Sıradan insan niçin aşıya güvenmesin? Anesteziye, röntgene, kalp ameliyatına gıkını çıkartmazken aşıyla inatlaşmasının bir açıklaması olmalı. Ağırca bir hastalık geçirecek olsa temkinle hareket edebilen, uzmanın dediğini harfiyen yerine getiren kişinin, sadece kendini değil en yakınlarından başlayarak birçok kişinin hayatını kolayca tehlikeye atabilmesinin bir açıklaması olmalı.

Sıradan insan niçin dünyanın yuvarlak olduğundan şüphe etsin? İzlediği televizyonun uydu kanalını ayarlayabilen, Ay tutulmasını merakla izleyen, ufukta kaybolan teknenin nereye gittiğinden endişe etmeyen kişinin “dünya düzdür, insan Ay’a gitmemiştir, uzay fotoğrafları fotoşoptur” diye iddia etmesinin bir açıklaması olmalı.

Sıradan insan niçin evrime karşı çıksın? İzafiyet teorisi veya kütleçekimi yasası hakkında görüş belirtme gereği duymazken konu evrime gelince uzman kesilip can havliyle reddetmesinin bir açıklaması olmalı. Teknik açıklaması zahmet gerektiren başka konulara kıyasla meydana gelişi çıplak gözle görülebilen, incelemesi birinci elden yapılabilen deneysel bir olguyu münazara ve tarafgirlik mevzuu etmesinin bir açıklaması olmalı.

Sıradan insan kimdir?

Sıradan insan, siyasi faaliyeti sebebiyle otoritenin dikkatini çekmeyen herkestir. Kitlenin içinden cımbızlanıp alınmasına bahane olabilecek beyan, ifade ve harekette bulunmayandır. Tarihteki birkaç pırıltılı an dışında, toplumun çoğunluğudur. Şehrin en işlek caddesinde “burası da amma kalabalık” derken o kalabalığı kalabalık eden unsurun kendisi olduğunu aklına getirmeyen kişidir. Göze görünmez. Sadece başkalarına değil kendisine de. Bu görünmezliğin yüzeydeki sebebi siyasi faaliyette bulunmayışı değil, yapıp ettiklerinin siyaseten adını koymayışıdır. Derindeki sebebi ise etki alanının sınırlı oluşudur.

Sıradan insanın etki alanı, eline bakan insan sayısı kadardır. İkinci Dünya Savaşı’na dek büyük oranda aile reisi erkek kontrolündeki bu etki alanı hanehalkıyla (geniş aile fertleri dahil) sınırlıydı. 1945-1980 arasında, bir yandan hanehalkı ölçeğinin küçülmesi (çekirdek ailenin yaygınlaşması) bir yandan feminist hareketlerin kazanımlarıyla erkek-karakterli kişisel etki alanı önemli ölçüde daraldı. 1980’den bugüne geçen 40 yıl boyunca ise hem bu alan daralmaya devam etti (çift olarak veya tek başına veya tek ebeveynli yaşam biçimlerinin artışı) hem de bu etkinin gücü zayıfladı. Başkasının eline bakma, hayatı sürdürmenin büyük belirleyicisi olmaktan çıktı. Hâlâ kısmen başkasının eline bakıyor olsa da pek çok insan kendi çabasıyla eriştiği kaynaklarla bu etki alanının dışında yaşam kesitleri buldu, oluşturdu. Eline bakılan zâdegânın düzeni bozuldu. Yeni yetmeler, boğaz tokluğuna kafa sallamaktansa, kafa sallama karşılığında bir dilim hareket alanı kazanabilecekleri etki alanlarına göçtüler.

Yine de sıradan insan, eline bakan olsa, kendisinden başka en az bir kişiye daha bakacak koşullara sahip kişidir. Sadece kendisine bakacak koşullara sahip kişi diye birşey yoktur. Günümüzde insanlar ya kendilerine yetecek olandan fazlasına sahiptir ya da azına. Bu ikisinin arası, sadece asgari ücret komisyonunun zihninde bulunan ve hayatta karşılığı bulunmayan bir bütçe kaleminden ibarettir. Kendi şahsi geçimine yetecek koşullara sahip olmayanlar, sıradan insan kategorisine girmez. Bu insanlar, sadece siyasi değil sosyal iradeleri de elinden alınmış – veya hiç verilmemiş – modern zaman köleleridir. Sıradan insanın sıradan kalabilmesi için yedeğe alınırlar. Aralarından tek tük kölelikten kurtulan veya kurtarılan olsa da bu gibi asimetrik geçişler hiçbir toplumda manzarayı değiştirmez. Aksine, değiştirir gibi görünüp değiştirmesin diye geçiş oranları sıkı kontrol altında tutulur.

1980’den önce doğmakla sonra doğmak, gelişigüzel kuşak farkından fazlasına karşılık gelir. Bu iki kuşak, iki ayrı dünya düzenine doğdu. Sonrakiler, sadece ebeveynleriyle olağan eski-yeni çatışması yaşamakla kalmadı. İçine doğdukları yeni dünya düzeninin değerlerini benimsemeyen tertipleriyle de çatıştı ve çatışmaya devam ediyor. 1980 sonrası dünya, toplumsal uzlaşma ve bir arada yaşama değerleri uğruna mücadele dünyası olmaktan çıktı. Batı’da soğuk savaşa son verme vaadiyle ayarı düşürülen yurttaş girişimleriyle, Doğu’da aynı vaatle kışkırtılan devrim veya darbelerle hayata geçirilen dizginsiz serbest piyasa ekonomisi, toplumsal mücadeleyi boşa düşürdü.

Modern kapitalizm, devlet örgütüyle kaynaşıp örgütlü kapitalizm (korporatizm) aşamasına geçerek, sosyoekonomik ve kültürel doktrin niteliğini kurumsallaştırdı. Maksimum kâr odaklı sürekli büyüme hedefini, siyasi iktidarların tam desteğiyle normların normu olarak dikte etti. Demokratik devlet yapısının temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesini yıktı. Yasama-yürütme-yargı erkleri, örgütlü kapitalizme hizmet dışında bütün asli işlevlerinden arındırıldı. Devletle kaynaşık örgütlü kapitalizm, çoğulcu-demokratik değerleri savunmayı, paylaşmayı ve tabana yaymayı cezalandırdı; demokratik kitle örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, bağımsız haberciliği ve muhalif siyasi partileri ağır işkencelerle öldürdü. Önceden de dünya güllük gülistanlık değildi ama 1980’den itibaren adıyla sanıyla kurulan neoliberal düzen, gülün de gülistanın da kökünü kuruttu.

Kişisel önem ve sıradışılık nedir?

Toplumsal uzlaşma değerlerini ve çoğulcu-demokratik toplum mücadelesini vahşice yok eden neoliberal program, bütün değerlerin yerini alacak göz alıcı bir değer sürdü pazara: Kişisel önem. Ve toplumsal mücadelenin yerini alacak hobiyi de işaret etti: Sıradışılık.

Kişisel önem ve sıradışılık, birbirini kucaklayarak yerçekimini yenen ikiz kuvvetler olarak girdi hayatımıza ve hepimizin ayağını yerden kesti. 1980’den sonraki dünya, aralarındaki bağlantı tahrip edilmiş bireylerin serbest uçuşa geçerek kendinden başka her şeye tepeden bakabildiği, uçtukça aşağıdakilerin küçüldüğü, uzaklaştığı, önemsizleştiği ve sıradanlaştığı bir dünya oldu. Bir zamanlar ortak zeminde buluşma hevesinde olan yakın arkadaşların her biri başka bir rüzgâra kapıldı. Aynı irtifaya geldikleri olduysa da ya yedikleri ya içtikleri farklıydı birbirinden. Bu fark kabulü olmaksızın eski dostlar yeni ahbap edinmedi. Ben de senin gibiyim diyen herkes ezik, ama ben senin gibi değilim diyen herkes havalı oldu.

Neoliberal düzen, herkese kendi kişisel dininin hem müridi hem mürşidi olma imkanı verdi. Sen mühimsin namesiyle başladı, sen özelsin ninnisiyle devam etti. Sonra da kendini sev ve kendinle barış gibi kimsenin ne olduğunu bilmediği ama herkesin anlar gibi yaptığı nakaratları her yerde gözümüze kulağımıza soktu. Bu kazanılmamış özgüveni şişirme seansları 7 gün 24 saat her tip meydanda dönüp duruyor. Bu sırada, adının önünde uzmanlık unvanları ve meslek titrleri dizili şahıslar, bu reklam sloganlarına “bilimseldir, mantıksaldır, modern hayatın gereğidir, yaşama sevincine kadar yolu var” teranesiyle güzelleme düzüyor. Velakin hiçkimse çıkıp da “yahu ben şimdi durduk yere nasıl mühim oluyorum, nerenin özeliyim, kimin beni sevdiğine akıl-gönül erdirmeden neyimi seveyim, kavgayı ben mi çıkardım ki kendimle barışayım, bu ne zırvadır” demiyor. Sıradan insanı geçtim, bari şu uzman pazarlamacı tayfasından biri olsun nedamet getirip “muhteremler, dolandırıcılığın bile adabı var, parsayı toplayıp aramızda paylaşalım tamam da sabi sübyana yazıktır, kendimize gelelim” diye aklıselime seslenmiyor.

Seslenmiyor, çünkü neoliberal kasırga, sıradan insana, işte bu uzman pazarlamacı filtresinden geçerek melteme dönüşmüş haliyle ulaşıyor. Sanılır ki bu şahıslar sıradan insan sınıfına girmez. Aksine, sıradan insanın kitabı yazılacak olsa, uzman pazarlamacılara ithaf etmek gerekir. Uzman pazarlamacı, sıradan insanın kişisel etki alanının iyice daralmakta olduğunu ilk önce ve en derinden algılamış kişidir. Kendi alan daralmasını, diğer sıradan insanlara kişisel önem ve sıradışılık illüzyonu satarak telafi etmeye çalışmaktadır. Uzman pazarlamacı, sıradan insanın ideal formudur.

Sıradan insan, uzman pazarlamacının sattığı her malı alıp tüketmeye mahkum. Uzmanından sıradışı yemeyi, içmeyi, yürümeyi, konuşmayı, hatta nefes almayı öğrenip kendinizi sevmek varken ne diye kendiyle barışma nedir duymamış insanlardan olasınız. Ayrıca, canlı uzmanın hazır bulunmadığı veya temin edilemediği hallerde, alışveriş merkezleri ve teknolojik oyuncaklarla giderebilirsiniz acil kendini önemseme ihtiyacınızı. Mağazalar sizi sıradışı giydiriyor, lokantalar sıradışı ağırlıyor, telefonlar sıradışı konuşturuyor, arabalar sıradışı gezdiriyor. Müşteri değil misafirsiniz. Misafirsiniz ama para ödüyorsunuz. Para ödüyorsunuz ama yüzbin kurala uymanız gerekiyor. Kurallara uymazsanız misafire yakışır şekilde önemsenerek kapı dışarı ediliyorsunuz. Sizi sıradışı yapmayan hiçbir şey satın almıyor, hiçbir şey yemiyor içmiyorsunuz. Sıradışı yatıp sıradışı kalkıyorsunuz. Ve bir de bakıyorsunuz ki evinizden birmilyoncuya diye çıkmışken fitness salonuna girmişsiniz ve mahalle berberine tıraşa gidecekken manavda kapari seçiyorsunuz.

Şu hayatta ne yaptın?

Sıradışılık, sıradan insanın kaderine verebileceği yanıtlardan biri. Hiç yanıt vermemeye kıyasla bir ehvenişer. Ölüme nanik yapma, yenildik ama ezilmedik jesti. Hayatın anlamı sınavından kopya çekerek ama yakalanmadan geçmenin yolu. Bizi büyütenlerden bir tembih. Boş kağıt vermekten yeğ. Kopya çekmek ayıp değil marifet. Takdir teşekkür bile getirirsin. Ve ben ille de kopyasız geçeceğim diye böbürlenenlere diyebilirsin ki biz çok gördük mektepte inekleyip zırnık kopya vermeyenin elifi mertekten ayıramadığını.

Olağan hallerde önceki kuşak sonraki kuşağa, kendi yanıtlarını bulana dek idare edebileceği bazı ipuçları verir. Bazen bir alfabedir bu ipucu, bazen bir alettir. Bazı kuşaklar mutfaklarını aktarır gençlerine, bazıları şarkılarını. Sandıkta saklanan bir mektuptan da ipucu olur, hangi talandan kaldığı konuşulmayan bir hamam tasından da. Yeter ki bu ipucu, bir anlam motifi örmeye elverecek bir ilmek verebilsin. Sonrası, olağan hallerde, kişinin kendi ferasetine bırakılabilir.

Kişinin ferasetine bırakılamayacak olan ise neyin doğru neyin yanlış olduğu ve bu ikisinin nasıl ayırt edileceğidir. Anlam, kişiseldir. Hiçkimse arzu ve inancı başkasından öğrenmez. Her kuşak bu iki sezgiyi en baştan keşfetmek zorundadır. Önceki kuşakların arzu ve inancı nasıl ve ne olarak deneyimlemiş olduklarının sonraki kuşaklara faydası yoktur. Aktarılamaz. Oysa açıklama kollektif ve kooperatif faaliyetlerin ürünüdür. Öğretmeye ve öğrenmeye dayalıdır. Aktarımlıdır. Birikimlidir. Ve nasıl ki hayata anlam verme çabasına girişmeden insanlaşmak mümkün olmazsa hayatı açıklama çabasına katılmadan da bu anlamın değeri, hayattaki karşılığı oluşmaz. O yüzden çoğulcu-demokratik mücadele, tarihte, şimdiye dek ulaşabildiğimiz en yüksek bilgi ve anlam üretme biçimi olmaya devam ediyor.

Çoğulcu-demokratik mücadeleyi yıkıp kişisel önem ve sıradışılığı yücelten bir sosyoekonomik düzen, kollektif-kooperatif bilgi ve anlam üretimine ket vurduğu içindir ki kabul edilmez olmalıydı. Oysa kabul etmemek bir yana, sıradan insan bu düzeni hararetle savunur, över ve hatta gönüllü hizmetkârlığına girer.

İnsanın anlam ihtiyacının önemli bir bölümü, “şu hayatta ne yaptın” sorusuna karşı sayıp dökebileceği birkaç şık hareket tarafından karşılanır. Bazen mesleğiyle, bazen becerisiyle, bazen bir yanlışı düzeltmekle, bazen de eşe dosta el uzatıp muhabbet göstermekle yapar insan bu şık hareketleri. Ne var ki böylesi hareketler, kollektif-kooperatif eylemlilik bağlamı dışında zuhur etmez. Bu eylemlilik dairesinden mahrum bırakılan kişinin elinde kala kala son derece dar ve fakirleştirilmiş bir kımıldama alanı kalır. Bu kımıldama alanı, bir kişisel etki alanı niteliğini kaybetmiştir. Kişisel hava sahasına indirgenmiştir. Hayatı anlamlı kılmaya dönük hareketlerinizin hiçbiri bir başkasına dokunmaz. Bütün hal ve hareketlerinizin tamamı dönüp kendinizde sonlanır. Bu yüzden kendinizi önemseme ve özelseme batakçılığının sonu gelmez. Başkalarıyla ilişkiniz kesilmiştir. Ne yapacaksanız kendi üzerinizde yapacaksınızdır. Kendinizi seveceksinizdir. Kendinizle barışacaksınızdır.

İnsan hayata anlam vermeksizin biyolojik bir organizma olmanın ötesine geçip insanlaşamayacağı içindir ki kollektif-kooperatif bilgi – ve dolayısıyla anlam – üretme yolları tıkandığında, bireysel sıradışılık, kişinin kendine dönük de olsa bir anlam kırıntısı edinmesini sağlayan tek hat olarak kalır.

Sıradışılık nasıl elde edilir?

Kişisel hava sahası, sıradan insanın kontrol edebildiği – kontrolüne bırakılmış – yegane etki alanıdır. Burada çok beden, az ruh bulunur. Beden, çünkü, insana verilmiş olandır. Veya insanın verilmiş olduğudur. Amma ki ruh, kollektif-kooperatif eylemliliğin bir ürünüdür. Bu eylemlilikle bağı koparılmış insan, koparma sırasında – tarihin ve talihin yardımıyla – tümüyle yok edilemeyen ortak ürünlerin kalıntılarından bahtına ne düşerse, ruhu ondan oluşur.

Maksimum kâr odaklı sürekli büyüme hedefine hizmet edenleri ödüllendirip etmeyenleri cezalandırmaya dayalı örgütlü kapitalizm (devletle kaynaşık serbest piyasa ekonomisi, korporatizm, nam-ı diğer neoliberalizm), bu yöntemi, sıradan insanın önemli ve sıradışı olma eğiliminden en yüksek ölçüde yararlanarak sürdürebiliyor. Büyük oranda bedeniyle biraz da ruhuyla meşgul olma dışında faaliyet alanı bulamayan sıradan insan, artık alanını genişletmekle ilgilenemiyorsa da hayatına anlam aramaktan geri durmuyor. Bedenini tımar edip ruhunu cilalamakla hayatı anlamlı kılacak hareketleri yapabileceğini vehmediyor. Beden yörüngesinin ötesindeki kollektif-kooperatif takımyıldızlarda oturan ruhunu, bedeniyle ulaşabileceği atlaslarda arıyor. Cılız bedeninin sarsak devinimleriyle battal ruhuna akrobasi yaptırabileceğini hayal ediyor. Hayatı kollektif-kooperatif anlama ve açıklamaya başkalarının ihtiyacı olabileceğini ama kendisinin bu ihtiyaçtan azade olduğunu zannediyor.

Neoliberal atmosferin sahte ferahlığından başı dönerek havalarda uçan sıradan insan, kaldırıma yatay yerleştirilmiş reklam panosuna niçin tahammül etmek zorunda olduğunu sorgulamaz. İmza attığı kredi kartı sözleşmesinin birkaç ayda bir imzasına başvurulmadan değiştiriliyor olmasında tuhaflık görmez. Ödediğin kadar konuş tarifesi bulunmayan telefon operatörlerinden ve borcun faizine borç faizi işleten bankalardan gelen doğumgünü kutlama mesajlarından şikayet etmez, memnun olanı da vardır. Evinin sokağında park ücreti ödemeyi dert edeceğine kapısının önünde boş yer bulduğuna sevinir. En az birinin ücretsiz olması gereken köprülerin ücreti asla kendisine sorulmamıştır ama ödeme seçeneklerinin azlığından zorluğundan yakınır. Bir parçası da kendisine ait kamusal alanın özel mülke çevrilip üstüne avm inşa edilmesine sesini çıkarmaz ama zabıtayla beraber seyyar satıcı kovalar.

Şunun sesini kıs, bunun ışığını kapat diyemediği bir dünyada yaşamaktadır sıradan insan. Vapurda, trende, otobüste maruz kaldığı televizyonları yerinden sökemez. Kafasını çevirdiği her açıya en az bir dev ekran yerleştirilmiştir. Kafasını öne eğse, sesinden kurtulamaz. Bu uyarı bombardımanına karşı yapabileceği yegane hareket, bu seslerin kulağına o ışıkların gözüne gelmesini engellemektir. Kulaklık almak lazım olur, en kafaya oturanından. Telefonun aklı, kulaklığın fiyakasına yetmelidir. Yanıbaşındaki tıstısından rahatsız olur mu tasasına düşmez. O da bir kulaklık edinsindir. Olmazsa dış sesleri tamamen kısanından. İç sesinden boğulacaksan da sen boğulacaksındır, ben değil. Sonuçta hepimiz bireyselizdir. Bu benim tarzımdır. Rahatsız oluyorsan git başka yerde oturdur. Senin gibi sıradan olmamı bekleyemezsindir.

Kaynağında kurutamadığı sıradanlığı, bedenine kat kat zırhlar döşeyerek aşmaya çalışır sıradan insan. Yeter ki fark edilsin. İsterse rahatsızlık veriyor olsun. Bu hakkı nereden bulduğunu, çünkü kendisinin başlangıcı belirsiz bir zamandan beri kesintisiz rahatsız edildiğini ve buna karşı hiçbirşey yapamadığını unutmuştur. Maruz kaldığı topyekun ve muazzam dürtülmenin sıradanlığını, kişisel hava sahasına giren her şeyi ve herkesi elinden geldiğince dürterek aşmaya çalışır. Son kollektif-kooperatif eylemlilik ihtimallerini de kurutup savurarak.

İyi de niçin aşı ve evrim karşıtlığı?

Kendi bedeni (ve bedeni dolayımıyla ruhu) dışında bir alan kontrolünden mahrum sıradan insanın sıradışılığı, bu alana müdahale sayılabilecek her kıpırtıya bir karşı-müdahaleyle yanıt vermesiyle işaretlenir. Ölçüsüz bir karşı-müdahaledir bu. Aşırıdır. Meşru alan savunmasına girmez. Kendini gösterme, ifade etme fırsatıdır. Bastırılanın, sindirilenin karşı koyuşu, direnişi değildir asla. Tepesine basana sesini çıkaramayıp, tepesine çıkabildiğine bir de ciyaklayışıdır.

Aşıyla inatlaşan insanlar, aşıyı da tıpkı semt pazarından patates soğan alır gibi kişisel ağız tadı, bireysel seçim/tercih meselesi olarak savunmaya teşne. Kamu veya özel sağlık kuruluşlarının aşı bahanesiyle özgürlüğüne ve mahremiyetine tecavüz ettiğine dair sağdan soldan efsane toplamakla meşgul. Kullanıldığına veya sömürüldüğüne inanan çok. Bazıları denek yerine konulduğundan, kasten hasta edildiğinden, kısırlaştırıldığından, sırtından büyük kazançlar elde edildiğinden, bazıları da bunların hepsinin birden yapıldığından emin. Kendisi aşılanmadıkça başkalarını da ölüme götürdüğünü söyleyenler de bu aşı kampanyacıları değil mi zaten? Aşıya güvenmeyen, aşıcıya niye güvensin? Herkes kendinden sorumlu değil miydi, o halde başkasının sağlığı, hastalığı veya hayatı niçin benden soruluyor?

Aşıya direnen insan, ölümüne direniyor. Ölmek, sakat kalmak, kronik hastalıklara yakalanmak, yakınlarına uzaklarına zarar vermek, tanıdığı tanımadığı insanların ölümüne sebep olmak pahasına. Oysa aynı inadı, pek çok sebeple doktora, dişçiye, hastaneye giderken, uzunlu kısalı tedavi görürken, iğneli merhemli ilaçlar kullanırken göstermiyor. Aşı, çünkü, bireyin insiyatifine bırakılmış bir muamele. Bir alametifarika. Sıradışılığın sicil kaydı. Eğer aşı olmama, elektrik faturasını yatırmama veya kredi kartı borcunu ödememede olduğu gibi bir ceza tarifesine bağlansaydı, aşıdan değil başka bir örnek üzerinden konuşuyor olurduk.

Açık ve yakın hayati tehlike yaratma bakımından aşıdan ayrı, fakat akıldışılık bakımından aşı karşıtlığıyla aynı sepette bulunan bir diğer sıradışılık hobisi, dünyanın yuvarlak değil de düz olduğunu iddia etmek. İnanmak denemez, çünkü dünya düzdür ifadesini kullananlar inanç meselesinden çok kendi kişisel ayrıksılıklarının reklamıyla meşgul. Eksantriklik desek yeridir. Düzdünyacılık henüz aşı karşıtlığı ölçeğinde yaygın taraftar bulamıyor, çünkü acınacak derecede kepazeliği göze almayı gerektiriyor. İlkokul kademesinde, basit düzeneklerle, çıplak göze kanıtlanabilecek bir olgudan bahsediyoruz. Dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarını NASA komplosu diye itham edip, düzlüğünü de yine NASA’nın geliştirdiği teknolojiyi kullanarak el yapımı bir roketle havalanıp kanıtlamaya çalışmak, en hafif tabiriyle, uçarılıktır. Bu gibi deney olmayan deneylerin sonuçları insani açıdan hazin olsa da maskaralığın maskaralık olduğunu söylemeye engel değil.

Öte yandan, eksantriklik, uçarılık veya maskaralık evrim karşıtlığını açıklamaya yetmez. Cehaletle hiç açıklanamaz. Devletle kaynaşık örgütlü kapitalizmin, önce cehaleti örgütleme sonra da bu örgütlü cehalete dayanarak yönetme stratejisiyle açıklanabilir belki. Tarlasına buğday ekecek çiftçinin her sene en iri ve en dayanıklı başakları tohumluk olarak ayırması, evrimden haberdar olduğunun işaretidir. Damızlık boğanın ne demek olduğunu bilen herkes evrim yasalarını kolayca kavrayabilir. Çift çubukla işim olmaz diyen, vahşi hayvanların ve bitkilerin nasıl evcilleştirildiğine bakıversin. Göremediniz mi? Elinizle bir çiçek de mi ekmediniz? Hiç mi kedinin güzelini sevmediniz? Sivrisinek de mi öldürmediniz?

Evrim, gözle görülebilir bir olgu. Deneylerini evde-okulda yapabilirsiniz. Canlıların evrimine tanıklık etmek için uzman olmaya gerek yok. Tıpkı uçurtma uçurmak gibi. Aerodinamik bilmek gerekmez. Ta ki gerçek bir uçak yapmaya girişene dek. Yeni bir buğday çeşidinin veya alacalı bir akşamsefasının nasıl türediğini hemen görmek isterseniz bir laboratuvara ihtiyacınız olabilir. Ama yeterince sabrederseniz, evinizin oturma odasında, varsa balkonda, beyaz ve kırmızı ektiğiniz akşamsefalarının arasından alacalarını (mutantlarını) seçe seçe (beyaz ve kırmızıları eleyerek) hemen hepsi alaca akşamsefası elde edebilirsiniz. Hiçbir teknik uzmanlığa ihtiyacınız olmaz. Siz, çünkü, alaca akşamsefasının yaşama şansını arttıran çevre koşulusunuz. Alaca akşamsefası da size (çevre koşuluna) en iyi uyum sağlayan mutant. Buğday için de böyledir bu, bülbül ötüşlü kanarya için de.

Hiçbirini kulağına damlatmayan, Korona belasının nesinden korktuğunu yoklasın. Bu mutant virüsü atlattınız diyelim, başka mutant virüsü de atlatacağınıza senediniz mi var? Aşısı çıksa çoluk çocuğunuza yaptırmayacak mısınız? Hani evrim yalandı? Uydurmaydı? Komploydu? Yoksa kendinizi rokete mi bağlayacaksınız?

Evrimi reddetmek, hem aşıya direnme gibi çelişkili bir tutumu hem de düzdünyacılık gibi acıklı bir komediyi barındırdığı halde, sıradan insanı, başka hiçbir kulvarda erişemeyeceği bir sıradışılık kürsüsüne taşır. “Bu benim fikrim;” kürsüsüdür bu. “Fikrim neyse ben de o’yum; fikrime karşı olan bana da karşıdır;” kürsüsü. Edepli hali “o senin düşüncen, beni bağlamaz” demekle yetinir; edepsiz hali ise “sen kime çalışıyorsun, ajan mısın, hain misin” demekle bile yetinmez. Her iki durumda da dünyayı ikiye böler. Birinde kendi gibi olanlar vardır; önemli, özel, sıradışı seçilmişler. Diğerinde ötekiler; aşağılık, adi, satılmışlar. Gerçi sıradışı olacağım diye ikiye ayırdığı insanların bir yarısıyla aynı hizaya gelir ama, olsun, en azından kendini hayvanat ve nebatatla bir tutan muhannet tayfasından beri kalmıştır.

Evrim, insanın sıradanlığını ve acizliğini yüzüne buz gibi vuran bir olgu. Eğer “şu hayatta ne yaptın” sorusuna “üç-beş kişiye hayrım dokundu” diye cevap verebilecek bir kollektif-kooperatif eylemlilik içinde çabalıyor olsaydık, evrim perspektifinden kendimize baktığımızda ummanda bir damla olmayı zûl değil haysiyet addederdik. Tıpkı gökyüzünün sonsuzluğu karşısında dilimizin tutulduğu ama kalbimizin çarpmaya devam ettiği gibi, kendi aczimizi görür ve bu acz içinde yapabildiklerimizden sevinç duyardık. Önemimiz, özelliğimiz, ve sıradışılığımız bu acizlikten bir güzellik, bir bilinç, bir anlam çıkarabilmekten gelirdi.

Oysa evrim, insanı iki kez sıradan yapar. Bir kez, insan türünü bütün canlılarla aynı sıraya sokarak; hiçbir ayrıcalık, üstünlük ve öncelik tanımayarak. Bir kez de her bir insanı rastgele bir seri numarasıyla kaydederek. Hayatın anlamı, çekilişi yapılmayacak bir piyango biletine vurmaz. Anlam, gökten inmez. İnsanların ortak faaliyetlerinden süzülür. Ve her insan, kendi anlamını kendisi süzmek zorundadır. Anlam dikte edilemez. Dikte edilen anlam, hurafedir. Başkasının hülyasıdır. Hayal kurmanızı, rüya görmenizi yasaklar. Kazara görecek olsanız, dikte hamisi diktatör gelir kefaret diye rızkınıza çöker. İsyan edecek olsanız, bu dünyada cemaatin dışına, öbür dünyada cehennemin dibine atılırsınız. Kendi anlamınızı kendiniz süzemediğiniz sürece, rüya niyetine despotun hurafesini talim edersiniz.

Bu yüzdendir ki despotun, diktatörün, otokratın, şahın, sultanın en korktuğu ve korkusundan ileri en nefret ettiği vaziyet, çoğulculuktur. Hele de kesişimsel olanı. Ve bu yüzdendir ki çoğulculuk mücadelesinden koparılmış insanın elinde, kendine hayrı dokunacağına inanmak zorunda olduğu sahte hükümlerden başka koz kalmaz. Yalan da olsa hayatın bir anlamı olmak zorundadır. Devletle kaynaşık örgütlü kapitalizm, neoliberal düzen formunda kendini yenilediğinde, kapıların otokrasiye açılması tesadüf değildir. Sıradışılık uyurgezerliğine dûçâr insanlar, siyasi iradelerini kollektif-kooperatif bir kesişimsel-çoğulculuk inşa etmek yerine kişisel önemlerini parlatacak bir otoriteye teslim ettiklerinde, otoriteye gücünü ve meşruiyetini verecek basit-sayısal çoğunluğa eriştiklerinde, neoliberalizm, maksimum kâr odaklı sürekli büyüme hedefinin yöntemi olmaktan taşıp, otoriter yönetim biçimine dönüşür. Otokrasilerin yegane gücü sıradan insanın irade tesliminden gelmez. Fakat bu nitelik ve nicelikte irade teslimi olmadan kurulamaz ve sürdürülemez de. Otokrasi, sıradan insanın durduk yere sıradışı olabildiği rejimin adıdır.

Çoğulculuğun, mücadelesi şöyle dursun, fikrine bile yaklaşamamış sıradan insan elbette evrimi reddedecektir. Evrim olmayacak ki insan kainatta biricik seçilmiş mahluk olsun. Evrim olmayacak ki beş parmağın beşi bir olmasın. Beş parmağın beşi bir olmayacak ki kendisi biiznillah baş parmak olsun. Evrimi reddetmek, çekilişi yapılmayacak seri numaraların bir kısmını hileyle işaretleyip, işaretlenenler arasında piyango düzenlemeye kalkışmaktır. Büyük ikramiyesi veya amortisi kime çıkarsa çıksın, havuzun parası hepimizden sömürülmektedir.