Her zaman Türkiye’nin temel, en temel sorununun hukuk formasyonu ve anlayışı olduğunu söylüyoruz.

Bu çok sevimsiz gerçek her olayda karşımıza çıkıyor.

Üç gündür komşu ve çok önemli tarihsel bağlarımız olan iki devlet düşük yoğunluklu bir savaş içindeler.

Bölgenin Rusya’dan sonra en büyük devleti ve savaşan iki devletin komşusu Türkiye’nin (Ermenistan ile uzun bir sınırımız var, Azerbaycan ile sınırımız yok ama komşuluk illaki de sınırdaşlık demek değil herhalde) ilk yapması gereken bölgede ateşkes için girişimde bulunması ve sorunların diplomasi içinde, kan dökülmeden çözülmesine gayret göstermesi.

Azerbaycan’a bağlı özerk cumhuriyet Nahcivan ile de çok kısa bir ortak sınırımız mevcut. 

Ancak, Türkiye ateşkes ve kan dökülmemesi için çabalamak yerine çatışmada koşulsuz bir taraf olmuş durumda.

Bu tür çatışmalarda taraf da olunabilir ama taraf olmanın koşulu uluslararası hukuka uygunluk, haklılık temelinde olmalıdır.

Meselenin tarihi, uluslararası hukuk boyutları hakkında alanım itibariyle çok bilgili değilim.

Ancak, bir mesele var ki, vatandaşlık temelinde bilgili ve bilinçli olduğumu düşünüyorum, Türkiye önemli bir yanlış yapıyor ve bu çatışmada taraf olurken devletler hukuku temelli bir haklılık kozunu öne çıkarmak yerine “soydaşlık” gibi çok tehlikeli ve yanlış bir argümanı öne çıkarıyor.

Türkiye anayasal bir hukuk devleti. (Öyle mi gerçekten?)

Anayasanın da bence çok sorunlu bir 66. Maddesi var (Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür) ama bu ifadenin, özellikle sekülerler, Kemalistler tarafından yorumu burada kullanılan Türk kelimesinin (Ne mutlu Türküm diyene, Mustafa Kemal) etnik bir anlamının olmadığı, hukuki, anayasal vatandaşlık anlamında olduğu; MHP bile bu yoruma çok yakın gibi durur.

Ben bu yorumlara katılmam, Türk demek kanımca etnisite ifadesidir ama madem resmi yorum bu kelimenin en azından burada etnisite çağrıştırmadığı, hukuki bir tabir olduğu yönünde, bu resmi yoruma da uyalım.

Önce kim mi uysun, Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı, tüm resmi makamlar bu yoruma uymak ve gereğini de yapmak zorundalar değil mi?

Bu çerçevede kendini etno kültürel anlamda Türk hissedenler Azerbaycan Türkleri, Azeriler için “soydaşlarım” diyebilir, bence sorun yoktur.

Ama, Türkiye Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı, vs. başka bir devletin vatandaşları olan Türkler için “soydaş” kelimesini KULLANAMAZ, kullanırsa anayasa hukukunun matematiğini çok vahim anlamda ihlal etmiş olur.

Türkiye Dışişleri Bakanı hem etno kültürel anlamda kendini Türk hisseden ama aynı zamanda da kendini yine etno kültürel anlamda Ermeni, Kürt, Arap, Çerkes hissedenlerin ama üst hukuki kimlikleri Türkiye vatandaşlığı olan yurttaşların eşit ölçüde Dışişleri Bakanıdır.

Bu saçma soydaş mantığı ile gidersek Dışişleri Bakanı (herkesin Bakanı) Ermeni vatandaşlarımızı düşünerek (galiba seksen bin ermeni vatandaşımız var) Ermenistan devleti vatandaşlarına da “soydaşlarımız” demek durumunda kalabilir.

Hukukun, vatandaşlık hukukunun bu kadar yalın, basit ilkelerine neden bu kadar yabancıyız?

Bu hukuka uzaklığın nedeninin siyasi rant arayışı olduğu iddia edilebilir ama senelerdir bu konuya kafa yoruyorum, en az siyasi rant kollama güdüsü kadar hukuk cehaleti de belirleyici olabiliyor.

Senelerce Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de yerleşik Türkmenler için bu “soydaş” ifadesini kullandı devlet görevlileri.

Türkiye’de çok sayıda Irak ve Suriye Türkmenlerini “soydaş” olarak telakki eden yurttaşımız var, bu yurttaşlar soydaş kavramını kullanabilirler.

Ancak, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de yine çok sayıda hatta Türkmenlerden çok daha fazla Kürt yaşıyor ve bu Kürtler de bizim vatandaşımız olan Kürtlerin soydaşları; Cumhurbaşkanımız ya da Dışişleri Bakanımız bu Irak ya da Suriye Kürtleri için “soydaşımız” diyebilecekler mi?

Oysa, Türkmenlere ya da Azerilere soydaşlarımız diyen devlet görevlilerinin görevleri icabı vatandaşımız olmayan Ermenilere, Kürtlere de soydaşımız demeleri gerekiyor.

Muhtemelen en iyisi de kamu görevlilerinin kendilerini hukukla sınırlayıp soydaş kelimesini lügatlerinden görevde oldukları sürece çıkarmaları.

Azerbaycan-Ermeni çatışmasına uluslararası hukuk değil de soydaşlık çerçevesinde yaklaşırsanız tartışmada, politikada zaten yanlış başlangıç (faux départ) yapmış oluyorsunuz. 

Temel hukuk çerçevesi bu kadar mı zordur?

Bu “soydaş” kavramını bu meselede kullananlar devletin temel kuruluş felsefe ve mantığına, en azından kâğıt üzerinde, karşı çıktığının farkındalar mı acaba?

Bir ihtimal daha var, kuruluş felsefesinin tamamen göstermelik ve sahte (anayasal vatandaşlık, türk tabiri etnik değil hukukidir), işin özünün ise buram buram ırkçı bir anlayış olduğu.

Bu da az bir ihtimal değil, değil mi?