Fıkrayı muhtemelen herkes bilir:

Gümrük polisi, bavulunu zor taşıyan adamdan şüphelenir. “Ne var bunun içinde” diye sorar. Adam kendinden emin, “kuş yemi” der.

Polisin açtırdığı bavul, tıka basa saat doludur. “Kuş bunu yer mi be adam?” sorusuna en pişkin ifadeyle yanıtı hazırdır; “Vallaaa, ben önüne koyarım, yerse…”

Kuşun saati yemeyeceği kesin…

Ama son yıllarda Avrupa’nın da Amerika’nın da Türkiye tarafından önüne konulan paketlerin içine bile bakmadan neredeyse aynı sözcüklerle, “şimdilik olumlu bir adım olarak görülüyor, önümüzdeki dönemde atılan adımlar çerçevesinde yeniden değerlendirilecektir” basmakalıbını hangi dilde ifade ederlerse etsinler neredeyse ezberledik.

Bu kez de bavuldan “İnsan Hakları Eylem Planı” çıktı.

Kaç gündür sosyal medyada ve muhalif sitelerde yazılıp çiziliyor, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi’nin 1 milyon 200 bin Avro harcanarak hazırlattığı bu projenin, içerik olarak bugünkü insan hakları standartlarının çok gerisinde olduğu değerlendirmeleri yapılıyor. Şimdilik bu tartışmayı bir yana bırakalım. Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi ilan edilen ve muhalif olmanın en ağır suç sayıldığı ülkenin başkanının açıkladığı plana, rapora kim inanır?

MERKEL VE ERDOĞAN İLİŞKİSİ

Almanya Başbakanı Angela Merkel mi?

Şartlar ne olursa olsun en zor günlerinde bile Erdoğan’ın kolaylıkla görüştüğü isimlerden birisi Merkel. Avrupa’da sağın güçlenmesine Merkel’in katkısı özellikle son dönemlerde çok konuşulmuyor. Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos hareketlerinin geriletilmesi konusunda oynadığı rol, unutturuldu sayılabilir. Avrupa Parlamenteri Kati Piri’nin, Macaristan'da Orban'ın yükselişinden Angela Merkel ve partisi Hristiyan Demokrat Birliği'ni sorumlu tutan bir tweet atması, belki bu tartışmayı yeniden ateşler ve Erdoğan’a sunduğu katkı ve desteği de konuşma imkanı buluruz.

Her ne kadar Akdeniz gerginliği nedeniyle Türkiye’ye sert mesajlar yollasa da AB’nin ağır bir yaptırım uygulamasına en büyük engel de yine Merkel’di. Demokratikleşme, insan hakları, yargı bağımsızlığı gibi konularda bugüne dek Erdoğan’a karşı dişe dokunur tek kelime bile etmedi.

Tam da bu yazıyı yazdıktan hemen sonra, Merkel’in Erdoğan’la bir video konferans görüşmesi yaptığı haberi gelmez mi?

Merkel’in sözünden hemen hiç dışarı çıkmayan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bu ekipten. Bu hafta, Erdoğan ile iyi ilişkiler çerçevesinde bir video konferans yapması gerçekten düşündürücü. Üstelik de Erdoğan’ın kendisi aleyhindeki “kifayetsiz, zihinsel tedaviye ihtiyacı var, Fransa’nın başına bela” gibi sözleri orta yerde dururken.

Bu durumda iki olasılık var, ya Türkiye Fransa’dan yine yüklü miktarda silah alacak ya da Macron, Merkel’in ricasını kıramadı. Fransa’da bile polis yetkilerini arttırmaya çalışan Macron’un Türkiye’deki insan hakları ihlallerini dert etmesini beklemek hayalden öteye gitmez.

NE OLDU İSRAİL ELÇİSİNE?

Avrupa’nın diğer üyelerinin çoğunun zaten karar mekanizmalarında artık esameleri bile okunmuyor.

Putin ve Rusya cephesi’nde de yeni bir şey yok. Otoriterler yönetimlere liderlik etmeye şimdilik de olsa devam ediyor Putin. Hatta önümüzdeki hafta Akkuyu Nükleer Santrali’nin üçüncü reaktörünün temel atma töreni nedeniyle Erdoğan’la telekonferans aracılığıyla buluşacağını Kremlin açıkladı. ABD ile yakınlaşma uğruna şöyle ağız dolusu “Eyy Amerika” bile diyemeyen Erdoğan’ın şu anda görüşebildiği az sayıdaki liderden birisi de o. Ama açıklanan paketin tahmin edebileceğiniz gibi Putin’le bir alakası yok.

Dışişleri yoluyla mesaj üzerine mesaj yollananlar var bir de.

İsrail örneğin. İnsan hakları meselesi ile işleri olmaz, yani eylem planının onlarla da bir ilintisi yok. Times gazetesi Ocak ayı sonunda “Türk hükümeti, Hamas’ın ülke içindeki faaliyetlerini kısıtlamaya başladı” diye yazmıştı. Ama İsrail ikna olmuş gibi görünmüyor. Aralık ayında İsrail’e elçi olarak atandığı duyurulan Ufuk Ulutaş hala göreve başlayamadı.

Zaten ilişkilerin limoni olduğu İran ve Irak’la şimdi de Gare operasyonu krizi yaşanıyor. İç politikada ters tepen bu operasyon Irak’ın toprak bütünlüğüne saldırı olarak değerlendirildi. Tam da ABD’nin İran ve Irak yönetimleriyle iyi ilişkiler kurmanın arefesindeyken...

Mısır’a da mesaj üzerine mesaj gidiyor bugünlerde. Erdoğan’ın deyimiyle darbeci Sisi’nin ülkesi yani. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, "Mısır'ın Doğu Akdeniz'de attığı adımları olumlu karşılıyoruz. Kendi aramızda bir anlaşma imzalayabiliriz" diyor. Bu sayede de AB’ye mesaj yolluyor aynı zamanda. “Doğu Akdeniz meselesini çözüyoruz, e insan hakları eylem planı gibi şahane de bir metin hazırladık. Ne duruyorsunuz siz de getirin artık şu vize serbestliğini de eriyen oylarımıza çare olun” demeye getiriyor.

Bugüne dek, iktidarın bavulunda ne olduğuna bakmaksızın, “Vizeyi bırakın, o olmaz da biz size mültecileri tutuyorsunuz diye biraz para verelim, onunla idare edin, hem siz de ‘Eyyy Avrupa’ diye bize kızar, oradan oy toplarsınız” pazarlığını gayet güzel yürüttüklerini biliyoruz.

AİHM KARARLARI NE OLACAK?

Ancak bu kez durum, öncekilerden biraz olsun farklı görünüyor. Sağ popülizmin ABD’de iktidarı kaybetmesinin Avrupa’da nasıl bir karşılığı olacağını şimdiden kestirmek zor olsa da Türkiye’nin bavulu bu kez gümrükte açılacakmış gibi duruyor.

Birinci işaret şu: Erdoğan’ın planı bu kez kimsenin ilgisini çekmemiş. Dünya medyasında neredeyse tek satır, projenin parasını ödeyen AB yöneticilerinden tek cümlelik yorum bile yok.

Özellikle de 9-11 Mart tarihleri arasında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısı öncesinde açıklanan rapor yerine Türkiye’ye “adım atın” mesajları geliyor.

Alman Dışişleri Bakanlığı, raporun hemen ardından “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği kararların "derhal ve eksiksiz" biçimde yerine getirilmesi, Osman Kavala ile Selahattin Demirtaş'ın ivedilikle serbest bırakılması gerektiği” uyarısında bulundu. Bakanlar Komitesi’nde Türkiye'nin AİHM kararlarını uygulama yükümlülüğünü yerine getirmesi için Almanya'nın özellikle çalışacağı da vurgulandı.

Bugüne dek göçmen pazarlıklarının arkasına saklanıp Türkiye’nin hazırladığı her paketi umut verici diye değerlendirenlerin başında gelen Almanya, şimdi farklı bir tavır alırsa Türkiye’de iktidarı adım atmaya zorlayabilir.

Bir de ABD Başkanı Joe Biden’a ABD’li senatörlerin ardından Temsilciler Meclisi üyelerinin yolladıkları insan hakları ihlallerine odaklı mektupları ile Biden’dan bir türlü gelmeyen telefon meselesi var.

Anlaşılan Erdoğan ve çevresindekiler bu plana umut bağlamışlar. Yoksa, ciddi ciddi, böyle bir laf kalabalığı dolu bavulla, “demokratikleşme şovu”na çıkmayı kim kabul eder ki?

BIDEN ERDOĞAN’I SESSİZE ALMIŞ

Şova dönüşen açıklamalar, Biden’a yollanan sempatik mesajlar, dünyada artık alay konusu ediliyor. Foreign Policy’de çıkan bir yazı, “Biden Türkiye’yi duymazdan geliyor ya da sessizlik muamelesi uyguluyor” başlığını taşıyor. Moda deyimle söylersek Erdoğan’ı “sessize almış” yani.

İçeride seçmenine anti emperyalizm söylevleri çeken Erdoğan ve yönetiminin, emperyalizmin en sıkı temsilcileri ile bir telefon görüşmesi yapabilmek için bu hafta bavula doldurdukları bunlar oldu.

Telefon yine gelmezse ne mi olur?

Aslında zor olur.

Eski Başkan Donald Trump’ın Erdoğan’la en çok Halkbank davasını görüştüğünü Eski Güvenlik Danışmanı (Laf aramızda, bazı isimlerin önüne eski lafı nasıl da yakışıyor, bu ünvanı olmayanlara da dileyelim) John Bolton anlatıyor.

Dolayısıyla birinci mesele bu.

İkincisi malum:

Ekonomik sorunlar çok yakıcı.

Erdoğan tarafından önemli bir koz olarak kullanılan Türkiye’nin tüketimden gelen gücü, giderek zayıflıyor. Ülkenin tüketecek, TL’nin değer kaybetmesiyle de ithalat yapacak hali kalmadı. Paran yoksa uluslararası itibarın da koskoca bir sıfır. Türkiye’nin zaten yerlerde sürünen kredibilitesi, ABD tarafından muhatap alınmazsa bu kez tamamen çakılır.

Peki şimdi ne olacak?

Muhtemelen, ‘kuşlar raporu yemedi başka bir şey bulalım’ arayışı devam edecektir.

Çünkü iktidar çok iyi biliyor ki, içeride oyları eriyor.

Emperyalistler, bugüne dek en cömertinden verdikleri desteği çekerlerse iktidardakilerin dayanacakları bir yer kalmayacak.