AKP’nin oyu neden hala yüzde otuz beşin üzerinde?



Artı Gerçek

Bugün sorulması ve soğukkanlı bir biçimde cevap verilmesi gerekli temel soru bu kanımca.


Basına yansıyan siyasi kamuoyu yoklamaları yarın seçim yapılsa AKP oylarının yüzde otuz beşin üzerinde olduğunu gösteriyor; bu oranda makul hatalar olabilir ama sonuç pek değişmiyor, AKP hala tek başına CHP ve HDP’nin oylarının toplamına yakın oy alabiliyor.(?)

Çok ilginç bir konu ama kimse, özellikle klasik, geleneksel CHP muhalefeti meselenin bu yönüyle pek ilgilenmiyor.

Doğrudur, AKP oylarında büyük bir düşüş de vardır, yerel seçimlerde İstanbul, Ankara, Antalya gibi büyükşehir belediyelerini de kaybetmişlerdir.

Ancak, öbür yanda da başka bir gerçek vardır.

Türkiye kötü hem de çok kötü yönetilmektedir.

Sıfıra yakın bir 2019 büyüme oranı, çok yüksek bir enflasyon, hızla bozulan kamu maliyesi, yolsuzluk bataklığı, kayırmacılık, korkunç iş kazaları, çökmüş bir yargı, o çökmeyi üreten siyasi baskı ve çok ama çok yüksek gerçek işsizlik oranı.

Bir siyasi parti ve başkanı, ülkenin Cumhurbaşkanı ülkeyi bu kadar kötü yönetecek, yaklaşık tüm uluslararası sıralamalarda en gerilerde olacağız ama o partinin ve başkanının oyu hala yüzde kırka yakın, ana muhalefet partisinin oy oranının net (en azından) on puan üzerinde olacak.

İlginç bir durum, mutlaka bir açıklaması olmalı.

Anamuhalefet (anamuhalefet ilkokul gibi bir kavramdır, “Ana muhalefet” biçiminde yazılması yanlıştır) partisinin yetersizlikleri, beceriksizlikleri de bu süreçte önemli ama bu oy oranını kanımca tek başına açıklamıyor bu zafiyetler. (CHP’nin son sene performansında da büyük iyileşme var.)

Bu durumu seçmenin cehaleti ile açıklamanın kanımca bizzat kendisi cehalettir; seçmene cahil, irrasyonel, kendi çıkarını kollayamıyor demek özünde demokrasiyi reddetmektir.

Peki bu kadar kötü bir yönetime bu kadar yüksek bir oy oranı nasıl tekabül etmektedir?

Bu satırların yazarı 2003’den yaklaşık 2010 senesine kadar AKP’ye karınca kararınca destek vermiştir.

1963’den beri gündemde olan ama bir türlü gerçekleşmeyen AB müzakere sürecinin AKP marifetiyle açılması bu desteğimin temel nedenidir; hala aynı kanıdayım, AB süreci yeniden ayağa kaldırılamaz ise yakın gelecekte, iktidarda kim olursa olsun, Türkiye bugünlerini bile arayabilecektir.

Birilerinin bizleri “liboş yetmez ama evetçiler” diye akılları sıra aşağılamaya kalkmaları kendileri için gerçekten çok acıklıdır; en acıklısı da liboş ifadesidir, liberalizm ve marksizm (özel isimden türemiş kelimelerin de büyük harfle yazılması çok anlamsızdır) son iki yüz elli senelik dünya tarihinin en temel iki ekonomi politik akımıdır, diğer görüşler bu iki temel akımın türevleridir, liboş tabiri ile liberalizmi güya aşağılamaya kalkmak entelektüel sefaletin en dip noktasıdır.

Gelelim tekrar AKP’nin bir türlü düşmesi gereken oy seviyesine düşmemesine.

AKP’nin kanımca oy aldığı iki grup vardır, birincisi, çekirdek siyasal İslamcı grup, ikincisi ise rant kollayan ve elde de eden kesim.

Bu son kesimi de yine kanımca ikiye ayırmak lazım.

Birincisi yasal ama meşruiyet dışı yöntemlerle mesela rekabet dışı bırakılmış kamu ihalelerinden, kent rantlarından beslenen kesim.

İkincisi ise daha meşru ama seçici biçimde devlet yardımlarıyla yaşayan çok düşük gelirli kesim; bu kesimin desteği kamu maliyesi dengelerinde zaman içinde yaşanan olumlu gelişmelere ama artık bozulmaya başlayan bütçeye yani devletin kaynak dağıtabilmesine bağlı.

Siyasi İslamcı yanı daha ağır basan kesimin AKP’ye süren desteğinin altında ise kanımca 2002-2010 arasında liberallerin Erdoğan’a verdiği destek değil, siyasal İslamcıların hafızalarından silinmeyen, silinmesi zor kimi uygulamalar var.

Türkiye’nin bugün bu kadar kötü yönetilmesine rağmen AKP’nin çekirdek oyu yavaş düşüyorsa aklıma hemen gelen, siyasal İslamcıların da unutmadığı bir iki konuyu yazayım:

Rahmetli Nejat Uygur GATA’da (hastane) yatarken kendisini ziyaret etmek isteyen Emine Erdoğan’ı (o zaman Erdoğan Başbakan, Emine Hanım da Başbakan eşi, GATA da bir askeri-devlet hastanesi) birileri o hastaneye almamış ise AKP o komutanın (!) heykelini parti genel merkezinin önüne altına bir şükran plaketi yazarak diksin.

Bu heykelin yanına da Kemal Alemdaroğlu’nun (türbanlı kızları kovalayan İstanbul Üniversitesi eski Rektörü), Nur Sertel’in (ikna odalarının mucidi) heykelleri çok yakışacaktır.

“Kaosa kalkan 411 parmak” başlığının mimarının da heykeli olmaz ise bu heykel sergisi eksik kalır Valla.

Bu listeyi uzatmak, Word Document sahifesi olarak on sahifeye çıkarmak çok mümkün.

Ama derdimi anlatabildiğimi zannediyorum.

Liberaller o dönem bu büyük gerginlikte amortisör rolü oynadılar.

Yukarıda heykellerinin dikilmesini önerdiklerim ise gerginlik arttırıcı rolleri üstlendiler.

Şimdi bu gerginlik yükseltici zatların ektiği rüzgârın fırtınalarını biçiyoruz.

Ama, yine de yolun sonuna geldik kanısındayım, AKP bir seçimi daha kaldıramaz artık.

Buraya kadar da ikna odaları (sembol) sayesinde geldiler.

Sözde modernlerin biçtiği fırtınanın da bir sonu var.