Son bir ayda yapılan bütün kamuoyu araştırmaları AKP-MHP ittifakının hızla eridiğini gösteriyor. Yine kamuoyu araştırma şirketlerinin açıkladığı önceki sonuçlara bakılırsa, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçiş, milat olarak kabul edilebilir.

İniş trendi 2015’de başlasa da AKP’nin çare olarak sarıldığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işe yararlılığı kısa sürdü. “Türkiye’yi uçuracağız” vaatleriyle yarattığı son umut, son koz da harcanmış görünüyor. 

Anketlerden, vatandaşı ilgilendiren en önemli konunun ekonomik kriz ve bağlantılı olarak yoksulluk, işsizlik, açlık olduğu anlaşılıyor. Farklı kamuoyu araştırma şirketlerinin araştırmalarında da ekonomik krizin ilk sıradaki yeri değişmezken, adalet ve demokrasi gibi talepler oldukça alt sıralarda yer alıyor. 

Kayırmacılık, iktidara yakın olmayanların iş bulamaması, bir avuç elitin çifter maaşlar, sınırsız israf ve şaibeli kazançlarla saltanat sürmesi elbette ki halkın adalet duygusunu örseliyor. Ama hâlâ adaletsizlik ve eşitsizliğin sonlarda yer almasından çıkan sonuç, siyasilerin kitlelere yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlikle adaletsizlik arasındaki bağı anlatamamış olduğunu gösteriyor. Bir başka önemli nedeni de savaş politikaları ile yoksulluk arasındaki ilişkinin kurulamamış oluşu.

İşte HDP ile diğer muhalefet partileri arasındaki en büyük ayrım da burada düğümleniyor. 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yoksulluktan yakınanlara “1 mermi kaç lira” diyecek kadar savaşı meşrulaştırmasına, vatandaşlara “milli menfaatler uğruna aç kalıyorsun, şikâyet edemezsin” mesajı verecek kadar cüretkâr olmasında muhalefetin payı var.

“Milli” deyince akan suları durdurabilen iktidar, muhalefeti bir “milli”, iki “terör”le hizaya sokuyor yıllardır. Bu iki sihirli sözcüğün eklendiği her tezkere HDP dışında bütün partilerin onayıyla geçiyor Meclis’ten ve sonra halka dönüp iktidarı şikâyet ediyorlar.

Oysa iktidara dönüp Libya, Suriye ve Irak’ta süren çatışmalar için harcanan parayı, çetelere ödenen maaşları sorsalar, kullanılmayan S-400’e ödenen paranın bu yokluk günlerinde vatandaşa sağlayacağı katkıyı dillendirseler gerçekten “milli” bir fayda sağlamış olurlardı.

HDP’nin ve demokratların barış çağrısının kriminalleştirilmesinin bir nedeni bildik Türk-İslam ideolojisinin tekçi siyaseti iken, diğeri de savaş politikalarının maliyetini ve getirdiği rantları halkın gözünden kaçırmak. Ne var ki, HDP de bu ilişkiyi Türkiye halklarına yeterince ve anlaşılır ifade edebilmiş değil. Barış ve adalet çağrısının hak ettiği karşılığı alamamasında, sözün halkların gözünde somutlaştırılamamış oluşunun payı olduğunu da görmek gerekir. 

Konuyu dağıttım galiba ama anket sonuçlarına dönersek, bütün araştırmalar HDP’nin kilit parti olduğuna ve iktidar ittifakından (bu daha doğru gibi) umudunu kesen yaklaşık yüzde 20’lik bir kesimin henüz gidecek yer bulamadığına işaret ediyor. Ki AKP’li seçmende kararsızlar grubu yüzde 35’e varmış.

Demek oluyor ki kadrosu ve programıyla, üslubu ve stratejisiyle güven yaratacak parti kazanacak. Ama bu da yetmez. Moda deyimle “yeni hikâyesi” olmayan iktidarın “şeytana pabucunu ters giydirecek” yöntemlerine karşı cesur, özgüvenli ve de yaratıcı direniş yöntemleri bulması gerekiyor.

HDP’nin demokrasi yürüyüşünün, zorba kuşatmaya karşı buzkıran rolü üstlenmesi yeni değil aslında. Ama yalnız kitlelerin değil muhalif partilerin bile bu denli ürkütülüp sindirildiği bir dönemde önemi daha da büyük.

Hemen arkasından Baroların Ankara’ya yürümeleri yeni bir sivil direniş döneminin açıldığını gösteriyor.

Umarım sırada işçi ve emekçiler vardır.

İşten atılma baskısıyla sarı sendikalara mahkûm edilen, taşeronlaşmayla köleleştirilen, işsiz bırakılan, ölümcül salgınla işi arasında tercih yapmaya zorlanan emekçilerin bugüne kadar boyun eğdiği hiçbir koşul işsizliğini de yoksulluğunu da önlemedi. Üstelik yetmedi de.

Şimdi de Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TEM) adı altında, çalışanların kıdem tazminatlarına el koymak için yasa hazırlığındalar. Yeni kuracakları fona aktaracakları paraları, işsizlik fonunda yaptıkları gibi nereye kullanacakları belirsiz.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu İşsizlik Fonu’ndan işsize verilen payın yüzde 5’i bile bulmadığını, fondaki paranın Hazine ve kamu bankaları aracılığıyla yandaş müteahhitlere kredi olarak gittiğini söylüyor. Türkiye’nin iflas ettiği için bu fonu icat ettiğini de söylüyor Erdoğdu ve devamında işçilere öğüt veriyor:

“Sendikalara şunu söylüyoruz: ‘CHP’yi öne sürelim, biz bir şey yapmayalım…’ Öyle bir şey yok. İşçi de önce bu konuda sendikasına hesap sorsun. Önce onlar çıkacak, işçi çıkacak biz de bütün gücümüzle destekleyeceğiz. Çünkü şöyle bir kolaycılık var: ‘CHP sokağa insin…’ İşçinin hakkı, önce işçi inecek. Eğer sen alınterini bu kadar rahat verirsen alırlar zaten. Sen çıkarsan muhakkak yanında duracağız.”

Gerçekten “öyle bir şey yok”! 

Önce siz AKP yönetiminin işçileri sarı sendikalara mahkûm etmesinin karşısında duracak, işçileri örgütleme gücüne sahip olacak, taşeronlaşmaya direnecektiniz. Sadece CHP değil bütün muhalefet partileri ve tabii bağımsız sendikalar…

Yoksulların, işçilerin-işsizlerin neden AKP iktidarının en önemli seçmen tabanı olduğunu sorgulamayan, bu kesimlere dokunamayan hiçbir siyasi hareketin bu köhne rejimi değiştirme gücü olamaz. Çünkü AKP ne yazık ki bu kesimi, yıllardır milliyetçilik ve savaş politikalarıyla yanında tuttu. 

Yani bildik devlet aklının siyasetten ekonomiye, eğitimden sağlığa kurduğu tahakküm zincirinin temel kodlarını parçalamadan bu ülkede bir avuç azınlık dışında kimse rahat edemez. 

Bugün ‘iktidarda ittifak’, ekonomik krizi “Pençe Harekâtı” gibi eski yöntemlerle milli duyguları harekete geçirerek perdelemeye çalışsa da karşılık alamıyor. 

Evet, ama kalıcı ve esas olan sol muhalefetin, nüfusun yüzde 85’ini oluşturan yoksul, işsiz, güvencesiz, borç batağındaki kesimlere bunun kader olmadığını anlatabilmesi. Yoksa yarın parayı bulan bir başka siyasi figürün, bir başka ‘harekâtla’ aynı kesimleri oy deposu haline getirmesi çok mümkün.