29 Nisan Dünya Dans Günü ve bu haftayı önden bir kutlamayla, sezonun en çarpıcı, en yoğun, en şölensi ve rüya gibi bir ekiple çıkmış işlerinden biri olan Hisler Arşivi: İstanbul’un koreografı Gizem Aksu’ya ayırdık. Pandemiyle baş etmede ne halde olduğumuz ortada, bunlardan tekrar bahsedip canınızı sıkmayacağım. Sadece şunu söylemek isterim ki, bu ülkede yaptığınız sanat ne olursa olsun, çok büyük fedakarlıklarla sürdürebiliyorsunuz mesleğinizi. Bir oyuncuysanız dizilerde oynarsanız ‘eh işte bir ihtimal’ yırtabiliyorsunuz. Bir dansçıysanız kurumsal çalışırsanız devam edecek gücünüz olabiliyor. Bir müzisyenseniz İbo Show’a ya da başka herhangi bir ‘ekstra’ya giderseniz daha fazla iş bağlayabiliyorsunuz. Ressam, heykeltraş, seramik gibi plastik sanatlar alanındaysanız yurt dışındaki sergilerle ayakta kalabiliyorsunuz. Sinema yapıyorsanız ya gişe garantili komedi çekmek zorundasınız ya da yine yurt dışı festivallerinde adınızı duyurmalısınız. Fotograf için yine benzer şekilde yurt dışına gözünüzü dikiyorsunuz. Edebiyat için yine öyle ‘no name’ bir yazar olarak var olmanız söz konusu bile değil, hele hele dergi ya da gazetelerde telifli yazmak olacak iş değil. (Kurumumla gurur duyduğumu eklemeliyim) Ve pandemi tüm bu zorlukları aratırcasına tüm sanatçıların üzerinden dozer gibi geçti malum. O yüzden yanınızda yörenizde sanatıyla var olmaya çalışan birileri varsa lütfen onlara gözünüz gibi bakın. Gücü çoktan bitmiş tükenmiş olabilir. Sevin onları, ilginizi esirgemeyin, halini hatırını sorun mesela ‘nasılmış’. Haklısınız, kendi acınızdan fark etmiyorsunuz belki ama çoğunun mendilinin kanadığını* bilin ve o hassasiyetle ilişkilenin. Dansa hayatınızda daha çok yer vermeniz dileğiyle, tüm meslektaşlarımın Dünya Dans Günü’nü kutlarım.

Ellerine sağlık Gizem dolu dolu bir şölen Hisler Arşivi: İstanbul, biraz anlatır mısın? Ne ile yola çıktın, süreç nasıl ilerledi, pandemiyle nasıl gidiyor?

Stüdyoda dans etmekten sıkıldığım bir dönemdi. Yüksek lisanstan sonra özellikle. Her zaman kamusal alana yakın hisseden bir insanım ancak siyaset biliminden dansa geçmiş bir insan olarak dans eğitimim sürecinde stüdyoda çok zaman harcamam gerekti. Bedene başka bir şekilde yaklaşmak, teorik ve pratik olarak yaklaşmak, bedenin olasılıkları üzerine lisansta özellikle çok zaman harcadım. Ardına yüksek lisans geldi ve bir noktadan sonra ‘artık bu stüdyodan çıkmalıyım’ hissi ile doldum. Eklem, kas, iskelet sisteminin yetmediği bir yere (yüksek lisansta da iç organların hareketi üzerine yapmıştım), daha sinir sistemine doğru gitmek istiyordum. Bedenin içinde konumlandığı mekanla beraber ne ifade ettiğine, ikisinin ilişkisine biraz daha eğilmek istiyordum. Kamusal alandaki beden ve hareket örüntülerinde biraz daha fazla zaman harcamak isterken Türkiye’de çok ciddi güvenlik tehdit edici şeyler olmaya başladı. 2016’daki bombalamalardan bahsediyorum. Sonra darbe girişimi derken benim bu isteğim boşa düştü gibi oldu.

KARAKÖY’DEN KADIKÖY’E DÖNERKEN GERÇEKTEN ÇOK TEDİRGİN OLDUM. ETRAFA BAKIP DAHA RAHAT HİSSEDEN, GÖZ KONTAĞI KURABİLECEĞİM VE RAHATLAYABİLECEĞİM BİRİLERİNİ ARAMIŞTIM. VE GERÇEKTEN KİMSEYİ BULAMADIM

Bu istek ve niyetle beraber, kamusal alanda güvende hissetmediğim zamanlar benim için ilham verici de oldu aslına bakarsan. Mesela performansta kullandığım beden tasarımı bana imaj olarak vapurda geldi. Sosyal anksiyete yaşıyordum, bazı ulaşım araçlarına binmekte çok zorlanıyordum. Kadıköy’de oturduğum için okula gitmek üzere Karaköy’e geçerken vapur kullanıyordum ve vapurda söylentiler vardı o dönem; ‘Vapurda bir patlama olabilir’ çünkü hiç yapılmamış bir şey ve imza etkinlik olarak bir sonraki patlama vapurda olabilir. Çok ilginçti o dönem, vapura binen herkes bunun farkında ya zaten bu tedirginliği konuşuyor ya da derin bir sessizlik oluyor. Vapura bindiğimizde eskiden olduğu gibi çayımızı içelim, simidimizi yiyeyim, martılara simit atalım ortamı yok. Başka bir gerginlik var.

Bir akşam Karaköy’den Kadıköy’e dönerken gerçekten çok tedirgin oldum. Etrafa bakıp daha rahat hisseden, göz kontağı kurabileceğim ve rahatlayabileceğim birilerini aramıştım. Ve gerçekten kimseyi bulamadım. Olduğum yerde doğruldum, etrafıma baktım, baktım, baktım, neredeyse beş dakika boyunca hiçbir göz yakalayamadım çünkü benim algımda insanların zihinleri sanki  düşünce bulutlarıyla örtülüydü. Buna endişe denilebilir, aşırı düşünsellik, sorunlarda boğulmuşluk ya da bıkkınlık denebilir; kafanın kara bulutlarla kaplı olması gibi bir imaj oradan geldi. Sonra siyah elyafı Belçika’da bulduğumda benim için ikisi birleşmiş oldu. Bu beden tasarımında ne yapabilirim. Dansçılar hiç görmediğinde ve kara bulutlarla kaplı olmanın getirdiği tedirginlik, mikro kasılma ve nefessiz kalma hali bedene ne getirebilir diye araştırmaya başladım. Propriyosepsion üzerine çalıştık. O haldeyken, görsel bilgi girdisi olmadan hareket etmek sinir sisteminin propriyosepsion  kısmını uyarıyor. Maskenin getirdiği nefes kısıtı ve nefessizlik hali de sinir sistemini doğrudan etkiliyor. Bu bağlantıları çağdaş dans ana sanat dalında sanatta yeterlik araştırması olarak araştırdım. Hem kişisel ihtiyaçlar hem akademik bir çalışma hem de biraz toplumsal olayların beni ittiği bir yerden yürüyen bir araştırma oldu.

Aralık 2019’da prömiyer yaptık. Moda Sahnesi’nin prodüksiyon desteği ile buranın repertuarı olarak çıktı. Her ay oynamayı planlamıştık ki pandemi geldi. Pandemi koşulları nedeniyle Ocak 2021de ilk kez sahneden naklen yaptık ve son olarak da Nisan’da oynadık.

Dansçılar kostümden nasıl etkilendi? Benim için seyretmesi bile zorlayıcıydı, içinde dans etmek kim bilir ne kadar zorlayıcı olmuştur. Çok emek verildiği sadece buna bakarak bile anlaşılıyor.

Aslında sen beni davet ettiğinde biz acaba ekip olarak mı bu sohbete katılsak diye düşündüm, ekibimiz müthiş bir ekip çünkü. Hem görmeyeceksiniz hem kısıtlı nefes alabileceksiniz dediğimde bu zorluğa kendini açtı tüm ekip; çok çalıştık. Sanatçı arkadaşlarım M. Suzan Alev, Ekin Tunçeli, Zeynep Günsür Yüceil ve Leyla Postalcıoğlu'na açıklıkları, inatları, emekleri ve katkıları için tekrar teşekkür etmek isterim. Şöyle ki bir ay kapandık ve çalıştık değil, uzun bir sürece yayıldı araştırma. Hele son sene yani 2019’da belli dönemlerde yoğunlaştırılmış çalışmalar yaptık. Yürümek, koşmak zıplamak gibi en temel hareketleri görmeden yapabilmek dahi üzerine çalışmayı gerektiriyor. O anlamda çok emek yoğun bir iş ve sabır da gerektiriyor tabii ki. Hem benim tarafımdan sabırla hem de dansçılar açısından sabırla. Sinir sistemi gerçekten öyle bir şey ki, yeni bilgileri ekmeye başladığınızda cevap veriyor. Müthiş bir organizasyon. Bazen ona, bedenin kozmik anteni gibi de bakıyorum. Kozmosta olan bütün bilgiyi içine çekmeye başladığında ve o bilgilerle ekmeye başladığında cevap veriyor. Son altı ayda özellikle çok hızlanmaya başladık ve ektiklerimiz daha hızlı cevaplar vermeye başladı, daha komplike denemeler yapabildik. Çalışma sürecinin her evresinde şuna oldukça dikkat ettim: maskeler yokken bir şey kompoze edelim ve maskeleri kullanmaya başladığımızda onu yapmaya çalışalım istemedim. Bedenin o halinden çıkan, o zorlukta çıkan o yapısallığın içinde çıkan hareketler olsun istedim.

En son gelinen noktada onlar için de güzel bir deneyim oldu diye düşünüyorum. Dansçılıkları ve bedenleriyle başka bir yerden ilişki geliştirebildiler. En son gelinen noktada epey eğlenmeye de başladılar. O nefessizliğin içinde nefes almaya ve o görmemezliğin içinde görmeye başladılar. Bedeniyle uğraşan insanlar için bu da en önemli şeylerden biri; bu deneyimden ne kazandık? sorusu; çünkü biz maddi olarak bir şey kazanmıyoruz maalesef danstan. Böyle bir durumda bu süreç manevi ve fiziksel ne kattı sorusu çok ön plana çıkıyor. Bana kendilerinden gelen geri dönüşler hep çok iyiydi. Biz ekipçe çok sıkıyız, herkes birbirini çok seviyor.

Bu noktada süreçte Büşra Tuna’nın bize yaptırdığı farkındalık ve nefes çalışmaları çok önemli oldu. Gerçekten ekip olmakla ilgili, güvenli bir alan inşaa etmekle ilgili çok güzel bir süreç yaşadık. Sonuçta ben bir koreografım, koreograf ve dansçı pozisyonları tarihsel olarak biraz yüklü. Ben her ne kadar buna karşı farkında olsam da… Sürecin getirdiği sanatsal dertleri, ortak üretim alanımızda sağaltmayı önemsiyorum. Büşra bu konuda oldukça alan tuttu. Dolayısıyla birlikte yaşaya yaşaya kabile gibi olduk.

Biliyorsun ki uzun süreden beri her türlü alanda yoğun bir özgürlükler mücadelesi veriyoruz ve yine yoğun olarak mahalle baskısıyla uğraşıyoruz. Dış mekan çekimleri için ayrıca tebrik etmem gerek; böylesi bir ortamda dış mekan çekimleriniz sırasında zorluklar yaşadınız mı?

Çekimler çok itkisel oldu. Henüz maskelerin bu halini veren Leyla (Okan) ile tanışmamıştık.  Malzemeyle zaman geçirmek için bazen tek bazen Suzan Alev’le ( sürece ilk davet ettiğim dansçı arkadaşım) malzemeyi yapıştırarak, dikerek denemelerde bulunuyorduk. Derin Cankaya, görüntü yönetmeni olarak bize eşlik ediyordu.

İtkisel olarak ve bağlamın getirdiklerine göre yapıyorduk ne yapıyorsak. Mesele işte bir gün Kuzguncuk’taki büyük inşaat alanını gördüm. Bir Galatasaray Bayrağı var, yanda Erdoğan’ın resmi var, arkada bir kepçe var, civarda kediler var ve kediler oynuyor… O manzara tam da aradığım şeydi. Türkiye’yi resmeden bir dolu bir şeydi ve ben evden maskemi aldım, Derin’e ‘evden çıkıyoruz’ diye haber verdim ve çıkıp çektik. O anlamda bunlar daha çok happening şeklinde oldu aslında, tasarlanmış şekilde olmadılar, anda kompozisyon diyebilirim. Çünkü zaten enstalasyon fikriyle çok çalışan bir insanım yani bedeni yerleştirmekle ilgili ya da mekanın bedene önerdiklerini almakla ilgileniyorum. Burada da Aydın Teker’i anmak isterim, Aydın Hoca’yla çalışmış olmak ve onun öğrencisi olmakla ilgili de bir şey bu belki de.

O zaman bu denemeleri yaparken bu performansı, kamusal alanda yapacağımı düşünüyordum. Ve tam da dediğin yerden, baktım ki ben dansçıları maskelerle kamusal alana koymam tehlikeli olabilir. Tabii ki güvenli alanlar seçiyordum, Kuzguncuk’ta kimse saldırmaz bize sonuçta ama mesela Kadıköy Sahil’de denemeler yaparken çok ilginç tepkiler gelmişti; sanki uyuşturucu almışız gibi. Çünkü insanların belli algıları var ve ezberlerini, gördüklerini sorgulamadan yapıştırıyorlar. Bence bu bizim toplumsal olarak en büyük dezavantajlarımızdan biri yani açık olmamak. Başka bir opsiyona kapalı olmak. Bildiğin bir kalıbı hemen gördüğünle buluşturmak. O yüzden vazgeçtim.

Aslında kaydettiğimiz video çok daha fazla ama sahnede dördünü kullandık. Bu kendi başına sergilenebilir bir enstelasyon da olabilirdi. Bir mekanda farklı ekranlardan sanki İstanbul’da sokakta yürüyormuşum gibi yerleştirebilirdi. Sonra sahneye evrilince bir şekilde böyle bir anlatım kurdum çünkü çok sürecin içinden çıkan bir malzeme olduğu için onu gözardı etmek istemedim. Bu işte kamusal alanda yaşadıklarım ve gözlemlediklerim, o bedensel imajın ilk mekanı olan vapurun kendisi de buna dahil, çok içkin. O yüzden süreci ören bu öğeleri, sahneye de taşımayı tercih ettim.

Dansın yanısıra diğer medyaları da ziyadesiyle kullanıyorsun, bu medyalar hangi noktalarda destekliyor işini ve kimlerle nasıl çalıştın?

KOZMİK TUTKU TOPLUMSALLIĞIN BİZİ NEFESSİZ BIRAKAN VE BEDENLERİMİZİ SÜREKLİ KÜÇÜK KÜÇÜK KASAN ATMOSFERİNDEN BİRAZ OLSUN SIYRILABİLMEYE DAİR BİR UMUT TAŞIYOR

Müzik ve kendi çektiğimiz videolar dışında iki animasyon kullanıyoruz. Bir tanesinde animasyonu direkt duvara yansıtıyoruz ve bir dansçı onunla eş zamanlı olarak bir koreografi icra ediyor. Bu animasyon Valko Chobanov'a ait. İzmirdeki Sanatta Görünürlük Festivali’nin düzenlediği bir sanatçı residansında tanışmıştık.  Çok beğenmiştim sanatsal yaklaşımını ben de bu işin videolarını

çekiyordum ben de ona bu çekimlerimi gösterince benim kafamda yaklaşımlarımız çok benzeşti ve ben ondan izin istedim; ‘bir gün bir şey yaparsam kullanabilir miyim?’ diye, o da sağolsun izin verdi. Benim için bu animasyon, sosyal medya ve sosyal medyanın duygulara, hislere etkisiyle ilgili.  Bir facebook arayüzü ile başlıyor ve facebook’ta çıkan bir musluk reklamının (onu insanın iç dünyasının ve duygularının, sonrasında da gözyaşına dönüşen akışı olarak aldım) daha bilinçaltımıza, hatta musluklar dünyasına gitmesi gibi ilginç bir ritmi var animasyonun. Reel öğeleri çok sürreal olarak kullanıyor. Ve bu benim Hisler Arşivi: İstanbul’da yapmaya çalıştığım bir şey. İstanbul’dan ilham aldığım bir esere, biraz sürreal yaklaşmak.

İkincisi de Nina Paley'in animasyonu. En son bölüm olan Kozmik Tutku için animasyonu yatakta uyuyan beyaz maskeli bir karaktere yansıttık bulutun üstüne yansıttık. Mistik ve arkaik bir rüya/hayal videosu.

Nina çok inanılmaz bir animasyoncu ve copyright’la ilgili farklı bir bakışı var. Yaptığı bütün işlerin kullanım iznini veriyor. Copyleftçi aslında ve sanat eserlerinin hakkı konularında epey kafamı da açan biri. Kafam açıldı ama henüz onun yaptığı kadar dünyaya geçiremiyorum. Onun animasyonunda aslında benim için feminen güç ön planda. Bu animasyon dişil arketiplerin değiştiği Yeryüzü gökyüzü ilişkisi, bütün mitolojin artetiplerin hayvanlara dönüştüğü, hayvanların yıldızlara dönüştüğü dönüşümsel bir enerjisi var. Bu da benim için anaerkil bir şey.

Ekip olarak baktığınızda gerçekten dişil bir gücü kullandığımızı ve çoğalttığımızı düşünüyorum. Bütün sürecin içinde o kadar şefkatli ve sevgi dolu bir süreç oldu ki, o kadar hiyerarşiden uzak birbirimizi derin dinlemelerin olduğu, çok rahat özür dileyebildiğimiz o rahat alındığımız, sevgimizi de çok rahat ifade ettiğimiz bunlar benim için çok anaerkil tutumlar. Bir kadın ve erkek karşıtlığını değil de dişil enerjinin dönüşümsel gücü gözardı edildiği için bunu ön plana çıkarmak istedim.

Animasyonun sonunda en son gelip ağacı baltalayan karakterler kareler olarak çizilmiş, bu benim için ataerkinin heteronormativitenin  veya daha normatif değerlerin bizi kutulara kategorize etmesi ve köşeli tanımlara yerleştirmesi ile ilgili bir şey. Feminen ve dişil enerjinin dönüşüme çağrısının bütün insanlığa çok hayırlı olduğunu düşünüyorum. Kadın, erkek ya da kuir oluşta hepsini içeriyoruz zaten; buna biraz daha baksak, çağırsak, çağrısına biraz daha eğilsek ve izin versek…

Kozmik Tutku toplumsallığın bizi nefessiz bırakan ve bedenlerimizi sürekli küçük küçük kasan atmosferinden biraz olsun sıyrılabilmeye dair bir umut taşıyor. Maskelerin her birinin renklenmesi gibi, herkesin kendi ışığında parlayabildiği, ışıklarının birbirini kapatmadığı ve birlikte karanlığı daha güçlü aydınlattığı toplumsal olasılıklara dair kozmik bir umut, tutkusal bir barış hayali...

Artık yurt dışında olduğunu biliyorum, nasıl orada olmak neler düşündürüyor ve hissettiriyor?

DANSA HALK DANSLARIYLA BAŞLADIM, BUNUN ÇOK BÜYÜK BİR AVANTAJINI YAŞIYORUM, BÖYLE BİR POLİTİK KARMAŞADA YETİŞMİŞ OLMANIN GETİRDİĞİ, KİTAPTAN ÖĞRENİLEMEYECEK BİR POLİTİK OLGUNLUĞA SAHİBİM

Ben şu Almanya Berlin’deyim ve çok yeni göç ettim. Aslına bakarsan şimdi baktığımda sanki Hisler Arşivi: İstanbul benim için İstanbul’a bir veda gibi konumlanmış, farkında olmadan. Fikir olarak 2016 yılında başlayan bir iş, dört senede gerçekten her aşaması benim için tatlı güzel bir veda. Sırtını dönmek gibi değil de orada bir şey bırakarak gitmek. İşin Moda Sahnesi’nde bensiz hala oynuyor olması benim için müthiş bir şey. Bensiz kendisini sürdürüyor olması. Buraya taşınmam pandemiyle daha hızlandı ama düşünüyordum. 2019 yılının sonunda karar vermiştim

gitmeye. Bunun benim için çok basit bir nedeni var. Burada insanlar çok anlamasa dahi sanatı koyduğu yerden seni çok sorgulamadan ve yargılamadan senin bir şey üretmene izin veriyor. Bu da  ifade özgürlüğü demek bence. Burada toplumsal ilişkilerin inşasında sanatın konumlandırıldığı önemli bir yer var diye düşünüyorum. Türkiye’de kendini anlatman dahi yetmiyor. İstediğin kadar anlat, yapısal bir destek yok. Ve bu destek olmadığı sürece bedenle ve hareketle ilgili hayalleri olan bir insan olarak kendimi tüketmeden ne kadar var olabilirim? diye sorguluyordum. Yurtdışında daha fazla algılanmak, çalışmalarımın arkasındaki fiziksel ve entelektüel çabanın değer görmesi, bunun derinleşmesi için daha fazla alan verilmesi benim için önemli oldu.

BUNU NEDEN KENDİ COĞRAFYAMDA PAYLAŞAMAYAYIM TARTIŞAMAYAYIM Kİ VE EN SON NOKTADA ŞU AN BU KABULE GELDİM; OLMUYOR YAPAMIYORUZ

Mesela şu bana çok vurdu, bir tane koreografi rezidansı yapacağım Hannover Staatsballet’nin kapsamında Tanztheater festivaliyle ortak, hangi şehir tiyatrosunda hangi devlet bale ve operasına davet edilebilirim Türkiye’de bilmiyorum. Benim işime, benim vizyonuma kim alan verir? Sadece benim değil bizim, benim gibi olan pek çok parlak arkadaşıma alan verilmeyeceğini o kadar biliyorum ki, bu çok üzücü çünkü bizim birikimimizden, hayal gücümüzden başka yerlerde faydalanırken bütün donanımımın geldiği Türkiye’den kendi toprağıma, bir değer üretemeyeceğimi gördüm.

Dansa halk danslarıyla başladım, bunun çok büyük bir avantajını yaşıyorum, böyle bir politik karmaşada yetişmiş olmanın getirdiği, kitaptan öğrenilemeyecek bir politik olgunluğa sahibim. Bunu neden kendi coğrafyamda paylaşamayayım tartışamayayım ki ve en son noktada şu an bu kabule geldim; olmuyor yapamıyoruz.  Bu çok katmanlılıkla ilgilenen, bunu destekleyen sürdürülebilir bir yapı yok.

Burada tabii para da kazanamıyoruz değil mi?

Evet tabii kazanamadığımız gibi kazandığımız bir para olur olmaz da tekrardan sanata yatırmak zorundayız, ne için sanatı çoğaltmak için ve en azından bir süre sevdiğin insanlarla manevi anlamda güzel yaşamak için.


Gizem Aksu

Koreograf

Hisler Arşivi: İstanbul


* Edip Cansever'den mülhemle