Epeydir akmedya içindeki yazarların atışmalarından iktidar içindeki ayrılıkları izliyorduk. DEVA ve Gelecek Partisi’ni katmıyorum; kurucuları AKP’den yollarını ayırdıktan sonra da iktidar güçleri ‘birlik bütünlük’ görünümünü sürdürmeyi başarmıştı.

İstanbul Sözleşmesi odağında ortaya çıkan kırılma ise öncekilere hiç benzemediği gibi yankıları zamana yayılarak sürecek önemde.

AKİT yazarı Abdurrahman Dilipak’ın KADEM’i ve İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan tüm kadınları, muhafazakâr kesimdeki kadınları da hedef alarak “fahişe”likle suçlaması AKP çevresini karıştırdı.

Yazısında "AK Parti içindeki AKP’liler, FETÖ’nün zihniyet ikizi gibi davranıyorlar… Koç kadar, Sabancı kadar, Eczacıbaşı kadar bizim ‘Yeşil sermaye’ davasına sadakat gösterip, bu fahişelere ve onların türevlerine karşı seslerini yükseltebilecekler mi?" diyen Dilipak’a AKP’lilerden peş peşe sert yanıtlar geldi.

İlk olarak AKP’nin kurucularından Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler, eski AKP’li vekil Mehmet Metiner, AKP İstanbul Milletvekili Emine Sare Aydın, İstanbul Milletvekili İffet Polat Dilipak’ı kınayan mesajlar verirken en ilginç açıklama AKP Sözcüsü Ömer Çelik’ten geldi. 

“Sözel şiddetten”, tüm fikirlere saygıdan falan bahsederek, bunca yıllık AKP iktidarında her tür hakaret ve şiddete uğramış kadınları şaşırtan Çelik’ten sonra başka bir şaşırtıcı gelişme daha oldu.

AKP Genel Sekreteri Fatih Şahin Dilipak’a dava açacaklarını duyurdu. Şahin “Tüm kadınların haklarını korumak için çalışmalarımızı sürdürmek görevimiz ve sorumluluğumuzdur” dese de “Ayrıca AK Parti’li kadınlara dönük asla kabul etmeyeceğimiz açıklama ve nitelemelerle de mücadelemiz sürecektir. Bunu temin için gerekli hukuki ve cezai müracaatlarda bulunmak ve yargısal süreçlerin takipçisi olmak her zaman öncelikli görevimizdir” sözlerinde karşılığını bulan temel hassasiyetlerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı ve AKP’li kadınlar olduğu açık. Tabii bir de muhafazakâr kadınlardan aldığı oylar.

Ama şu da var ki, Dilipak’ın “fahişe” çıkışı bardağı taşıran son damla olabilir. Dilipak’ın, iktidarı ve çevresinde kümelenmiş rant odaklarını ağır sözlerle eleştirdiği onlarca yazıyla rahatsızlık vermesinin yanı sıra Ayasofya’nın açılışından sonra “hilafet” çağrısı yapması da bardağı dolduranlardandı. 

Tepkiler üzerine Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın “Ayasofya'nın açılması kararı üzerinden rejim tartışması çıkarmak bizi hedeften saptırmaktır" açıklamasını yapmak zorunda kalırken, AKP Sözcüsü Ömer Çelik de "Türkiye’nin siyasal rejimiyle ilgili siyasal kamplaşma üretmek yanlış. Cumhuriyetimiz tüm nitelikleriyle gözbebeğimiz" dedi.

Dikkat edilirse Kalın da, Çelik de güçlü bir reddediş ve cumhuriyet vurgusu yapmak yerine daha çok zamansız bir çıkışı dengeleme ve geçiştirme tonunda sözcükler seçtiler.

Dilipak için “erken öten horoz” misali de kullanılabilir. Ama AKP yönetimi ile Dilipak arasındaki “İstanbul Sözleşmesi” ile büyüyen ve görünür hale gelen yarılmanın, zamanlama ya da kadına bakışlarındaki farklılığın çok ötesinde boyutları varmış gibi görünüyor.

AKP için “hilafet” ya da -adına ne derseniz deyin- din odaklı diktatörlük, şeriat v.s; içinde olduğu ekonomik kriz, içine battıkları yolsuzluk ve hukuksuzluğun maliyetlerinden kurtulma ve rant düzenini sürdürmeye hizmet edecek araç olarak kullanışlı olabilir ancak.

Radikal bir İslamcı olarak Dilipak’ın yazılarından ve açıklamalarından anlaşılan ise şeri hukukun tüm unsurlarıyla hayata geçirildiği, hiçbir gruba, aileye, sermayeye ayrıcalık sağlanmadan en katı biçimiyle uygulanması. Tabii muhtemelen şeriat yönetimini uygulayacaklar hariç (!) 

Kuşkusuz AKP ile Dilipak’ın “sözcüsü” olduğunu söylediği kesim arasındaki çatışmanın daha “derin” boyutları vardır. Yönetimin içinde olduğu kriz derinleştikçe ortaya çıkan çatırdamaların sesi de muhtemelen yükselecektir.

AKP’nin Dilipak’a açacağı davadan ne çıkar, araya birileri girer sulh olur mu bilmem ama Dilipak’ın AKP’ye verdiği yanıt, üzerinde durulmayı hak edecek önemde.

Dilipak, “Benim şahsımda bu partinin kurucu iradesi yargılanıyor. Ve benim yargılama sürecimde de o kitleler bunu affetmeyecekler. Burada ben bunları kendi adıma söyleyip yapmadım. Ben atanmamış ve seçilmemiş bir sözcü gibiyim” diyor. Ve doğrudan Erdoğan’a rest çekerek “Tayyip Erdoğan şiir okuduğunda ben 70 bin imza toplamıştım, biz de bu şiiri okuyoruz diye. Benim yazımın altına da 70 bin insan imza atar gerekirse. Denesinler. Halep oradaysa arşın burada” diye sürdürüyor.

Dilipak’ın bu özgüvenini, 2018’den beri çeşitli biçimlerde anımsattığı “Adnan Oktar’ın arşivi patlarsa, her kesimden birçok kişinin canı yanar onu söyleyeyim. Henüz arşiv ele geçirilmedi deniyor. Arşiv yurtdışında host edilmiş, ama yabancı istihbarat örgütleri bunları servis edebilir ya da bunları şantaj için kullanabilir. Yani bu arşiv her halûkârda birilerinin ipini çekmek, ya da birilerini kullanmak için kullanılacak” sözlerindeki imada mı aramalıyız, kontrgerilla hizmeti veren SADAT’ın kadrosunda olmasında mı, her dönemde görünür ama dokunulmaz oluşunda mı?

Biz sıradan faniler bilemeyiz tabii ama AKP ile Dilipak’ın “sözcülüğünü” yaptığı kesim arasındaki çatışma, açılacak dava kadük olsa bile orada bitmezmiş gibi.