İlginç zamanlardayız. Gezi’nin 7’inci yılı, ABD’yi kasıp kavuran protestolara denk geldi. Nasıl ki Gezi, “üç beş ağacı” kurtarma direnişinden bütün bir halkın protesto gündemine evrildi ise ABD’de de bu oluyor. Bu, sadece bir siyahın canice katledilmesine tepki olarak yorumlanamaz. Ergin Yıldızoğlu buna dikkat çekiyor: “Irkçılık saldırılarının, Covid-19 salgınının, büyük işsizlik ve yoksullaşmanın basıncı altında, Trump’ın dengesiz açıklamalarının etkisiyle adeta bir ‘buhar kazanına’ dönüşen ABD toplumu patladı. (…) Son toplumsal olayları özellikle siyah işçi sınıfının, işsizlerin, yoksulların, dışlanmışların, ırkçılığa karşı bir tepkisi olmaktan öte, ‘Yeni Faşizmin’ yükselme sürecine, bu karanlık olasılıklara karşı bir direniş refleksi olarak görmek gerekiyor.”

Evet, ABD “buhar kazanına” dönüşmüş durumda. Sadece Trump’ın, bezdirici, ukala kara cahilliğiyle binlerce kişinin ölümüne yol açması nedeniyle bir hiddet odağı haline gelmesi nedeniyle değil, ABD’li yoksullar, sistemin zalimliğini deneyimlediler. Nefret ve tepki birikmişti. 

Son çıkan bir iddiaya göre hamile bıraktığı sekreteri Carolyn Gombell’i boğarak nehre attığı iddia edilen, pedofili milyarder Jeffrey Epstein’in kankası bu rezil Custer karikatürünü başkanlığa taşıyan ABD’li yamyam şirketler, silahlarını yağlıyorlar. Trump gibi bir ırkçının “başkan” olmasını başka ne açıklayabilir? O, Çin tarafından sarsılan Amerikan sermaye tahtının kör çivisi. Kültürel olarak, ırkçı nefretlerini, söndürülmemiş bir intikam gibi 200 yıldır taşıyan Güneyli kölecileri temsil ediyor. Onun cüretlendirdiği polis, Güneyli zengin semirmiş kölecilerin çiftlik kâhyaları gibi sokaklarda siyah adamı öldürüyor.

Birkaç gün önce Georgia’da üç beyaz, bir siyah genci öldürmüştü. O olaydan üç gün sonra Minneapolis’te bir beyaz polis, George Floyd’u boğarak öldürdü. Polis Derek Chauvin, defalarca "Lütfen, nefes alamıyorum, lütfen" demesine rağmen Floyd’u diziyle bastırarak boğarken elleri cebinde ve kayıtsızdı. Aşağılayıcı “efendi”ydi.

2014 yılında aynısı olmuştu. New York'ta, Eric Garner da beyaz bir polis tarafından gözaltına alınırken boğulmuştu. Garner de "nefes alamıyorum" demişti. 9 Ağustos 2014’te Ferguson’da yine silahsız, 18 yaşındaki siyahi genç Michael Brown, Darren Wilson adında bir polis tarafından öldürüldü. Davada beraat etti üstüne. Missouri genelinde başlayan protestolar ABD’ye yayıldı. 

Şimdi “nefes alamıyorum” diye haykıran milyonlarca protestocunun duygusu, sadece Floyd ve diğerlerinin anısına saygıdan ibaret değil. Neoliberalizm, kapitalizmin bu en vahşi versiyonu, dünyayı nefessiz bıraktı. Floyd, sosyal medyada okuduğuma göre, cebinde sahte bir 20 dolarla, sigara almaya çalışıyordu.

Salgın, ırkçı ayrımın en dehşet sahneleriyle geçti. Bazı bölgelerde ölenlerin oransal olarak büyük kısmı siyah Amerikalılardı. Gazeteciler konunun peşindeydi. “The Connecticut Mirror’dan Akilah Johnson ve Talia Buford’un hazırladığı haber ölümlere ilişkin vahim bir sonucu gözler önüne serdi. Habere göre Şikago’daki ölümlerin yüzde 72’si Afrika kökenli Amerikalı siyahlar. (Oysaki) Şikago'nun nüfusunun sadece yüzde 30'u siyah.” (Birgün) ABD’li hemşirenin sözleriydi: “Siyahilerin hayatları burada önemli değil!”

ABD’liler, salgında büyük bir insani yıkımla sarsıldı.

Trump’ın yönetimindeki ülke, koca cüssesiyle, dünyada en yüksek sayıda vaka ve en yüksek sayıda ölüm tablosunun altında çırpınarak dağıldı.

Bu hafta öğrendik, Çin’i salgından, kendi ağzıyla sorumlu tutmuyor diye Dünya Sağlık Örgütü’ne mali desteği kesti.

Bu ırkçı Evangelisit, LGBTİ bireylere düşman.

Kadınları, cinsel obje olarak görüyor.

Hakkında birçok suç iddiası var.

Yabancı düşmanı. Meksika sınırına duvar ördü. Müslümanların ABD’ye girişine kontroller getirdi.

ABD’yi dünya çevre görüşmelerinden çekti. 

İran’la nükleer anlaşmayı bozdu.

Dış politikada tehdit ve şantajla iş görüyor. 

Edepsiz ve küstah!

Basına saldırıyor. Sosyal medyayı yasaklamaya çalışıyor.

Sivil silahlanmayı teşvik ediyor.

Şimdi de yağmacılıkla suçlayarak protestoları kriminalize etmeye çalışıyor. Aktivist Tamika Mallory'nin dediği gibi, asıl yağmacı, siyahları ve yerlileri yağmalayan bu Güneyli çiftlik sahibi, şu sıralarda yine yağmanın kralını gerçekleştiriyor. Bernie Sanders hatırlattı: "En zengin 400 ABD’li 3 trilyon dolara sahip, ABD'yi asıl yağmalayan kim?"

Bilançosunu 7 trilyon dolara çıkaran ABD Merkez Bankası, bütün kaynaklarıyla “kârı azalan” yağmacıların yardımına koştu. David Sirota’nin “Kim Kimi Yağmalıyor?” başlıklı yazısında kalem kalem var. “İşçi sınıfından insanların market mallarını aşırmasını ‘yağmalama’ olarak adlandıran Orwellyen bir dönemde yaşıyoruz. Diğer yandan zenginlerin yüz milyarlarca dolar çalması ise iyi işleyen bir ‘kamu politikası’ olarak yorumlanıyor” diyor yazısında. Devamında çalınan milyarların 10 maddelik listesi var:

“ABD’nin salgın paketleri, ‘ülkenin en zenginlerinden bazılarının yaklaşık 82 milyar dolarlık vergi yükümlülüğünden kaçınabilmesine izin verecek. 2.2 trilyon dolarlık teşvik yasası, rekor kâr sağlayanlar sıralamasında tepeye tırmanan enerji şirketlerine benzersiz biçimde fayda sağladı. Ekonomik kurtarma paketinin parçası olarak, federal yönetim, vergi indiriminin ezici çoğunluğunu, zengin bireylere ve büyük şirketlere verdi. Yirmi büyük hastane zengini 100 milyar dolarlık nakit üzerinde oturmalarına rağmen federal yardımlardan 5 milyar dolardan daha fazla aldı. Onlarca büyük ama düşük profilli şirket de bu programdan büyük ödemeler aldı. Şirketler kurtarıldığında lobiciler de fiilen kurtarılmış oldu. Dünya çapında yarım milyar insan yoksulluğa savrulurken ve 43 milyon ABD’linin sağlık sigortasını yitireceği öngörülürken CNBC ‘ABD’li milyarderler, Mart ortasından Mayıs ortasına dek süren ABD karantinası sırasında zenginliklerini 434 milyar dolar arttırdı’ haberini veriyor. Belli ki tüm bu talan yeterli değil. (Ama) bunu ‘yağmalama’ olarak adlandırmıyoruz çünkü, yağmacılar modacıların tasarladığı takımlar giyiyor ve her şeyi çalarken oldukça nazikler. (S. Erdem Türközü’nün çevirisinden özet)

İlk cümleye döneceğim… İlginç zamanlardayız.

Toplumlarda, derin, kuşatıcı ve güçlü bir tepkinin olgunlaştığını seziyorum. Başından beri hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyenlere yakınım. Tarihsel bağlam içine oturmuş genel geçer, manasız bir iyimserlikten değil, bu çağ bitmeden çok şey değişecek gibi görünüyor bana.