Muhalefet ve silinecek şirket borçları



Artı Gerçek

Yoksa bu kaynak aktarım süreçlerinde de kayırmacılık, ahbap çavuş ilişkileri, kliyantelizm gündeme gelecek mi?


Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölüm Başkanı Prof. Refet Gürnaynak içinden geçmeye çalıştığımız krizle ilgili çok gerçekçi bir açıklama yapmış, aşağıda kısmen, kes-kopyala yöntemiyle aktarıyorum:

“Koronavirüs yüzünden insanların evlerine kapanmasıyla dünya genelinde daha önce hiç yaşanmamış bir krizin patlak verdiğini, önlem alınmaması halinde tüm dünyada şirketlerin batacağını, çok sayıda insanın işsiz kalacağı öngörüsünde bulundu.

Önümüzdeki dönemde gelişmiş ülkelerin şirketlerini ayakta tutmak için para basıp borçlarını üstlenme yoluna gideceklerini belirten Gürkaynak, Türkiye gibi, şirketleri ve hazinesi döviz borçlusu olan ülkelerin ise para basarak ya da uygun şartlarda dış borç alarak şirketlerini kurtarma imkânı bulamayacağını, Türkiye'nin kaynağı sadece IMF'den alabileceğini ifade etti.

Prof. Gürkaynak, sağlık krizinin uzun sürmesi halinde yapılan vergi, prim ve borç ertelemelerinin şirketleri kurtarmaya yetmeyeceğini belirtirken, kriz boyunca şirketler gelir elde edemeyecekleri için kriz bittiğinde vergi ve SGK primi dahil ötelenmiş borçları ödeyemeyeceklerini anlattı.

Prof. Gürkaynak, sağlık krizi geçene kadar şirketlere devlet eliyle nakit para verilmemesi ve borçları devletler tarafından üstlenilmemesi hâlinde hepsinin batacağı, sağlık krizi bitip yeniden normale dönüldüğünde ortada üretim ve istihdam sağlayacak şirket kalmayacağı uyarısını yapıyor. Gürkaynak, “Batan şirketlerin borçları bankalara kalacağı için şirketlere vermediğimiz kaynağı bankalara vermek zorunda kalırız. Ancak o zaman da 10 yıldan daha fazla sürecek bir işsizlik, durgunluk ve yoksullukla karşı karşıya kalırız” diyor.”

                                                                                       ***

Prof. Gürkaynak olacak biteceği kanımca çok güzel özetlemiş; tüm bunlar yaşanacak, daha doğrusu Gürkaynak’ın ifade ettiği gibi yaşanmak zorunda.

Ancak, burası Türkiye, evdeki hesap çarşıya uymayabiliyor ve zaten genellikle de uymuyor.

Şirketlere devlet eliyle nakit para aktarılacak, bu doğru ama Türkiye acaba bu işi nasıl bir öncelik ve nasıl bir sıralama ile yapacak, meselenin özü bu, eski tabirle de “zurnanın zırt dediği yer burası.”

Şirketlere üretim ve istihdamın korunması kaygısı ve retoriği (söylemi) ile nakit kaynak aktarılırken acaba devlet (yürütme kastediliyor herhalde) hangi önceliklere vurgu yapacak?

İstihdam mı, katma değer mi, yüksek teknoloji mi?

Yoksa bu kaynak aktarım süreçlerinde de kayırmacılık, ahbap çavuş ilişkileri, kliyantelizm gündeme gelecek mi?

Kanımca mutlaka gelecek.

İhtiyaçlar (istihdam, üretim, vs.) mı, yoksa başka kaygılar, çıkarlar mı öne çıkacak?

İşsizlere yardım meselesi de biraz bu riskleri içeriyor, çok sayıda vatandaş işsiz kalacak, işsizlik dünya ölçeğinde muhtemelen (İnşallah yanılırız) 1929 krizi boyutlarını aşabilir, devletler işsizlere de kaynak aktaracak ama burada da bu aktarım süreci acaba işsiz-nötr mü olacak yoksa başka tercihler, seçim bölgeleri tercihleri mi mesela, tek bir oyun marjinal değerinin yüksek olduğu bölge tercihi mi mesela öne çıkacak, bu konuyla ilgilenmek lazım.

Bu işin takibini yapmak kolay iş değil, örgütlü bir çalışma gerekiyor.

Bu işin takibini de kanımca en iyi muhalefet partileri yapabilir, ellerinde geniş bir ekonomist kadrosu var, bir masa kurulmalı ve devletin dağıtacağı her kaynak, dünyanın başka ülke ya da kurumlarından gelecek her dolar, kuruşuna, sentine kadar denetlenmeli, yasal kılıf altında kliyantelist her türlü manevranın önüne geçilmeli, önüne geçilemese bile bu yasal yolsuzluklar en küçük detayına kadar kamuoyu ile, ilgili profesyonellerle paylaşılmalı.

Önümüzde dönem hem iktidar hem de muhalefet için büyük bir imtihan dönemi olacak.

Temennim her iki unsurun da bu imtihanları başarıyla geçmesi.

Ancak, muhalefetin, tüm unsurlarıyla çok dikkatli olması gereken bir döneme giriyoruz.

YAZARIN TÜM YAZILARI