Giderek daha görünür hale gelen güvenlik şiddeti ‘geniş kesimlerde’ tepki uyandırsa da karşılığı olan dehşet duygusunu ya da daha doğru deyişle “inanamazlık, isyan” gibi duyguları yaratmıyor. O ‘geniş kesimlerde’ yükselttiği duygu en fazla “hem de o sıradan insanlara!” dedirten bir şaşkınlık, naif bir kızgınlık oluyor. 

Bir gecekondunun üç-dört polis ekibiyle birden basılması, 13 yaşındaki çocuğun ellerinin bağlanarak dövülmesi, ailenin sıra dayağına çekilmesi görüntüsü dakikalarca sürüyor. Ekmek parası derdindeki motosikletli kuryenin tokat atan polisler karşısındaki çaresizliği, yolda çeviren sivil şahıslara kimlik sorduğu için birkaç polisin birden üstüne çullanıp yerlerde sürüklemesi gibi görüntüler peş peşe sosyal medyaya düşünce, ‘geniş kesimler’ elbette çok rahatsız oldu. 

Sosyal medyadaki tepkilere bakınca Gezi isyanı sonrasında Batı’da yeşeren farkındalığı anımsadım. Yalnızca, haber bültenlerinde “terörist” sıfatıyla duydukları Kürtleri anmaya, “İstanbul’un ortasında, barışçıl bir protesto hakkını kullandık diye bize bunu yapanlar, Kürtlere neler yapmaz” demeye başlamışlardı. Belki sonradan unutulmuş gibi oldu ama yerel seçimlerde, siyasal yelpazenin farklı kesimlerinin tabanda kurdukları diyalogda, Gezi deneyiminin önemli katkısı olduğuna inanıyorum.

Hele ki 31 Mart yerel seçimlerinden sonra polislerce abluka altına alınan Büyükçekmece’de halkın seçme hakkını kullandığı için devletle karşı karşıya gelmesi, sadece Büyükçekmece değil bir Batı kenti için tarihi bir kırılma anıydı. 

İstanbul’da 13 yaşındaki çocuğun ellerinin bağlanarak dövülmesine tepki gösterenler, Cizre’de vurulan, gömülmesine izin verilmediği için annesinin kokmasın diye buzdolabında beklettiği 13 yaşındaki Cemile’nin, Mardin Kızıltepe'de 13 kurşunla öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz'ın öykülerine o günlerde göstermedikleri ilgiyi bundan böyle göstereceklerdir. Bu söylediklerimde asla ironi ya da kıyaslama yok. 

Demek istediğim, sosyologlara göre “ergen toplum” olan Türkiye halkları, ne yazık ki deneyimlemeden öğrenemiyor. 

Böyle olmasaydı her yeni gelen iktidar rövanşizme sapmaz, yalnız ülkenin değil kendi güvenliği için de hukuktan ve demokratik ilkelerinden şaşmazdı.

Aynı sorun muhalefet partileri için de geçerli elbet. Daha başından (Mesela ‘anayasaya aykırı ama evet’ demeselerdi) Kürt siyasetçileri tehdit eden engellemelere gereğince karşı durabilselerdi, bugün CHP’li belediyeleri birer protokol figürü haline getirecek yetki kısıtlamaları gündeme gelemez, hatta kayyum atamanın yolunu yapabilmek için hukuki gerekçeler yaratmaya çalışmak akıllarına bile gelemezdi. 

İstanbul’da İmamoğlu’na 26 soruşturma, Adana’da Zeydan Karalar’a kayyum tehdidi, İzmir’de camiden şarkı çalınmasıyla işareti verilen ve il örgütündeki başka isimlere yönelik soruşturmalarla muhtemelen Tunç Soyer’e uzatılmaya çalışılan abluka, öncelikle CHP’nin özgüvensiz politikalarının, savunma pozisyonunun verdiği cesaretin sonucu. 

Ve İYİ Parti… Bırakın başka hukuksuzlukları, kendisine tam destek veren tek gazete Yeni Çağ’ın ne hastanelik edilen yazarlarına ne hukuksuz biçimde cezaevine atılan Murat Ağırel’e sahip çıkabildi. 

Hâlâ bir yetkilisi “HDP terörle arasına mesafe koysun” diyor. Bu çağrıyı yapacakları ilk adres MHP ve AKP olması gerekirken. Yeşil toplu, Türk bayraklı iktidar elemanları her gün katliam, tecavüz çağrısı yaparken susmaları onları da kurtarmayacak bu saldırılardan. Hele bir seçim atmosferine girilsin.

2 Haziran’da açılacak olan Meclis’i şiddetin sınırlarını genişletecek, dozunu artıracak tasarılar bekliyor. 

Çocuk istismarcılarının affı zaten ilk sırada biliyorsunuz. Çok konuşacağımız başka paketler var ki, kaldı mı bilmem ama “beterin beteri” sırada. 

Mesela seçim kanunu, siyasi partiler kanunu, Meclis iç tüzüğü gibi konularla ilgili bin bir kısıtlama düşünmüşler, tasarılaştırmışlar, onları şimdilik geçiyorum. Fakat birkaç tasarı var ki, bundan gayrısı “evde de konuşma yasağı” olur ancak. Örneğin, cezaevlerine attıkları seçilmişler yetmemiş milletvekili dokunulmazlığını tümden kaldırmayı planlıyorlar. Halen Meclis’teki bine yakın fezlekeden 700’ü HDP’lilere, gerisi de CHP ve İYİP’e ait. Savcıların AKP ve MHP’lilere fezleke düzenleyecek hali yok elbet. 

Bir diğer tehlike bekçilerin yetkilerini artırmak. Büyükçekmece örneğinde geçici gibi görünen uygulamayı bekçilere devredip, ev ev fişleme, kontrol altına alma, baskı kurma politikasını sürekli kılacaklar. 

Anlayacağınız, Kürt illerinde kurdukları fiili yönetim biçimiyle tüm ülke tanışacak, herkes “terörist” ilan edilmenin kolaylığını anlayacak. Halklar arasında müthiş bir empati doğacak ve Batı’nın farkındalığı artacak! 

Zorbalığın da hayırlısı diyelim.