“İçinde insan yaşıyor mu” diye bile sorgulanmadan, teknolojinin ürettiği son model bombalarla yerle bir edilen binalar, eller üzerinde taşınan cesetler, kızgın kalabalıklar, çaresizce ağlayan kadınlar, erkekler, çocuklar... 

Dünyanın birçok noktasında şu an benzer olaylar yaşanıyor, farklı dillerde çığlıklar atılıyor, ağıtlar yakılıyor. Ama bu seferki konumuz, benzerlikleri ve farklılıklarıyla İsrail’in Filistin’e saldırıları. 

“Ne oluyor, neden oluyor, neler yaşanıyor?” konusunu tarihi açıdan ele alan, benim de yararlandığım son derece kapsamlı yazılar yayınlandı. O boyutuna girmek değil amacım, ben biraz daha bugüne bakmak istedim. 

Olayların, kişilerin, kişiliklerin benzerlikleri konusunda şimdiden uyarayım, örnekler Türkiye’den değil İsrail’den, bahsettiğim kişi Tayyip Erdoğan ve ekibi değil Binyamin Netanyahu ve ekibidir.  

Çok kısa da olsa, Netanyahu’yu tanımakta yarar var öncelikle. Çünkü bu son saldırının İsrail’den çok Netanyahu’nun altından kayan koltuğunu korumak için düzenlendiğine ilişkin yorumlar yabana atılacak gibi değil. 

1949 yılında İsrail’de doğmuş ama çocukluğunun ve ilk gençliğinin önemli bir bölümünü ABD’de geçirmiş. Hakkında propaganda amaçlı çekilen “Cephe / Savaşta Netanyahu” adlı belgeselde, Netanyahu’nun kendisini İsrailli olduğu kadar Amerikalı da saydığına dikkat çekiliyor. Barack Obama’nın ABD Başkanı olduğu dönemde Netanyahu, İran’la nükleer anlaşmaya karşı adeta kendisini Obama’nın rakibi olarak gördüğü bir mücadeleye giriyor. Demokratların çoğunun protesto ederek katılmadığı Cumhuriyetçilerin ise büyük bölümünü ayakta alkışladığı ABD kongresinde yaptığı konuşmayı dinlerken kendisine ABD siyasetinde biçtiği rolü, tartışmasız olarak hissettiriyor. İsrail için kendisine biçtiği rol ise bundan çok daha fazla. Aynı belgeselde Netanyahu’nun kendisini, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta yer alan Kudüs ve çevresinin kendilerine verildiğine inandıkları vaadedilmiş toprakları ve Yahudi toplumunu kurtaracak Mesih olarak gördüğünü en yakınındaki isimler açıkça telaffuz ediyorlar. 

Siyasete kutsallığın karıştığı noktadan geriye artık ne kurallar, ne ilkeler ne de hukuk kalıyor. Mesih’in bu kutsal davası uğruna verilen can, akıtılan kan, yolsuzluk, halkın mahkum edildiği yoksulluk her şey ama her şey mübah sayılmaya başlanıyor. 

Bu sayede önce 1996-1999 yılları arasında, ardından da 2009’dan bu yana İsrail’in başbakanlığı görevini sürdürüyor Netanyahu. Ancak son iki yıldır koltuğu sürekli bıçak sırtında duruyor. 2019’dan 2021 Mart’ına kadar, hakkında mahkeme açılmasına kadar varan yolsuzluk iddiaları gölgesinde yapılan 4 seçimin ardından da hükümeti zar zor kurabildi. 

Nisan 2020’de Mavi ve Beyaz Partisi lideri Benny Gantz ile kurduğu koalisyon ancak Aralık ayına kadar yaşadı. Covid 19 pandemisi nedeniyle bu yılın 23 Mart’ında yenilenen seçimlerden biraz da aşılama kampanyasının başarısı sayesinde partisi Likud, birinci olarak çıktı ve 30 milletvekilliği kazandı. 120 kişilik Meclis’te (Knesset) çoğunluk olan 61 sandalyeye ulaşabilmesi için gereken desteği ise bulamadı. 

23 Mart seçim sonuçlarına kısaca göz atmak gerekirse, Yahudi partilerden Likud 30, Yeş Atid 17, Şas 9, Mavi Beyaz 8, Yamina 7, Birleşik Tevrat Partisi 7, İsrail Evimiz Partisi 7, İşçi Partisi 7, Dini Siyonizm Partisi 6, Likud’dan kısa bir zaman önce ayrılan Gideon Saar’ın kurduğu Yeni Umut 6 ve Meretz 6 koltuk kazanabildi. Daha önce ortak girdikleri seçimlerde sandalye sayılarını 15’e kadar çıkartan Arap partiler bu seçime ayrı girdiler ve ciddi oy kaybettiler. Ortak Arap Listesi Bloku 6 koltuk, Birleşik Arap Listesi (Ra’am) ise 4 koltuk kazanabildi. Dolayısıyla bu seçimlerde 110 Yahudi ve 10 Arap milletvekili Knesset’e girdi. Netanyahu, kendisi ile kesinlikle hükümet kurmayacağını açıklayan partilerden destek alamayınca tüm arayışlarına rağmen sandalye sayısını 59’un üzerine çıkaramadı. ‘Ilımlı Araplar’dan isteyebileceği desteğe de sağ partiler karşı çıktı. Hükümeti kuramayınca 5 Mayıs’ta görevi Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’e teslim etti. O da aynı gün, seçimden ikinci parti olarak çıkan Yesh Atid lideri Yair Lapid'e görevi verdi. 

5 Mayıs tarihli Jerusalem Post gazetesinde yer alan bir haber açıkça, Netanyahu’nun bir provokasyon gerçekleştirebileceğine dikkat çekiyor, Haberde özetle şöyle deniyor: 

“Yesh Atid Lideri Yair Lapid ve Yamina lideri Naftali Bennett, hükümeti kurmak için acele etmeleri gerektiği görüşündeler.  İki lider de bunu bir hafta içinde yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Aksi halde kendisine karşı kurulacak bir hükümeti sabote etmeyi deneyecek Netanyahu tarafından engellenecekleri inancındalar.”

Bu provokasyon, Arap partilerinin Netanyahu dışında kurulabilecek olası bir koalisyona destek vermelerinin önüne geçmek için onları düşman göstermek amacı taşıyor olabilir mi? Bir başbakan, koltuğunu korumak için savaşı, ölümleri göze alır mı? 

“7 Haziran” mı dediniz, yok canım hiç ilgisi yok. 

Netanyahu’nun böyle bir şeyi göze alıp almayacağını anlamak için belki onu biraz da muhaliflerin gözüyle görmek gerek. 

2021 yılı Ocak ayında İşçi Partisi’nin Genel Başkanlığı’na seçilen İsrail politikasına insani ve sol bir bakış açısını şimdiden taşıyan, gazeteci, pırıl pırıl, feminist bir kadın politikacı Merav Michaeli, şimdiden gelecek için umutları yeşertiyor. CNN’de Christian Amanpour’a bir röportaj vermiş Mart ayında. 

Kendisine uhrevi bir misyon yükleyen Netanyahu’nun gerçekte kim olduğunu ve aşırı sağ finans çevreleriyle yaptığı işbirliğini şu sözlerle anlatıyor. 

“12 yıllık iktidarından da önce, Netanyahu’nun İsrail siyasetinde görünür olduğu 1993 yılından beri ülkede o güne dek konuşulmayan yeni bir dil, yeni bir standart oluştu. İşçi Partisi’nin o günkü lideri İshak Rabin’e karşı, Oslo anlaşmasına karşı, sola, barışa, Araplara karşı nefret, kışkırtma, bu girişimleri gayrimeşru gösteren bir dil… Bu hala da devam ediyor. Netanyahu ve arkadaşları arkalarına aşırı sağ kanadı destekleyen çok büyük bir finansal gücü aldılar.”

İşte, devrik ABD Başkanı Donald Trump ile Netanyahu arasındaki derin ittifakı da açıklayacak nokta bu olsa gerek: Güçlü bir finans çevresinin desteklediği aşırı sağ. Yani, neo liberal düzenin bekçileri. 

Damat Jared Kushner’in “İbrahim anlaşmaları” adını verdiği ve Trump’ın başkanlığı boyunca kurmak için büyük çaba gösterdiği grup bunun somut örneği. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ile Sudan ve Fas’ın İsrail’i  resmen tanıdıkları diplomatik ilişkilere Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye de örtülü destek verdiler. Destek vermekle kalmadılar, bu işbirliğinin parçası olmak için de can atıyorlardı. Kushner, şimdi bu muhteşem(!) inisiyatifi sürekli kılmak için bir enstitü bile kurdu. Neo liberalizmi koruma ve yaşatma derneği dese adına daha gerçekçi olurdu sanırım. 

Bu ilintiyi destekleyecek bir analiz de İsrail’in sol eğilimli gazetesi Haaretz yazarı Louis Fishman’den. Ahval’in Türkçe’ye çevirdiği Louis Fishman’ın “Netanyahu İsrail'i Yahudi-Filistin iç savaşına sürüklüyor başlıklı yazısına bakalım. Fishman neo liberal düzenin koruyucusu aşırı sağın İsrail versiyonunu Netanyahuizm diye tanımlıyor. Ana hatlarını ben özetledim, dünyada bugün vatandaşlarına dehşet yaşatan iktidarlarla karşılaştırmasını siz yapın: 

“Netanyahu politikacılar tarafından değil, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir siyasi mafya tarafından yönetilen bir devlet yarattı. 

Polis şiddeti, üstelik de Araplardan başlayarak kademe kademe yükselen protestocu Aşkenazilere kadar uzanan bir şekilde sistemin dayanağı haline geldi. Sonra medya var.

Netanyahu, medyayı kontrol etmesi gerektiğinin farkına erken vardı, bunda da başarılı oldu. Ama yine de devam eden rüşvet ve yolsuzluk davasındaki tanıkların da ortaya koyduğu gibi, izini tamamen örtmeyi başaramadı.

İşin garip yanı, yakınları tarafından finanse edilen ve bedava dağıtılan gazeteler bile ona yetmedi, açgözlülüğü ve tam kontrol arzusu nedeniyle tehdit ve rüşvetleri, Netanyahu’nun mahvoluşuna neden oldu. 

Özel sektör TV istasyonlarına "dost" uzmanlar yerleştirdi. Kanal 12 ve ülkenin en popüler istasyonu olan Ordu Radyosu’nu sağa doğru kaydırdı.

Netanyahu, İsrail’in bir zamanlar çok sesli olan medyası üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı olarak güçlü bir kontrol kazandı.

Ve Netanyahu, Filistinlilerle gerçekleştirilen soğuk savaşa ilişkin halkta oluşan endişeleri bastırmak için en etkili uyuşturuculardan birini kullandı: Neoliberal ekonominin sağladığı maddi rahatlık.

Güçlü ekonomi, Tel Aviv'e o kadar çok inşaat vinci getirdi ki, gökteki kuşlarla rekabet eder hale geldiler; İsrail, yüksek teknoloji ve yurtdışına genişleyen İsrail şirketlerine çok fazla uluslararası yatırım çekerek, yeni kurulan bir ülke rolüne büründü.

Çoğu Filistinli için ise hikaye çok farklı. 

Doğu Kudüs'teki Filistinliler, on yıldır yasal baskı ve tahliye kampanyası yürüten yerleşimci grupların üyeleri olan Yahudi üstünlükçülerinin, artan rastgele saldırılarıyla karşı karşıyalar. Eğitimlerini sürdürebilmek veya ekonomik düzeylerini geliştirmek için Kudüs’ü terk edip yurt dışına giden sakinler, genellikle ikamet haklarını kaybediyorlar.

İsrail'de iki sistem olduğunu yaşanmış deneyimlerle biliyorlar, biri Yahudiler için, diğeri de kendileri için (belki de "apartheid" kelimesiyle daha iyi tanımlanır).

Şeyh Cerrah protestocularının iddiaları ve sloganları boş sözler değil. Doğu Kudüs, Arapları dışarı atmak ve Yahudileri içeri sokmak için uzun süren bir demografik mühendislik çabasının hedefi. Bir yandan onları eşit haklara sahip tam yurttaşlar olarak tanımlıyor, diğer yandan seçimlerde yer almalarını istemiyor... Şehirleri Kudüs'te yaşamalarına rağmen iki dünya arasında sıkışmış durumdalar, ne buradalar, ne de orada.

Yahudi Ulusu Devlet yasası kapsamında "ikinci sınıf vatandaşlar" olarak sınıflandırılıyorlar. Yahudi ve Arap vatandaşlar arasındaki çifte standart giderek yükseliyor.

Cin şişeden çıktı. Netanyahu’nun İsrailli Yahudilerin çoğu için önerdiği "normalliğin", tek bir güç arayışını gizlediği bir illüzyondan başka bir şey olmadığına hepimiz tanığız. Ve şimdi neoliberal bir rüyaya sarılmış o demir yumruğun Netanyahuizme dönüşünü görebilirken, biz İsraillilerin de artık aynaya bakması gerekiyor.”

Netanyahu’nun koltuğunu bırakması demek, dokunulmazlığının kaldırılması ve yargılanması demek. Hakkında açılmış 3 yolsuzluk davası halen devam ediyor. Ya iktidar ya hapis kıskacında o da yani. Milliyetçilik ve ‘herkes bize düşman’ sosuna bulanmış bir savaş, onun da kurtuluşu olabilir.   

Bu çerçeveye son olarak eklenmesi gereken bir nokta daha var tabii o da ABD ve İran’la yeniden başlayan nükleer görüşmeler nedeniyle İsrail’in ya da Netanyahu’nun duyduğu rahatsızlık. Bugüne dek dış politikasını neredeyse İran düşmanlığı üzerine kuran Netanyahu, Trump desteğinde Arap ya da İslam dünyasından ülkeleri de yanına çekmenin keyfini sürüyor. Başlattığı savaşla da Biden yönetimine, “Bizi desteklemekten başka yolunuz yok, ya bizden yanasınız ya bize düşmansınız” mesajı yolluyor. 

Göreve geldiğinden bu yana dış politikada demokrasi çağrıları yapan Biden yönetimi, bugün Netanyahu’ya verdiği destek nedeniyle kendisini inkar noktasında. Netanyahu, Obama yönetimi döneminde Filistin’e en kanlı saldırıları gerçekleştirdi. Bu saldırılar karşısında Obama, İsrail’i durdurmak için neredeyse ağzını bile açamadı. Şimdi de Biden yönetimi ilkelerinden vazgeçer ve Netanyahu’ya teslim olursa dünyadaki prestijini tamamen kaybeder, göreve geldiği günden bu yana kendisine hedef olarak koyduğu “Demokrasi Konferansı” bir masaldan öteye gidemez.

İsrail’in Filistinlilere saldırıları karşısında kendisini İslamcı ya da Müslüman dünyanın isimleri arasında sayanlar da kendi ülkelerinin tribünlerine oynuyorlar. İsraille ilişkilerini kesmek, askıya almak gibi ciddi devlet yaptırımları yerine sokaklarda bayrak yakan yandaşlarına izin vererek desteklerini gösteriyorlar. 

Umut mu? 

Şeyh Cerrah protestocuları ve onlara destek veren barıştan, demokrasiden, insanlıktan yana Yahudiler’le onlara uluslararası alanda destek verenler umut. 

İsrail’de hala iki devletli çözümü savunan birilerini duymak umut. 

O nedenle son söz, İşçi Partisi Lideri Merav Michaeli’nin olsun:

“İsrail Netanyahu değil. Kesinlikle değil. İsraillilerin çoğunluğu eşitlik, cinsiyet eşitliği, gay hakları, Arap yurttaşlarla eşitlik,  sosyal devlet, çoğulculuk, din özgürlüğü gibi kavramlarla ilgileniyor. 20 yıl sonra bugün gayrimeşrulaştırılsa da, başarılamaz gibi görünse de  hala bir grup 2 devletli çözüm önerisini destekliyor. Kışkırtıcılığın bir sonucu olan İshak Rabin suikastinden beri kaybettiğimiz güveni yeniden kazanmalıyız.”