Haberleri izlerken bir kirli çamaşır yığınının, bir çöp dağının üstüme yığıldığı duygusunu hissediyorum. Bunca çöp yığını içinden hangisini çekip alacağımı, hangisini yazacağımı şaşırmışlığımdan bu satırlar.

Ülkenin dört bir yanından fışkıran bunca ilkelliğin, ırkçılığın, tam adıyla sıradan faşizmin hangisiyle uğraşacağımıza bakıp, bazen kederleniyor, bazen yenilmiş hissediyor, sıklıkla da öfkeleniyorum. Eminim binlerce kişiyle bu duygularda ortaklaşıyoruz.

Sonra bir küçük mesaj çekip çıkarıveriyor o yığınların altından. 

Öyle de radikal iniş çıkışlar… hatta belki biraz manik bir ruh hali. 

Ama işte, hazır bekliyor bir yanımız hiç vazgeçmeden umuda, mücadeleye, geleceğe… 

Mesela 200 karakterlik bir mesaj birden karanlığı yırtıp güneşli bir yola öncülük ediveriyor. 

“Ruq” isimli kullanıcının “Kocam isterse çalışabilir” tweeti atmasıyla oluşan dayanışmanın “#yalnızdeğiliz #YalnızDegilsin etiketiyle sürmesi gibi. 

Gel gör ki, kadınların başlattığı #erkekleryerinibilsin kampanyasından yalnız erkekler değil KADEM de rahatsız olmuş. 

1990 yılında Güneş Gazetesi’ndeki bir anımı hatırlattı KADEM. 

Kadın Sayfası yaparken, “Ters Köşe” adını verdiğim bir ironi köşesi açmıştım. Dönemin bulvar gazeteleri yabancı isim verdikleri bir doktor uyduruyor, sözüm ona kadınların sorduğu sorulara, uydurma mektuplara yanıt veriyorlardı.

O kadar canım sıkılıyordu ki, ben de sayfamda uydurma bir doktor icat edip, onların yazdıklarını tam tersine çevirmeye başladım. Bu kez yazanlar erkek, yanıt veren kadın doktordu tabii. Nasılsa malzeme hazırdı. Onların bir gün önce yazdıklarını alıp tersine çevirmekten ibaretti bütün yaptığım.

Gazetedeki bazı erkekler çok rahatsız olmaya başlamıştı ama bardağı taşıran son damla twitter kampanyasında da paylaştığım şu yanıt oldu:

“Üzülmeyin beyefendi. Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır. Karınıza hep gülümseyin, geç geldiği zaman seksi kıyafetlerle karşılayın, parfüm sürün ve romantik ortam hazırlayın.” Yaklaşık böyle bir şeydi.

Ve kıyamet koptu. O kadar ki gazete yönetimi olağanüstü toplanıp bazılarının sayfayı kapatma isteğini masaya yatırdı. Bu ‘bazıları’ beni kadınları ahlaksızlığa ve ihanete teşvik etmekle suçladı. Bu aslında bir tür itiraftı da. Beyefendiler bütün ahlaksızlıklarının doğal ve meşru sayılmasına çok alışmışlardı tabii. 

Tahmin edeceğiniz yanıtları verip, sıkı bir kavgaya giriştim elbette. Benim yanımda yer alan gazete yönetiminden erkekler de oldu. 90’lı yıllar için büyük, kadın mücadele tarihi açısından küçük bir adımdı belki ama sonuçta sayfam da “Ters Köşe” de kavgayı kazandı. 

Bu “bazılarının” solcu ve demokrat erkekler olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Hep söylediğimiz gibi “erkeklik” bütün ideolojilerin üstünde, ortak payda.

Peki KADEM gibi kendini “Kadın ve Demokrasi” başlığı altında sunan bir kadın örgütlenmesi niye rahatsız olur? “Bir empati vurgusu olarak ortaya çıkan #erkekleryerinibilsin akımı inandığımız değerleri zedeleyecek boyuta ulaşmıştır. Bu durumu kınıyor ve reddediyoruz" cümlelerini nasıl sarf edebilir?

Kadınların doğduğu günden öldüğü güne kadar duyduğu terbiye etmeye, hizaya sokmaya, özgürlüğünü çalmaya, eşitliğini yok saymaya dayanan sözler, yalnızca tersine çevrildi. 

“Üstsüz erkek perdesiz eve benzer. Ya satılıktır ya kiralık”, “Erkeği boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya”, “Oğlunu dövmeyen dizini döver”…

Bu sözlerin orijinali değerlerini zedelememiş, kendilerini aşağılanmamış hissetmemiş ama aynı sözler erkeğe çevrilince çok ayıplamış, kınamış KADEM. Ayrımcılık ve şiddetin dille başlayıp, dille sürdürüldüğünü es geçerek, erkek egemen dilin yaşamın her alanında gerçekliği de etkilediğini, çarpıttığını görmezden gelerek safını netleştirmesi iyi olmuş aslında. 

Yine de kendilerine Simone de Beauvoir’dan küçük bir alıntı göndererek “fıtrat” ve “annelerin ayakları altındaki cennet” tanımlarının, Müslüman toplumlara özgü olmadığını, evrensel erkek egemenliğinin değişmez argümanları olduğunu hatırlatmak isterim. 

“Tahakkümün fıtrattan, tanrı buyruğundan ya da doğadan kaynaklandığını söyleseler de tahakküm zamana ve coğrafyaya bağlı olarak farklı şekillerde ortaya çıksa da aslında özü her daim erkek iktidarına dayanır. Kadın başkalarının yaşamlarını sürdürmesinde bir tür hizmetkâr, tam olarak insan olmayan bir varlık ve aynı zamanda cenneti ayaklarının altında gizleyen bir tür de tanrıçadır. Bu tanımlamaların tamamı farklı şekillerde kadının ezilmesi anlamına gelir.” 

Yani Simone de Beauvoir’ın dediği gibi “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Kadın olmak da fark etmek, mücadele etmek, erkekler safındaki konforundan vazgeçmek demek. E zor tabii!