Mehmet KORKMAZ


ARTI GERÇEK- "LGBTİQ+ Hakları İnsan Haklarıdır" demek için bir araya gelen ve “Onur Haftası”nı kutlayan LGBTİQ+’ler, aynı günlerde “Avukatınım Yanındayım” başlığı altında bir imza kampanyası başlattılar. Aynı zamanda LGBTİQ+ Hakları avukatı da olan Hacettepe Üniversitesi Hukuk Doçenti Öykü Didem Aydın öncülüğünde başlatılan kampanyayı şimdiye kadar çeşitli barolara üye 1000’e yakın avukat imzaladı. Yaşadıkları sorunları toplumun gündemine getirmeyi amaçlayan LGBTİQ+’ler adına aynı zamanda trans bir kadın olan İzmir Barosu LGBTİQ+ Hakları Komisyonu Koordinatörü Avukat Evrim Demitaş’la konuştuk. Demirtaş’a onur haftası ve imza kampanyasını, LGBTİQ+’lerin yaşadıkları sorunları, son zamanlarda devleti temsil eden yöneticilerin kendilerine yönelik nefret söylemlerini, devletten ve toplumdan beklentilerini sordum.

Kendinizi tanıtır mısınız, Evrim Demirtaş kimdir?

Staj dönemini saymazsak, iki aylık avukatım. Beden uyum süreci içerisinde olan trans kadınım. Uyum sürecini tamamlamak, meslek hayatına yeni başlamış, başka herhangi bir sosyal desteği de olmayan biri için uzun süreceği için, uyum sürecimin bir süre daha devam edeceğini düşünüyorum.

İzmir Barosu LGBTİQ+ Hakları Komisyonu Koordinatörlerinden biriyim.Gönüllü olarak birden fazla, konusu insan hakları olan proje ve çalışmada yer alıyorum. Serbest avukatlık yapmaya devam ederken, yakın bir zaman öncesinde Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneğinde de çalışmaya başladım.

Trans kadın olmak nasıl bir şey? Cinsel tercihiniz nedeniyle ailenizden, toplumdan, ya da devletten herhangi bir ayrımcılığa uğradınız mı?

Transseksüellikten genel olarak bahsetmek gerekirse, doğduğu cinsiyetten farklı bir cinsel kimlik taşıyan bireylere verilen isimdir. Transseksüellik bir tercih değildir, doğuştan gelir. Bir hastalık da değildir ve değiştirilmesi mümkün değildir. Cinsiyet sadece cinsel organlara bağlı bir kavram değildir. Kişinin cinsel organı her zaman cinsiyetini belirlemez. Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet kavramları da birbirinden farklıdır. Bireyin kimlerden hoşlandığı, hangi cinsiyetle beraber olduğu/olmadığı ise kişinin cinsel yönelimini belirtir. Cinsel yönelim, bu açıdan cinsiyet kimliğinden farklıdır.

‘CİNSİYET KİMLİĞİNİZ KADIN OLSA DA DEVLET SİZDEN TANIMLAR İSTER, SİZİ BİR KALIBA SOKMALIDIR Kİ YÖNETİMİ DAHA KOLAY OLSUN’

Benim açımdan ise, bu haliyle genel bir görüş olmayabilir, kendimi hiçbir zaman trans olarak tanımlama gereği duymadım, özel hayatımda kadınım. Cinsiyet kimliğiniz kadın olsa da devlet/yönetim/idare sizden tanımlar ister, sizi bir kalıba sokmalıdır ki yönetimi ve idaresi daha kolay olsun. Keza transların hukuki süreçlerine de bakacak olursak, bu tanımlama bazı hallerde hak kazanımlarını mevcut koşullarda hızlandırdığı görülecektir. İş hayatında ise cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelimlerin, iş kanununda bazı sayılan istisnalar dışında, önemsiz olduğunu düşünüyorum. Mesleğimiz, cinsiyetimiz ya da yönelimimizle ilgisi olan doğrudan bağlantılı bir meslek değilse, ayrımcılık olduğu ortada.

‘DEVLETİN LGBTİQ+’LARA VE DİĞER DEZAVANTAJLI GRUPLARA POZİTİF AYRIMCLIK UYGULAMASI GEREKİR’

Anlatmayı çok da sevmediğim özel hayatımın ne yazık ki mesleğimin önüne geçebildiğini gözlemledim. Her şekilde cinsiyet kimliğim, mesleğimin bir süre daha önüne geçecek olsa da ben olabildiğince bunu anlatmak istemiyorum. Çoğu LGBTİQ+ hikayesinde olduğu gibi benim hikayemde de, bir bireyin özellikle bizim gibi toplumlarda en temel sosyal destek olarak kabul edebileceğimiz aile desteği maddi ve manevi olarak yoktur. Çoğu zaman destek olmak yerine, size engel olmak için bile çabalayabiliyorlar. Devletin bana karşı açık bir ayrımcılığı olmadı. Bu beklediğim bir şey de değildi. Pozitif hukuktan kaynaklı transların ve LGBTİQ+’lerin yaşadıkları eşitsiz ve adil olmayan politikalar bir tarafta dursun, son dönemde devleti temsil eden idarecilerin nefret söylemleri ve dolayısıyla yaşanabilecek her türlü mağduriyet apaçık bir ayrımcılık. Hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız ve devletin hepimizi kapsayıcı olması lazım. Adalet bizim ilkelerimizden birisiyse, devletin LGBTİQ+’lara ve diğer dezavantajlı gruplara pozitif ayrımcılık yapması gereken çok fazla konu ve düzenleme olduğunu da düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse, bir üniversitede öğrencisiniz, herkes gibi ders çalışmanız, herkes gibi geçer notu almanız, devam zorunluluğu varsa o derse devam etmeniz gibi herkesin yapması gereken şeyleri yapmanız gerekir.

‘SİZ AÇIK KİMLİKLİ LGBTİQ+ İSENİZ, HERKESLE AYNI ŞEYLERİ YAPARKEN AYNI ZAMANDA DAMGALANMA, AŞAĞILANMA, NEFRETLE MÜCADELE ETMENİZ GEREKİR’

Siz açık kimlikli LGBTİQ+ iseniz, herkesle aynı şeyleri yaparken, her gün okula giderken yaşadığınız damgalanma, aşağılanma, nefretle mücadele etmeniz gerekir. En temel aile desteğiniz yoksa part-time çalışmak zorundasınızdır. Fakat çalıştığınız yerlerde de yaşadığınız ayrımcılık, damgalanma ve nefretle mücadele etmek zorundasınız. Devletten aldığınız kredi, ya da burs yetersiz kalır, çünkü atanmış cinsiyet ayrımına göre ayrılmış yurtlarda kalamazsınız. Ev tutmanız gerekir, ama LGBTİQ+’ iseniz ev bulmanız bir açıdan zor, diğer açıdan da çok daha maliyetli. Dayanabildiniz, mezun oldunuz, kamu niteliğinde, tüzel kişiliğe haiz, meslek kuruluşunuzda, ya da bir kamu kurumunda staj yapmanız gerekirse, cinsiyet kimliğinizden, ya da yöneliminizden kaynaklı bir ayrımcılığa uğramamalısınız. Uğradıysanız bununla da tek başınıza mücadele etmeniz gerekir. Sonrasında da çok masraflı olan uyum süreci ve meslek hayatınızın zorluğu aynı anda devam eder. Örneklerim bu şekilde, hayatın olağan, bize göre olağan olmayan akışında devam edip gider. Şartlarınız zor, yolunuz uzun ama bunu kimse önemsemez. Devletimizin de bu konuda politikalar geliştirmemesi hem insan hakları karnesini olumsuz etkiliyor, hem de manevi olarak özneleri üzüyor diyebilirim.

Onur haftasını kutlayan ve hakları için imza kampanyası başlatan LGBTİQ+’ler hakkında bilgi verir misiniz? Onur haftası nedir, imza kampanyasıyla ne yapılmak isteniyor?

1960 yılında ABD’nin New York şehrindeki StonewallInn isimli barda, polisin baskısına, ayrımcılığına ve şiddetine dayanamayan eşcinseller ayaklanmış, hakları için eylemler düzenlemişler. Bu tarih tüm dünyada LGBTİQ+ mücadelesinin dönüm noktalarından biri olduğu için onur haftası olarak kutlanmaya devam edilmiştir ve edecektir. Türkiye'de Onur Haftası ilk defa 1993'te "Cinsel Özgürlük Haftası" adı ile kutlanmak istenmiş, ancak dönemin İstanbul Valiliği’nin izin vermemesi ve yurt dışından gelen konuklarını sınır dışı edilmesi sonucu etkinlikler o yıl gerçekleştirilememiştir.

‘İMZA KAMPANYASI LGBTİQ+’LERİN SON GÜNLERDE YAŞADIKLARI NEFRET SÖYLEMLERİ, HEDEF GÖSTERİLMELER, AYRIMCILIK GİBİ HAK İHLALLERİNE KARŞI BİR DURUŞTUR’

“Avukatınım Yanındayım” İmza Kampanyası, Ankara Barosu LGBTİQ+ Hakları Merkezi Başkanı Av. Doç. Dr. Öykü Didem Aydın’ın başlattığı bir kampanya. Sadece özne olan avukatların, ya da özne olanların imzalamasının beklendiği bir kampanya değil, avukatlık kanunu m. 76 baroların, “hukukun üstünlüğünü, insan haklarını korumak ve savunmak” görevi vardır. Dolayısıyla insan haklarını savunmak her şeyden önce kanunla verilmiş, kanunda tanımlanmış, bir yükümlülük, zorunluluktur. Esasında kanuna baktığımızda avukatların da farklı bir pratikte olmamaları gerekir. Söz konusu imza kampanyası da insan haklarından farklı bir yerde olamayacak LBGTİQ+’ların, son dönemde yaşadıkları nefret söylemleri, hedef gösterilmeler, ayrımcılık, ayrıştırma gibi insan haklarıyla bağdaşmayan hak ihlallerine karşı bir duruştur. Olması gerekendir ve sadece LGBTİQ+ kimlikler tarafından da değil, ayrımcılığa karşı duran, vicdani sorumluluk taşıyan herkesin katılması gerekir.

LGBTİQ+’lerin sorunları, devletten ve toplumdan beklentileri nelerdir?

LGBTİQ+’yı oluşturan farklı cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimde olan bireylerin birbirlerinden çok farklı sorunlarının da mevcut olduğunu unutmamak burada önemli. Ortak sorunlardan genel olarak bahsetmek gerekirse; eşitsizlik, ayrımcılık, damgalanma, nefret, şiddet, işsizlik, iş bulamama, barınamama, özel hayatın gizliliğini ihlal gibi sorunlardır.

Devletten beklentiler ise, en başta eşit ve adil yasaların düzenlenmesi ve bu düzenlemelerin uygulanmasının da sağlanmasıdır. Yaşam ve tüm temel hak ve özgürlükler siyasi perspektifle ele alınamaz. Ne yazık ki, Anayasamıza baktığımızda birçok yerde ‘’Herkes, ya da her Türk vatandaşı’’ der. Aynı şekilde Anayasa 10. Maddede hiçbir ayrımcılık söz konusu olmadan herkesin kanun önünde eşit olduğu yazılıdır. Uygulamaya baktığımızda cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ayrımcılık kapsamında değerlendirilmediği görülür. Yakın zamanda Dışişleri Bakan Yardımcısı, AB ülkelerine Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu(TİHEK)nun kuruluşunda cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ibarelerinin geçmemesine karşın Anayasanın 10’uncu maddesinin cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi de içine aldığını ve faaliyetlerini bu şekilde gerçekleştirdiklerini söylemiştir. Fakat biz biliyoruz ki 10 Ağustos 2018 tarihinde, Cinnah Hotele alınmayan transların yaptıkları başvuruda TİHEK, “cinsiyet kimliği ayrımcılık temeli sayılamaz” diyerek başvuruyu reddetmiştir. Bunun gibi uygulamada yaşanacak olumsuzlukları engellemek adına, kanun maddelerinin daha açık ve kapsayıcı olması gerekir.

‘ANAYASANIN 90 MADDESİ “USULÜNE GÖRE YÜRÜRLÜĞE KONMUŞ ANTLAŞMALAR KANUN HÜKMÜNDEDİR” DER, FAKAT BU ANTLAŞMALAR UYGULMADA YOK SAYILIYOR’

Anayasamızın 90. Maddesi “Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir” der. Fakat uygulamada milletlerarası antlaşmaların yok sayıldığı, görmezden gelindiği de ortadır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden, BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine kadar, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere baktığımızda bunların uygulamaya geçirilmediği görülmektedir. Tüm bunlara baktığımızda Türkiye, Anayasal bir devlet mi, yoksa Anayasalı bir devlet mi sorusunu akla getiriyor.

2014 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 115. Ve 122. Maddeleri yeniden düzenlenmiş, ‘nefret’ ibaresi eklenmiştir. Ancak homofobik ve transfobik temelli suçların ülke çapında işlenme oranları görmezden gelinmiş, ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği' korunan hak kategorilerinin dışında bırakılmıştır. Dönemin Adalet Bakanı ‘Hükümet olarak kanuna cinsel yönelim falan ekleyemeyiz. Bu siyasi tavrımız. Muhafazakar demokrat partiyiz. HDP ya da CHP iktidar olursa onlar ekler' diyerek aslında temel hak ve özgürlükleri hatta yaşam hakkını siyasallaştırmıştır.

LGBTİQ+’lerin toplumda, kamu kuruluşlarında karşılaştıkları sorunlarla ilgili olarak örnek verebilir misiniz?

‘LGBTİQ+’LERİN SON DÖNEMDE KARŞILAŞTIKLARI EN BÜYÜK TRAJEDİLERDEN BİRİ, İKTİDARA GELMEDEN ÖNCE “EŞCİNSEL HAKLARINI DA GÜVENCE ALTINA ALACAĞIZ” DİYEN BİR LİDERİN, LGBTİQ+’LERE “SAPKIN” DEMESİYDİ’

LGBTİQ+’ların son dönemde en büyük trajedilerinden biri iktidara gelmeden önce, eşcinsel haklarını da güvence altına alacağız diyen bir liderin, geçtiğimiz günlerde LGBTİQ+’lere sapkın demesiydi.

Kapsayıcı olduğu anlatılan, hoşgörü dinidir denilen İslamiyet’in, Türkiye’de bazı kesimlerce temsilcisi sayılabilecek Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın eşcinselleri hedefe koyan sözleri de trajedidir. Bu sözlerden sonra dini inancını da yaşayan LGBTİQ+’lerin neler hissettiklerini düşünebiliyor musunuz? Hem merkezi idare teşkilatında yapılanıyorsunuz, yurttaşlarınızın ödediği vergilerle maaşınızı alıyorsunuz, hem de bazı yurttaşlarınızı hedef gösteriyorsunuz. Bu sözlere güleyim mi, ağlayım mı bilemiyorum.

Daha subjektif hikayelere bakacak olursak her LGBTİQ+ hikayesi çoğu zaman da bir trajedidir. Bu trajediyi en çok trans cinayetlerinde gördük bu ülkede. Savunmalarında “kadın sandım erkek çıktı”lardan tutun, “erkekliğime laf ettiler”e kadar aklın ve mantığın almayacağı sözler duyduk. Birkaç hafta önce Gökçe S.’nin katilinin müebbet hapis cezası aldığında düşüp bayıldığı haber yapıldı. Öldürdüğü bir insan, bir yaşam, bir nefes, bir candı. Neden şaşırdı, ya da şaşırdılar? İşte bunların hepsi trajedidir. Yaşam hakkının kutsallığı için bu kararı veren mahkemeyi tebrik ediyorum. Umarım örnek olur, umarım bir daha yaşanmaz ve kimsenin de ceza almasına gerek kalmaz.

Son dönemde başlayan trans kadınların, kadınlıklarının tartışıldığı, TERF’lerin (trans dışlayıcı radikal feminist) tartışmaları da benim açımdan trajikomik. Ben ve kendini kadın hisseden her trans kadın, kadındır. Burada asla hangi kadınlık daha kadındır tartışması yapmam, o düşünceyi hiçbir şekilde beslemem. Benim kadınlığım biraz yatak odamla ilgili, kimseyi ilgilendirmez. Yapmaya çalıştıkları da görmezden gelinmemelidir, bunu da eklemeliyim. Fakat transların onları besleyici argüman üretmelerini de doğru bulmuyorum. Konuşmaya devam etsinler, bizim muhatabımız değiller ve hiçbir zaman olmadılar. Biz muhatap aldıkça büyüdüklerini fark etmeliyiz.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 26 Nisan 2020 günü Cuma hutbesinde yaptığı konuşmada HIV virüsüne yol açtığını ileri sürdüğü eşcinsellikle mücadele için insanları ortak mücadeleye çağırdı. Eşcinsellik gerçekten de HIV virüsüne yol açıyor mu? Erbaş’ın hutbede sarf ettiği sözleri için ne diyeceksiniz?

‘EŞCİNSELLİĞİN HIV-AIDS’E YOL AÇTIĞINI DÜŞÜNMEK BİLİMLE, AKILLA ÇELİŞİR, DİYANETİN BAŞINDA OLAN BİRİNİN BUNU BİLMEDİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM’

Bir kere HIV+ statüsü eşcinsellikle ilgili değildir, kan yoluyla bulaşır. Ne yani LGBTİQ+ dışındakiler cinsel ilişkiye girmiyorlar mı, ya da kan alışverişinde bulunmuyorlar mı diye düşünmek gerekir. Eşcinselliğin HIV-AIDS’e yol açtığını düşünmek, bilimle çelişir, akılla çelişir. Ben o kurumun başında olan birinin bunu bilmediğini/ bilemeyeceğini düşünmüyorum ve düşünmek de istemem. Hele ki tüm dünyada Covid-19 pandemisi varken, dünyanın ve Türkiye’nin tek gündemi salgınken, bu açıklamanın gündemi değiştirmek için yapıldığına inanıyorum. Unutmayalım ki insanların birbirlerine 1.5 m. bile yaklaşmaya korktukları bir dönem içerisindeyiz. 2020 yılında eşcinsellik HIV yayıyor demenin, İslam dini akıl ve mantık dinidir deyişiyle de çelişir nitelikte olduğunu düşünüyorum. İslam dini akıl, mantık dini değil deseler de bu akıl ve mantıkla yine çelişir.

Hukuki açıdan bakmak önemli bir mesele ki, nefret söylemi ifade özgürlüğü hakkının koruma alanına girmez. AİHS her ne kadar ifade özgürlüğü hakkını güvence altına almış, geniş olarak yorumlamış olsa da, bu hak mutlak değildir ve AİHS m. 10/2 kapsamındaki şartların gerçekleşmesi halinde bu özgürlüğün sınırlanabileceğini belirtmiştir. İkinci fıkrada devletin ifade özgürlüğüne müdahale edebileceği meşru durumları sayar. Bu doğrultuda AİHM içtihatlarına bakıldığında devletler herhangi bir ifadeye müdahale ettiklerinde bu müdahaleyi gerekçelendirmekle yükümlüdürler. Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrası meşru amaçları saymıştır: Başkalarının haklarını veya itibarlarını koruma, özel olarak alınmış bilgileri koruma gibi amaçlar meşru amaçlar olabilir. İfade özgürlüğünün sınırlandırılmasını meşru amaçların haklı kıldığını gösterme yükümlülüğü devlete aittir. Meşru amaç, ikna edici olarak ortaya konulmalıdır, “acil toplumsal ihtiyaç” söz konusu olmalıdır. Faydalı, istenen, kabul edilebilir, sıradan durumlar “gerekli” demek değildir. Sınırlamanın gerekliliği ve meşru amaç, orantılılık ilkesine yol açmaktadır. Ulaşılmak istenen meşru amaçla ifade özgürlüğünün sınırlandırılması orantılı olmalıdır. Şiddete teşvik edici söylemler, Holokostu inkar eden ve Nazi ideolojisine yapılan destekleyici göndermeler, nefret söylemi ve ırkçı söylemler ifade özgürlüğünün koruma alanına girmeyen söylemlerdir.

Peki, nefret söylemi nedir diye sorarsak, evrensel, genel kabul görür bir tanıma sahip olmasa da en sık referans olarak kullanılan, Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu Tavsiye Kararında belirlenen tanıma başvurmak mümkündür. Bu tanıma göre nefret söylemi; ırkçı nefreti, yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı veya azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırganlık, ulusalcılık, etnik merkezcilik, ayrımcılık, düşmanlık şeklinde ifadesini bulan, dinsel hoşgörüsüzlük dâhil olmak üzere, hoşgörüsüzlüğe dayalı başka nefret biçimlerini yayan, kışkırtan, teşvik eden veya meşrulaştıran her türlü ifade biçimini kapsayacak şekilde anlaşılacaktır. Günümüzdeki gelişmeler ve yeni içtihatlar nefret söylemini, şimdilerde yetersiz kılan bu tanımı da aşacak biçimde ele almakta ve ‘cinsel yönelim, sığınmacılık ve mültecilik, engellilik’ gibi görece yeni kabul gören ayrımcılık unsurlarını da tanıma dahil etmektedir. AİHM’in 2012 tarihli Vejdelandandothers vs. Sweden kararı, tarihi nitelikte bir karardır. Belirtmem gerekir ki mahkeme sözleşmenin ihlal edilip edilmediğini belirten kriterleri dikkate alırken, ülkelerin coğrafi özelliklerini de dikkate alıp değerlendirme yapmaktadır. Türkiye’de yaşanan cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden kaynaklı ayrımcılıklar ve nefret suçlarının oranı da oldukça yüksektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Haziran Salı günü bakanlar kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada LGBTİQ+’liler için “sapkın” anlamına gelen ifadeler kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tanımı için ne diyeceksiniz?

‘CUMHURBAŞKANI SADECE AKP’LİLERİN DEĞİL, ONU SEVMEYENLERİN DE CUMHURBAŞKANIDIR, DOLAYISIYLA ÇOK DAHA KAPSAYICI, BÜTÜNLEŞTİRİCİ OLMASI GEREKİR’

Tam olarak izleyip, dinleyememiş olsam da ülkenin Cumhurbaşkanı sadece AKP’lilerin ya da öyle görünenlerin Cumhurbaşkanı değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin dolayısıyla azınlıkların, ayrıksıların, ötekilerin, onu sevmeyenlerin de Cumhurbaşkanı. Dolayısıyla çok daha kapsayıcı, bütünleştirici olması gerekir diye düşünüyorum. Hatta dezavantajlı konumda olan vatandaşları, sığınmacı ve göçmenleri de kapsayıcı olmalıdır. Unutulmamalıdır ki bu ülkede en dezavantajlı gruplar arasında LGBTİQ+’lar var. Kendisini ortaokul yıllarımda sanırım Genç Bakış programıydı, izlemiştim ve gelen bir soru üzerine demişti ki LGBTİQ+’ların da haklarını korumalıyız. Verdiği cevap hala benim hafızamda. Şu an açıp sosyal medya üzerinden video araştırması bile yapmaya gerek duymadım. İnternette hala Emine Erdoğan’la Bülent Ersoy’un yan yana oturdukları fotoğraflar da mevcut.

Ben yaş itibariyle ilkokul dönemlerimde başı örtülü kadınların okullarda öğrenci olamadıklarını, mesleklerini yapamadıklarını duyardım ve o yaşlarda bile sorardım kendime insanlara neden böyle davranıyorlar diye. Bugünün Türkiye’sine baktığımızda o dönem ayrımcılığa uğrayan insanların ayrımcılığın ne demek olduğunu, sonuçlarını çok daha iyi anlıyor ve biliyor olmaları gerekirken, ayrımcılığı körüklüyor, birilerini hedef gösteriyor olmaları çok üzücü. Hiçbir özgürlük tek taraflı olmaz, toplumsal hayatta nefret söylemine varmayan her türlü ifadenin, şok edici dahi olsa yeri ve demokratik toplumun ilerlemesine ve kendini geliştirmesine faydası olacaktır. Bu yüzden insanların hele ki liderlerin kişisel özgürlük hedeflerini genişletmeleri gerekir. Bir şeye saygı duymak için, o şey olmamıza gerek yok. Mesele bizim özgürlük alanımız ve haklarımızsa müdahale etmek ya da devletten müdahale etmesini isteme hakkımız var, ama bir LGBTİQ+’nın haklarına ve özgürlüğüne hiç kimse müdahale edemez.

Aynı zamanda Uluslararası Kızılhaç Örgütü (IFRC) Başkan Yardımcısı da olan Kızılay Başkanı Kerem Kınık, aynı gün attığı tveet'te LGBTİQ+’leri dünyada eşcinsel sapkınlığın sembolü olarak nitelendirdi. Kerem Kınık’ın sözlerini nasıl yorumluyorsunuz?

‘TÜRKİYE’DE SAPKINLIK ARAYANLAR ÇOCUK İSTİSMARCILARINA VE BUNLARI ÖRT BAS EDENLERE BAKSIN’

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 1990’da eşcinselliği hastalık listesinden çıkardı. Kızılay gibi bir kurumun başında olan birine öncelikle bunu hatırlatmak gerekir. Sapkın kelimesi o kadar korkunç ki yaratılıştan gelen özelliğe ya da varoluşunuza birilerinin sapkın demesinin bıraktığı hissi anlatamam. Türkiye’de sapkınlık arayanlar çocuk istismarcılarına ve bunları ört bas edenlere baksın dersem cevabım anlaşılır diye düşünüyorum. Ayrıca din kimsenin tekelinde değil. Keza atmış olduğu tweet'e IFRC’den gecikmeksizin cevap geldi. Homofobik ve transfobikler şunu bilmelidir; LGBTİ+ yalnız, ya da yanlış değil. Homofobi ve transfobi yalnız ve yanlış. Gelen atraksiyonlara baktığımızda bu söylediğimin ne kadar doğru olduğunu anlayabiliriz. Nefret sadece yöneldiği dezavantajlı gruba zarar vermez, yöneltene de zarar verir. Nefret yerine sevgi aşılamalarını tavsiye etmek gerekir.

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu (IFRC), homofobik söylem ürettiğini ileri sürdüğü Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ı bu tweet'inden dolayı kınadı, ancak Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Fahrettin Altun, yaptığı bir açıklamayla Kızılhaç örgütüne karşı çıktı ve Kerem Kınık’a sahip çıktı. Bütün bu tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Demek ki IFRC demokratik ve akılla yönetiliyormuş. Biz Türkiye’de ne zaman kurum, kuruluşların ya da tüzel kişiliklerin birbirlerini eleştirdiğini gördük? Hayır birbirlerini ya da kendilerini eleştirdiklerinde oy kaybedeceklerini, ya da küçük düşeceklerini düşünüyorlarsa ötekinin de ötekisi olarak cevap veriyorum; yanılıyorlar. Tam tersi çok daha samimi, bireylerin ihtiyaçlarına göre evrileceklerini ve bu doğrultuda daha başarılı olacaklarını fark etmeleri gerekir. Bir atasözü der ki; dost acı söylermiş. Eğer Fahrettin Altun, Kınık’ın dostuysa ona yanlış olduğunu söylemesi gerekir, ya da kendisi de yanlış, eksik biliyor veya hiç bilmiyor.

Artık dini kullanmasınlar söylemlerinde. İlla nefret yayacaklarsa “ben böyle düşündüğüm için” desinler, bir öznenin neye inandığını nereden biliyorlar? Benim bildiğim dinde Allah, Peygamberiyle haberleşmek için meleğini gönderirmiş. Bizim bilmediğimiz onların bildiği vahiy yolları mı var, ya da bir öznenin ettiği duada aracı mı onlar? Yapılanları vicdanı olan hiçbir şeye sığdıramıyorum. Yolda yürürken, karınca gördüğümüzde üzerine basıp geçebiliyor muyuz? Ben kendi adıma basmıyorum. Bir canlı, bir yaşam diğerlerinin oyuncağı değil. Hiç bir canlıyı hiçbirimiz var etmedik, yaşam haklarını biz belirleyemeyiz. Evde oynadığımız bebeklerimiz de değiller canlılar; kollarını, ayaklarını kırıp ya da zarar verip, bir kenara atamayız. Hoş bu şiddet eyleminin bile psikolojik açılımları vardır, hoş değil.