'Mars’a yol yaptık' deseler, inanacağımızdan eminler!



Artı Gerçek

'Deprem olursa zaten herkes can derdine düşer, bizimle uğraşacak halleri kalmaz' diye şakalaşmış bile olabilirler.


Değişmez geleneğimiz, korktuğumuz şey başımıza gelene kadar yok saymak. Başımıza gelince bir şey değişiyor mu, o da ayrı.

Dindar muhafazakâr toplumların genlerinden gelen bir gelenek mi bilmiyorum ama en tepedeki kurumlardan en alttaki bireye kadar “güç” endeksli bir toplumun bütün handikaplarını yaşıyoruz.

Evet, elbette toplumları yönetildikleri sistem biçimlendiriyor da buraya bir “ama” koymadan devam edemiyorum.

1999 Gölcük depreminden sağ kurtulan ev sahipleri, kısa bir süre sonra ağır hasarlı evlerini tanıdık bildik kanalıyla orta hasara dönüştürmüş ve boyayıp cilalayarak ya kiraya vermiş ya da satmıştı. Bizimkiler inanamamış, hatta annem bir ev buluşmasında bu ev sahiplerinden birini fena azarlamıştı.

Ne yazık ki yalnız Gölcük, İzmit, Değirmendere’de olmadı bu sahtekârlıklar. Mal sahibi olmanın mülksüzler üzerindeki iktidarı için özel bir örnek olmasa da yine de “sıradan” birinin bu kadarını yapabilmesine tanık olmak en azından umutsuzluk verici.    

Öte yandan evini barkını, işini gücünü bırakıp, koşarak gelen evsiz kalanlara hasarlı evlerini satanlar da dahil depremzedelerin yardımına koşanlardı, sistemin şekillendiremedikleri.

Gölcük depreminde, Değirmendere’deydim. Bir gün önce annemle babamın yanına gitmiştim. Devlet öylesine aciz kalmıştı ki, enkaz altındakileri çıkarmaktan sağ kalanların yaşamını kolaylaştırmaya bütün aşamalarda sivil toplum kuruluşları ve gönüllüler damgasını vurmuştu bölgeye. Depremin vurduğu dindar muhafazakâr bölgeye, uzun saçları, küpeleri, ‘aykırı’ giyimleri ile gelip önce bir kültürel şok yaşatmış, sonra da hacı babaların, hacı annelerin “evladı” olmuşlardı. Bünyesinde iktidar barındırmayanlardı, çoğu.

 “Çalıyor ama çalışıyor” demekte ısrar edenler acaba, beklenen depremde kullanılamayacak duble yolların, binilemeyecek metro ve metrobüslerin, geçilemeyecek köprülerin, girilemeyecek AVM’lerin yerine güvenli binalar ve toplanma alanları tercih ediyorlar mıdır, bilmiyorum.

Ne yazık ki bırakın talep etmeyi, düşünmekte bile geç kaldılar.

25 yıldır İstanbul’u, 20 yıla yakındır ülkeyi yöneten AKP iktidarı halkı ölüme terk etmiş. Bunu yaparken kılıf hazırlamaya bile gerek duymamışlar. Toplanma alanı soranlara “gösteririz AVM’leri, gösteririz binaların ortasındaki tek ağacın sığabildiği yeşil kareleri falan, geçiştiririz” demişler,  “olmadı bir de deprem duası okuttuk mu, bizim dindar halkımız kader der, oturur yerine” diye düşünmüşler herhalde.

“Deprem olursa da zaten herkes can derdine düşer bizimle uğraşacak halleri kalmaz” diye şakalaşmış bile olabilirler.

 Niye olmasın?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın, “Olası bir depreme karşı yıllardır yaptığımız çalışmaların ne kadar sağlıklı olduğunu gördük. Bu sistem dünyaya örnek bir sistemdir” sözlerinin şakadan farkı var mı?

Ya Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un “Millet Bahçeleri, okul bahçeleri ve stadyumlarımız da birer toplanma alanıdır” demesi?

Bunlar gerçekten “Mars’a duble yol yaptık” deseler, inanacağımızdan eminler! İBB’den Ensar, TÜRGEV, TÜGVA, T3, Aziz Mahmud Hüdayi gibi vakıflara, toplam 847 milyon 592 bin 858 lira, 27 kuruş aktaranların, Marmara depremine dair araştırma yapabilmeleri için bilim insanlarına 12 milyon vermemelerinin başka açıklaması olamaz.

Kaldı ki yöneticilerin görevi öncelikle, kendilerini o koltuklara oturtan insanların yaşamını güvenceye almaktır.

Deprem bölgesine nükleer santral yapmaya kalkan, HES’ler, JES’lerle zehirleyen, kanser yapan ürünleri gizleyen, alt yapısı güvenli hale getirilmeden, sinyalizasyon sistemi kurulmadan hızlı treni hizmete açan, 5.8’lik depremde bile boşaltılan hastaneler inşa eden, çocuklara tarihi geçmiş aşı yapan, hastalıklı hayvanları ithal edip, hastalıklı et yediren bir yönetimin milyarlık rant alanlarını halka tahsis etmesini beklemek de zaten “Mars’a yol yapmalarını beklemek” gibi bir şey.

YAZARIN TÜM YAZILARI