Bu üçüncü yazıdır, ekonomide bir son durum tespiti yapmaya çalışıyorum. İlkinde 10 göstergede bir durum tespiti yaptım. İkinci yazıda Türkiye’nin aynı gelişmişlik seviyesindeki ülkeler grubu ile karşılaştırmasını yaptım. Bu yazıda da Anayasa referandumu (2017) ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (2018) denilen şeyin ekonomideki sonuçlarını göstermeye çalışacağım. Bu sistem Türkiye’yi her açıdan tahrip etti. Topal demokrasisini tamamen yok etti, kurumlarını aşındırdı, siyaset hizmeti sunan tabela arpalıklara dönüştürdü. Kuvvetler ayrılığı, basın özgürlüğü, hukuk… Türkiye her açıdan geriye gitti.

Şimdi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi döneminin bir karnesini verelim. Çünkü asıl hızlı bozulma bu dönemdedir. İşsizliği yüzde 30’a dayanmıştır. Enflasyonu resmiyette 16, gerçekte 20’nin üstündedir. Bazı tahminlere göre 30 civarındadır. Türkiye’nin mevcut yatırım seviyeleri bu işsizliği eritmesi mümkün görünmemektedir. Döviz gelirlerinin, dış sermaye girişlerinin kuruduğu bir zamanda 435 milyar dolar dış borca saplanmıştır. Kısa vadeli borçlar 188 milyar dolardır. Kur, fiyatlar olağanüstü istikrarsızdır. Kimsenin önünü görmesi mümkün değildir. Memleketin kasası, bütçesi, borcu yönünden birkaç rakam vereyim.

Merkezi yönetim bütçe açığının milli hasılaya oranı… Bu tabi iki yönden ters çalıştı bu dönemde. Hem ekonomi küçüldü hem bütçe açığı arttı. Sonuçta 2013 ve 2015’teki yüzde 1 gibi tarihindeki en dip seviyeden tırmanışa geçerek yüzde 4,9’a geldi. Birinci gösterge bu.

Bu ölçüde bütçe açığı, haliyle borçlanmayla kapatılıyor. Borçlanma arttıkça haliyle faiz ödemeleri de artıyor. En iyi durumda… 2017’de faiz ödemeleri vergi gelirlerinin yüzde 10.6’sını ütüyordu. Cumhurbaşkanlığı döneminde tam bir tırmanış izliyoruz. 2020’de yüzde 16.1’ini yuttu. 2021’de iyimser beklenti yüzde 27.7’sini yutacağıdır. Yani vatandaşın vergisinin dörtte birinden fazlası faiz gitmektedir.

2020’de 146.8 milyar lira faiz ödemesi oldu. Bu yıl için tahmin 190 milyar liradır. Son yıllardaki ortalama yıllık artışı yüzde 30’un üzerindedir.

Bu ağır tablonun arkasında, söyledim, ağır borç yükü var. AB tanımlı genel yönetim borcunun milli hasılaya oranına bakalım. 2015 yılında milli hasılanın yüzde 27.4’ü düzeyinde. Anayasa Referandumu ve arkasından Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte tırmanışa geçmiş. 2020 yılı üçüncü çeyrek itibariyle yüzde 42.6’sı düzeyine ulaşmış. Dördüncü çeyrek açıklandığında, bu rakamın daha da yukarı gittiğini göreceğiz. Şimdi oranlar filan bir yana, tam olarak ne kastettiğimi şöyle de gösterebilirim:
İlk sütun, Haziran 2018, sağdaki sütun, Ocak 2021 itibariyle son durum. 2.5 yıl içinde Hazine’nin borcu ikiye katlanmış durumda. Oluk oluk faiz harcamasını kaçınılmaz kılan da bu tablo. Kamu kesiminin net borç stoku yönünden de bakabiliriz. Yukardaki brüt stok. Bundan kamu varlıklarını (TCMB, diğer kamu ve İşsizlik Fonu varlıklarını) düşerek de bakıldığında da hızlı tırmanış dikkat çekiyor. 2015 itibariyle kamunun net borcu 157 milyar liraydı. 2020 yılı 3. Çeyrek itibariyle 941 milyar liradır. Yani, 5 yılda 6 kat artmıştır.

Kamunun borcu, sadece miktar yönünden dikkat çekmiyor. Döviz – TL kompozisyonu, vade yapısı yönünden de kötüleşiyor.

 

Yukarıdaki grafikte TL cinsi borç payının, 2012 yılından bu yana azalmakta olduğu, Anayasa referandumunu baz alırsak 2017’den 2020’ye yüzde 61’den yüzde 44.1’e gerilediğini görüyoruz. Buna karşılık, içerden dövizle borçlanmanın da etkisiyle borç stokunda dövizin payı aynı dönemde yüzde 39’dan yüzde 60’a çıktı. Türkiye Hazinesi, içerden dövizle borçlanmayı bitirmiş, 2015 itibariyle sıfırlamıştı. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bu kapıyı yeniden açtı. Halen döviz cinsi iç borç miktarı 36 milyar dolardır.

Diğer yandan, iç borç stokunun vade yapısı da hızla kısaldı. 2019 ile birlikte çok sert bir bozulma gerçekleşti. En iyi zamanlarında (2015) iç borç stokunda vadeye kalan süre 55 aydı. 2012 Ocak itibariyle 34,9 aya gerilemiş bulunuyor. Bunun tercümesi, Türkiye Hazinesine borç verenler, artık daha kısa vadeli borç veriyorlar. Üstelik daha yüksek faizle.

Faiz tarafından bakalım. Ağustos 2015 itibariyle Hazine’nin ortalama iç borçlanma faizi yüzde 8.84’tü. Aslında bu oran önceki yıllarda daha düşük seviyelerde görmüştü. Oyumuzu verirsek dövizle faizle fena uğraşılacağı vaadedilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi döneminde yükselmeye başladı ve Ocak 2021 itibariyle yüzde 14.8’i buldu.

Borçlanma tablosundaki ağırlaşmanın kaçınılmaz sonucu olarak iç borç çevirme oranları da kötüleşti. 2003 sonrasında (2009 küresel krizi yılı hariç) 2016’ya kadar Türkiye Hazinesi, net borç ödeyiciydi. Ödediğinden daha az borçlanırdı. Aşağıdaki grafik gösteriyor. 2017 – 2018’den sonra durum tersine döndü. Ödediğinden daha fazla borçlanmaya başladı. 2020 itibariyle 100 ödemiş, 145 borçlanmış gözüküyor.

Bütün bunların sonucu olarak, Türkiye küresel kapitalistlerin gözünde “yatırım yapılamaz” riskli bir ülkeye dönüştü. Moody’s notunda Türkiye, Papua Yeni Gine, Kamerun’la aynı seviyededir. Standart and Poor’s notunda Senegal, Bolivya, Jamaika, Bahreyn’le, Fitch notunda Surinam, Ürdün gibi ülkelerle aynı seviyededir. Yatırımcı para 2020’de neredeyse sıfırlandı. Konut satışı dışında gelmedi. Sıcak para girişi çok düştü. Merkez Bankası faizleri artırdığında, dolarda düşüş başladığında aradaki farktan dolar bazında yüzde 30 – 35 kazanç fırsatını değerlendirmek için bir miktar gelen oldu. Onlar da son günlerde borsadan çıkıyorlar. 18 Mart’ta Merkez Bankası faiz artırırsa ne ala… Yüksek faiz kaldırmaya devam edecekler. Artırmazsa, kaçıp gidecekler.

Bütün bunlar kaçınılmazdı. Az geriye giderek bakarsak… Türkiye kapitalizmi, standart kapitalist rasyonaliteyle yönetilmedi. Erdoğan; Özal’ın temelini attığı, asıl Kemal Derviş’in ayakları üzerine oturttuğu liberal kapitalist sistemin kurumlarını boşa çıkartarak, memleketin ekonomisini kendi siyasi ihtiyaçlarına, siyaset icraatına odakladı. Ahbap çavuş kapitalizmi, Erdoğan’a çalıştı. Memlekette hortumcu müteahhit duyunu umumiyesi kurulması pahasına yaptırdığı onlarca yol, köprü projesiyle siyaset yaptı. Hala da yapıyor. Şimdi, koca memleket bir olmuş, “Kanal İstanbul yapılmasın” diyoruz. Erdoğan, her fırsatta “inadına yapacağız” diyor. Ama bilelim, bu sadece inat değil. Bu, Erdoğan’ın siyaset ihtiyacına odaklanmış ekonomidir!

Bugünkü kriz, bizim algımızda gelir kaybı, pahalılık ve işsizliktir ama iktidar yönünden liderin siyaset icraatına para bulunamamasıdır! İşte şimdi ters işlemeye başladı. Artık bu sorunların üzerini örtecek büyüklükte bir çılgın proje parası yok ortada! Bütün sonuçlarından kurtulmak, eğer bir kamulaştırma filan olmazsa 30 yıl alacak. Garantili projelerde ödemeler 2050’yi buluyor.