesine bakalım. 

Bu seçimler referandum sayılsaydı, Brexit kaybetmişti. Çünkü ikinci bir referandumu savunan partilerin oy oranı yüzde 54 dolayında. Brexit yanlıları bu seçimi kaybetse de parlamentoda sağladıkları çoğunluk sayesinde AB’den çıkışın yolu açıldı. 

Biraz daha ayrıntılandırırsak Haziran 2016 referandumunda;

Güçlü bir şekilde AB’den çıkışı destekleyen bölgelerde Muhafazakâr Parti oylarını yüzde 6 arttırdı, İşçi Partisi yüzde 10 kaybetti.

AB’de kalmaktan yana güçlü bir şekilde oy kullanan bölgelerde ise Muhafazakârların oy kaybı yüzde 2.9 oldu. İşçi Partisi bu bölgelerde de oy kaybetti, hem de yüzde 6.4. 

Bu durumda İşçi Partisi cephesini biraz daha yakından incelemekte yarar var. Çünkü bu cenahta işler göründüğünden daha karışık. 

Jeremy Corbyn’in genel başkan olarak seçildiği 2015 Eylül’ünden beri parti, merkezden sola doğru önemli bir değişim geçiriyor. Ancak yıllardır partiyi merkezde tutmaya, hatta sağa çekmeye çalışan, ABD ile birlikte başta Körfez Savaşı olmak üzere neredeyse her çatışmaya körükle giden, İsrail’in Filistin saldırılarına destek veren, kemer sıkma ve göçmenleri günah keçisi ilan etme politikalarının yılmaz savunucusu Tony Blair’i de onun yandaşlarını da partiden söküp atmak kolay değildi. Ancak bu seçimlerde İşçi Partisi bir atak yapabilse belki bu değişimin sağlanması konusunda da önemli bir adım atılmış olacaktı, olmadı... 

3 Kasım 2019 tarihinde, seçimin hemen öncesinde Tony Blair’in Financial Times Gazetesi’ndeki “Ilımlı milletvekillerini destekleyerek Britanya’yı koruyun” başlıklı yazısından sadece birkaç satıra kısaca göz atalım, ne demek istediğim daha net anlaşılır. “Corbyn’in kampanyayı açılış konuşmasında kullandığı ‘rantçı evsahipleri’, ‘milyarderler’ ve ‘yolsuzluk düzeni’ tipik popülizmdir.” “Muhafazakâr çoğunluğu önlemek için taktik oy vermek kadar parlamentoya her partiden popülist söylemlere sarılmayan, makul, yetenekli politikacılar göndermeye ihtiyacımız var.” “İnanmadıkları politikaları zorla kabul etmeyecek, merkezde, iyi İşçi Partisi milletvekilleri hala var.” 

Corbyn’e açıkça bayrak açan Tony Blair’in seçim çevresi Sedgefield, İşçi Partisi’nin kalelerinden biriydi. Bu seçim çevresini yüzde 17.1 oy kaybı ile Muhafazakârlara teslim etmesi tek örnek olsaydı üzerinde durulmayabilirdi. Blair’den sonraki lider Ed Miliband seçim çevresinde yüzde 22.1 oy kaybetti ve koltuğunu zor korudu. Seçimden hemen önce partiden istifa eden Genel Başkan Yardımcısı Tom Watson aday olmayıp çalışmayınca bu bölge de muhafazakârlara kaptırıldı. Partinin ağır topları diye anılan ne kadar Blair dönemi politikacı varsa en büyük kayıplar o bölgede yaşandı. 

Yani işçi sınıfının yoğun yaşadığı bu yerler aslında bir anlamda ağır topların da seçim çevresiydi. “Yeni İşçi Partisi” diye anılan Blair ekibinin Corbyn’e ya da onun sosyalist değişim programına açık ihanetinin kanıtları bu örnekler. 

Sosyal medyaya karşı geleneksel medyanın rolü de bu seçimde ağırlık kazandı. Çünkü, para harcamadan iletişim kurulabilen sosyal medyayı Corbyn, milyarlarca Sterlinlik harcama ile büyük medyayı Johnson kullandı. 

Değişim kolay değil, kolay olmayacaktı, bunu herkes biliyordu. Ama değişim yaşansaydı bu sadece Britanya’da değil başta Avrupa olmak üzere dünyada yeni bir sol dalga yaratabilirdi. 

Uluslararası sermaye, savaş lobisi ve onların iktidarını ayakta tutan medya buna sessiz kalmayacaktı ya. 

Kalmadı da. 

Ama Corbyn umudun yolunu açtı. “Milyarderler yardımseverlik yapmaktan vazgeçsin, vergilerini versinler” mesajının önemini eğitimden yoksun bıraktırılan, iletişim kanalları sınırlı işçi ya da işsizler belki bu seçimde algılayamadı. Onun yerine kolaycılığı seçip göçmen düşmanlığı üzerinden Brexit’e destek verdi. İşçi, işsiz kesimlerin yaşadığı bölgelerde muhafazakârların oylarının arttırması, sadakaya razı olmak anlamına gelmiyor mu?

Ama genç, kentli kesim anlaşılan bu mesajı net bir şekilde aldı. Öyle olmasa 18-24 yaş grubunda yüzde 56, 25-29 yaş grubunda yüzde 54 ve 30-39 yaş grubunda yüzde 46 oy oranına ulaşır mıydı. 

Sosyalist gelecek umudunu genç nesil yaşatıyor. 

Birleşik Krallık’taki özerk bölgeler açısından sonuçlar da bir dahaki yazıya kalsın.