Türkiye’ye özgü ‘Molla Rejimi’



Artı Gerçek

Ya da Erdoğan’ın ‘evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı sancılı bir süreçle karşı karşıyayız’ açıklamasından sonra “nikâhsız birliktelikler haram’ fetvası verilmesi gibi.


Türkiye’nin en temel sorunlarından biri haline gelen kadına yönelik şiddet karşısında Diyanet’in tutumu geleceğe ilişkin üstünde önemle durulması gereken ipuçlarının sonuncusu.

Deutsche Welle’den Burcu Karakaş, şiddet gören bir kadın gibi üç ayrı ilde il müftülüklerini arayarak yardım istiyor. Verilen yanıtlar özetle şöyle:

"Uygun dille sebebini sorun. Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözebilirsiniz. Akşam mesela sevdiği şeyleri yaptınız, çayın yanında sakince konuşun... Vurursa tepki vermeyin, oradan uzaklaşın. Odanıza çekilin... Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım, gibi konuşun… Polisi aramayın.”

Yalnız itaat önerilmiyor. Şiddet olayında asla işe yaramayacak, adeta fantastik önlemler öneriyor.

Kadınlar saldırgan erkeklerin bir gerekçeye bile ihtiyaç duymadığını temel güdülerinin kadını korkutup sindirmek, psikolojisini darmadağın edip düşünemez hale getirerek tam kontrol sağlamak olduğunu biliyorlar. Çünkü polise ya da başka resmi birimlere başvurmadan önce muhtemelen çoğu sabretmeyi, itaat etmeyi, bütün yaşamını erkeğe göre hizalamayı pek çok kez denemiş, işe yaramadığını görmüş oluyor. Bağımsız kadın kurumları binlerce başvurucunun deneyimleri ve tanıklıkları ile dolu.  

Bir başka önemli gerçek de saldırgan erkeğin kadının kaçmasına, uzaklaşmasına asla izin vermediği. Canlı yayınla tanık olduklarımız yeter, bunu bilmek için. Kadının karşı koymaması, polisi aramaması, kendini korumak yerine şiddete sessiz kalması ise ölüme bile rıza göstermesini istemekten başka anlam taşımıyor. Diyanet aslında erkekle birlik olup kadına “öldürse de süründürse de kocandır. Razı olacaksın” diyor.

Bunu yaparken birkaç suçu birden işlemekten de hiç korkmuyorlar.

1-Halen geçerli olan Anayasa’ya ve yasalara aykırı davranma suçu

2-Ulusal hukukun üstünde olan İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı davranma suçu

3- Şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin 6284 Sayılı Yasaya aykırı davranma suçu

4- Kadının yaşamını tehlikeye atma suçu

5- Erkeğe şiddet uygulamasında cesaret verme, gerekçe üretme suçu

6- Hukukun dışına çıkarak dini inanışlara göre fetva verme, Anayasa’nın laiklik ilkesini çiğneme suçu

Hepsini geçelim, bütün kadın cinayetlerinde psikolojik şiddet ve bir tokatla başlayan şiddet seyri bu aşamada durdurulamazsa daha ağır şiddete, sıklıkla işkenceye, eziyete dönüşerek sonunda cinayetle sonlanıyor.

Toplumun örf ve ahlak anlayışından sıkça bahseden Diyanet’in daha önceki yıllarda yaptığı ahlaka hiç uymayan, yüz kızartıcı başka açıklamaları da var. 9 yaşındaki kız çocuklarının evlenebileceği, babanın kızına şehvet duyabileceği, kocanın karısını mesajla da boşayabileceği gibi…

‘Boşama’ konusunda verilen fetvanın dikkat çekici bir yanı daha vardı. “Bir kimse, yüzüne karşı 'seni boşadım, benden boş ol' gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle…” denilerek, laiklik ilkesi çiğnenmiş açıkça şeri hükümlere göre fetva verilmişti.

Diyanet özellikle AKP’nin ustalık dönemi ile beraber yönetimde başat rol oynamaya, rejime uygun toplum mühendisliğinde yol haritasını belirleyen kurum olmaya başladı.

Özellikle eğitimde ve kadının rolü konularında, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı gibi ilgili bakanlıklar icraatını fiilen Diyanet politikalarına göre belirliyor. Diyanet sanki ilgili bakanlıkların hepsinin üstünde bir konuma sahip. Sürekli artırılan bütçesi, yetkileri, personel sayısı, genişletilen ilgi alanları ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde sahip çıkılmasıyla birlikte…

Sadece sahip çıkmakla kalınmıyor, Diyanet’in fetvalarından bir süre sonra Cumhurbaşkanlığı açıklamalarında önce müthiş bir paralellik, hemen arkasından da şeri hükümlere uygun uygulamalar başlıyor.

Dini teorilerin fiiliyata geçmesi için çoğunlukla uygun zaman ve zemin bekleniyor, bazen geri adım atılmış gibi yapılsa da siyasi iradeye göre “koşullar olgunlaştığında” hiç vakit kaybedilmiyor.

Örneğin Diyanet’in “feminizm ahlaksızlıktır” fetvası çoktan unutulmuş olsa da 8 Mart, 25 Kasım gibi günlerde yapılan kadın yürüyüşlerine polis barikatlarıyla, polis şiddetiyle, soruşturmalarla karşılık veriliyor.

Ya da Erdoğan’ın geçen yıl "nikâh akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız" açıklamasından iki ay sonra Cuma Hutbesi’nde “nikâhsız birliktelikler haram” fetvası verilmesi gibi.

Şimdi size bir rejim modelinden kısa bir özet vereyim.

“Reyis-i Cumhur Anayasası'na göre dini liderden sonraki en yüksek siyasi makamdır. Cumhurbaşkanı anayasanın uygulanmasından ve her konuda son sözü söyleme yetkisine sahip olan dini lidere bağlı olan konular dışında yönetim yapılarının çalışmasından sorumludur. Bakanlar Kurulunu atar ve onlardan danışmanlık alır, hükûmet kararlarını yönlendirir ve yasamaya sunulacak hükûmet siyasetini belirler. Cumhurbaşkanına bağlı olarak sekiz kişilik yardımcılar kurulu ve yirmi iki kişiden oluşan ve meclis tarafından onaylanması gereken bir Bakanlar Kurulu vardır.”

Türkiye’deki yönetim modeline çok benziyor değil mi? Ama İran İslam Cumhuriyeti’den bahsediyorum.

Henüz ‘tam benzerlik’ olmasını önleyen iki önemli fark var.

“Cumhurbaşkanı adayları, İran İslam Devrimi’nin ülkülerine bağlılıklarından emin olmak üzere mutlaka Anayasa Koruma Konseyi'nden onay almak zorundadır. Birçok devlette olan uygulamanın tersine İran'da hükûmet silahlı kuvvetleri kontrol edemez. İçişleri ve Savunma Bakanı'nı atasa da mecliste bu iki bakanlık için güvenoyu almadan önce dini liderin açık onayını alması bir teamüldür.”

Yıllar önce gündemde olan “Türkiye İran mı olacak” tartışmasını açanların, bir kesimin linçine uğradığını hatırlıyorum. İran olmuyoruz elbette. Öncelikle bizim ‘dünya liderimiz’in dini lider de olsa kendi üstünde bir makamı kabul etmesi beklenemez.

Ama seküler partiler ve CHP laiklik ilkesinin açıkça çiğnenmesine, din temelli eğitim sistemine, Diyanet’in toplum mühendisliğine sessiz kalmaya devam ederse, de facto başkanlık sistemi gibi Türkiye’ye özgü “Molla Rejimi” de olur mu olur.