Yoğun göç alan bir kentte doğmuştu. Pomaklar, Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler, Romanlar, Tatarlar ve Türkmenlerle birlikte büyümüştü. Ailesinin Alevi Kürd kimliğinden dolayı bu kadar renkli bir coğrafyada dışlanmasını anlamıyor ve kabullenemiyordu. Üniversite yıllarında sosyalizmle tanıştı. Arkadaşlarıyla birlikte dünyayı değiştirip dönüştürecek, toplumu eşitlik ve özgürlükle tanıştıracaktı. Ancak günün birinde durumun hiç de böyle olmadığını anlayacak, uğradığı hayal kırıklığı ruhunda derin izler bırakacaktı. 

Sözünü ettiğim kişi, savaşlardan, iç çatışmalardan, katliamlardan kaçan acılı insanların dramlarını tuvale dökmekle ünlenen Ressam Gülizar Kılıç’dan başkası değil. Kılıç’la, ağırlıklı nüfusu Balkan Göçmenlerinden oluşan Eskişehir’de Doğu’dan gelen zorunlu göçmenlerin yaşadığı sıkıntıları, ailesinin Alevi Kürd kimliği yüzünden yaşadığı travmayı, devlet memurluğundan ressamlığa uzanan yaşam öyküsünü, resim yaparken nelerden etkilendiğini, tercihleri yüzünden yaşadığı sıkıntıları, yurt dışında katıldığı sergilerdeki izlenimlerini ve nasıl bir dünya hayal ettiğini konuştuk.  

Eskişehir doğumlusunuz. Uzun süre kendinizi “Türkmen” bilmişsiniz. Sonra günün birinde gerçekte Kürd olduğunuzu öğrenmişsiniz. Nasıl bir travma yaşadığınızı anlatır mısınız? 

Evet, Eskişehir’de doğdum. Annem Eskişehir’in Türkmen Alevi’si köklü bir aileden geliyor. Erzincan Refahiyeli babam ise mecburi iskanla Eskişehir'e gönderilmiş. Cemal Süreyya'nın  şiirinde anlattığı gibi; 

"Bizi kamyona doldurdular.

Tüfekli iki erin nezaretinde.

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular.

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.

 Tarih öncesi köpekler havlıyordu" 

Aynen şiirde anlatıldığı gibi bir köye atılmışlar ve çok sıkıntılı günler yaşamışlar. Köyün yerlileri tarafından kabul edilmeleri zaman almış. Aile çok acı çekmiş, parçalanmış.  

Refahiye'de her şeyi bırakmışlar, umutlarını, geleceklerini, yakınlarını her şeyi. 

Dedem “Koca Mustafa” lakaplı, saygınlığı olan dağ gibi bir adammış. Ancak köyde rahat vermemişler. Bir gün köylüler toplanmış, o dağ gibi adamı linç etmişler. Taşlarla, sopalarla, şişlerle, bıçaklarla öldürmüşler.

‘AİLESİNİN CENAZESİNİ BİLE ALAMADIĞI DEDEMİN BİR MEZARI BİLE YOK’

Devlet köylülere sahip çıkmış. Sorumlu bir aile tutuklanmış, ama kısa süre sonra bırakılmış. Dedemin cenazesine çeşitli nedenlerle devlet el koymuş,  aileye vermemiş. Ailesinin cenazesini bile alamadığı dedemin bir mezarı bile yok. Devlet dedemin cesedini ne yaptı, nereye gömdü, onu dahi bilmiyorlar. Çok sonradan anlatılan bu öyküler bana yabancı gelmedi. Bugün hala benzer öyküler yaşanıyor. 

Baba tarafım  farklı kökenlerden ve farklı inançlardan gelen büyük bir aile. Ermeni, Kürt, Türkmen karması. Farklı inançlar ve farklı kavimlerden gelen bir aile. Tıpkı Anadolu gibi.  Bu tür tanımlamalarla kendimi ifade etmek asla hoşuma gitmiyor. Ancak ne yapayım ki sosyal gerçeğim bu. Aslında Ben bir dünyalıyım. Tevfik Fikret'in dediği gibi "Vatanım ruy-ı zemin kavmim nev-i beşerdir. Yani:  Yeryüzü vatanım, insanlık milletimdir.  

Kısacası ailemin yaşam öyküsü, çektiği acılar kitaplara sığmaz. Öylesine zulüm görmüş, parçalanmış, kaybolmuş, acılı bir aile.

Çocukluğumda  arkadaşlarım ve bazı  köylüler bazen söverlerdi. Durup dururken veya yaşanan bir olay karşısında. En büyük küfür Ermenilik üzerinden, Kürtlük sonra gelirdi. Derece derece ve sonra da Aleviliğe sıra gelirdi.

Gençlik yıllarımda siyasetle ilgilendim. Bizler sosyalisttik, devrim yapacak, eşitliği, özgürlüğü sağlayacaktık. Ama sıra ötekilere gelince sağlıklı bir çözüm arayışı olduğunu söyleyemem. Köklerimi bilmeden bu duruştan rahatsız olurdum. Birlikte kurtuluş fikri güzeldi, kulağa da yüreğe de hoş gelirdi. Ama işin esasının öyle olmadığı şimdi daha net anlaşılıyor.

'BABAM BANA WKIZIM BİZ KÜRDÜZ, EMME TÜRKÜZ' DEDİ'

Soran ve sorgulayan bir yapım vardı. Köklerimizle ilgili ileri- geri söylentilerin ne anlama geldiğini büyüklerime ısrarla sorar, sorgulardım. Sorularım her seferinde geçiştirilirdi. Ama annemin babası da köylülerin küfür ve hakaretlerine katılınca babam sorularımdan daha fazla kaçamadı. Beni karşısına aldı ve “kızım bir Kürd’üz, emme Türk’üz!” dedi. Ama diğer bir gerçeği, yani melez olduğunu sakladı. Ve böylece ailemin sırrını öğrenmiş oldum. Babamın halası da kırık dökük Türkçesiyle ayrıntıları anlatınca her şey yerli yerine oturmuş oldu. Bu arada 110 yaşında ölen ve ölünceye kadar babama, babamın ailesine küfreden annemin babasının babama, aileme neden düşmanlık ettiğini de öğrendim. Meğer babama aşık olan, ailesi evlenmelerine rıza göstermediği için babama kaçan anneme kızmasındanmış düşmanlığı. Ne var ki bu gerekçe bana hiç inandırıcı gelmedi.  

Uzun yıllar kamuda çalıştınız. Sonra ressamlık serüveni başladı. Nasıl başladı, resim yapma hevesi baştan beri var mıydı, yoksa birden mi ortaya çıktı?

‘DUYARLILIĞIMIN DERİNLİĞİ İLE İTİRAZIMIN KESİŞTİĞİ EN SAHİCİ NOKTANIN RESİM OLDUĞUNU ANLADIM’

Öğrenciliğimden beri resimle ilgileniyorum, ama açığa çıkan bir şey yoktu. Çalıştığım işyerinde, katıldığım toplantılarda desen çizerdim, yazardım, araştırırdım. Ömrüm otoritenin en yoğun olduğu bir yerde, gri duvarlar arasında geçti. Ruhumu kurtarmanın aracı olarak resmi seçtim. Aklımın ve yüreğimin gördüklerine dayanamaz oldum. Düzene, yaşananlara, tanık olduğum olaylara itirazlarım yükseldikçe, çelişkilerim artı. Duyarlılığımın derinliği ile itirazımın kesiştiği en sahici noktanın  resim olduğunu anladım. Ve kendi kendime yetemeyeceğimi gördüm. 

İşyerimde yoğun bir tempoda çalışıyordum. Evde ise iki çocuğuma bakmak zorundaydım. Buna rağmen resme zaman ayırdım ve akşamları iyi hocalardan ders almaya başladım. Emekli olduktan sonra ise disiplinli ve sürekli  resim çalışmaya başladım.

Bir sanatçı olarak kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, toplumsal olaylar karşısındaki duyarlılıklarınızdan söz eder misiniz? 

"Sanat; görmeyi, algılamayı, kavramayı, düşünmeyi, eleştirmeyi, yorumlamayı, değerlendirmeyi öğretir insana" 

Resim; mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerden bu güne  kendini ifade etme biçimi olarak karşımıza çıkar. Ve kendini biçimleyerek ilerlemiştir hep.

‘DÜNYAYI DEĞİŞTİRENLER EMEKÇİLER, BİLİM ADAMLARI VE SANATÇILARDIR’  

Özgürlük, demokrasi arayışı nasıl mücadelesiz düşünülmüyorsa, insanlığın böyle bir yola doğru yürüyüşü, binlerce yıldır inişli, çıkışlı bir mücadeleyi gerektiriyorsa, sanat da bu mücadelenin bir parçasıdır. Çünkü sanat, bir yanıyla çağına tanıklıktır, hafıza oluşturmaktır. Bugün on binlerce yıl öncesine dayalı bilgilerimiz bu tür hafıza oluşturma etkinliklerinden de beslenmektedir. Ayrıca dünyayı değiştirenler emekçiler, bilim adamları ve sanatçılardır. Sanatın değiştirme, dönüştürme ve iyileştirme gücü vardır. 

Meseleye böyle baktığımda öncelikle; insanca yaşam çitasını yükseltme yolunda söyleyecek sözümü ve harcanacak enerjimi bu yolda harcayarak kendimi ifade etmeye çalışıyorum. 

Bir sanatçı olarak tanıklık ettiğim toplumsal yaralarımızı geleceğe aktarmak, hafıza oluşturmak, iyileştirmek, dönüştürmek ve değiştirmek için çaba harcıyorum. Elbette bütün bunlar için sanatçının vicdani bir duruş sergilemesi gerekiyor. Böyle düşünüldüğünde ben vicdanının sesini dinleyen muhalif bir sanatçıyım.

Genel olarak sanatçıların toplumsal olaylar karşısında yeterli duyarlılığa sahip olduklarını söyleyebilir misiniz?

‘SİSTEMİN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYANLAR OLDUĞU GİBİ, DEMOKRASİ MÜCADELESİ VEREN SANATÇILAR DA VAR’

Duyarlı olma hali.; dünyadaki bütün acılara, zulümlere, ezilenlere yüreğin sızlama halidir. Ölümlerin, zulümlerin, acıların kendi başına gelmiş gibi umursanması ve karşıdaki ile empati kurmasıdır. Din, dil, ırk cinsiyet, cinsel tercih gibi ayrım yapmadan insanların, hayvanların acılarını, doğanın katlini ve sorunlarını özümseyerek bir merhem olabilme çabasıdır. Hele de sanatla uğraşıyorsanız dünyayla ilgili dertleriniz ve sıkıntılarınız var demektir. İçinizde ne varsa, var olan sanatın bir dalıyla dışarı atmak zorundasınız. Gerçek bir sanatçıysanız, gördükleriniz, bildikleriniz size ağır gelir. Bunu yaparken kimliğine, kim olduğuna bakmadan yaparsınız bütün bunları.

Ortak vicdan oluşturarak sanatın iyileştirici gücünü örgütler, yaşama geçirirsiniz. Ülkemizde bunları yapan Mehmet Aksoy gibi sanatçılar var. Hatta feminist sanatçılar da var, ama yeterli değil. Diğer sanat dallarında olsa bile, görsel sanatlar yeterli örgütlülüğe sahip değil.

Örgütlü olanlar da siyasetten uzak, ya toplu sergiler açmak, ya da kişisel ve grup tanıtımları için varlar. Bunu görsel sanatlar için söylüyorum. Sistemin yedeğine düşen, değirmenine su taşıyanlar olduğu gibi, eşit, adil bir dünya için çabalayanlar, demokrasi mücadelesi verenler de var. Ancak dediğim gibi yeterli değil.

‘ÖZGÜRLÜĞÜN OLMADIĞI BİR ÜLKEDE, SANATTAN VE SANATÇIDAN SÖZ EDİLEMEZ’

Özgürlüğün olmadığı bir ülkede biliyoruz ki, sanattan ve sanatçıdan söz edilemez.

Çünkü sanat toplumsal yaşamın en özgür, en gelişmiş halidir. 

Toplumun özgürlük ve demokrasi kavgasında saf tutan bireylere, bu uğurda mücadele edenlere sanatçı denir. İnsanlık tarihine baktığımızda bu tanıma uygun pek çok sanatçı vardır. Ülkemizde de devrimci, demokrat, vicdanlı sanatçılar vardır, ancak yok denecek kadar azdır. Olanlar da seslerini duyurmakta zorlanıyorlar.

Demokrasiden, özgürlüklerden yana saf tutan sanatçıların, aydınların, gazetecilerin başına neler geldiğini hep birlikte görüyoruz. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren vicdanlı sanatçı dostlarımın dirençlerini selamlıyorum.

Resimlerinizde ağırlıklı olarak çileye, acıya yer veriyorsunuz. Halepçe ve Roboski katliamları, Şengal’de Ezidilerin yaşadıkları dramlar, yerlerinden, yurtlarından göç etmek zorunda kalan çaresiz insanlar işlediğiniz konuların başında geliyor. Sizi bu konulara iten nedenleri öğrenebilir miyiz? 

Doğum yerim olan Eskişehir, göçmenler şehridir. Tıpkı Anadolu gibi her kavimden, her inançtan, her kültürden insanların bir arada yaşadığı bir kenttir Eskişehir. Pomaklar, Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler, Romanlar, Tatarlar, Türkmenler ve diğerleri. Eskiden Kürtler azınlıktı. Şimdi durum nedir, bilmiyorum. Kürtlerin az sayıda olmalarının nedeni; zorunlu göçle, sürgünle gelen aileleri farklı köylere dağıtmış olmalarıydı. Hiçbir yerleşim merkezine iki aileyi vermemişlerdi. Hatta geniş aileleri parçalayarak farklı yerlere dağıtmışlardı.

‘ZORUNLU GÖÇLER, SÜRGÜNLER BENİ HEP ETKİLEMİŞTİR, BUNDA SÜRGÜN EDİLMİŞ BİR AİLENİN MENSUBU OLMANIN ETKİSİ DE VAR’

Göçmenlerin kimi zorunlu, kimi gönüllü gelmiş bu şehre. Gelirken çıkınlarına özlemlerini, acılarını alıp öyle çıkmışlar yola. Onlarla birlikte yaşadım, sıra arkadaşlarım oldu, yakın arkadaşlarım var halen görüşürüm. İster mutlu, isterse de mutsuz olsun, her zaman geldikleri yerlerin hasretiyle yanar ve kendi kültürlerini yaşatmaya çalışırlardı. Acı ve yalnızlık çekerler, ama yaşama sıkıca tutunmaya çalışırlardı. Çocukluğumdan beri zorunlu göçler, sürgünler beni çok etkilemiştir. Bunda sürgün edilmiş bir ailenin mensubu olmamın da etkisi var tabi ki. Geçmişte anlamlandıramadığım, bugün daha iyi anladığım, yaşamlarındaki acıyı, hüznü hep gördüm, hissettim. Bütün bu acılar ister istemez zihnimde ve yüreğimde yer tuttu. Bir de çevremizde yaşanan iç savaşlar, katliamlar, göçler var tabii. Örneğin Halepçe Katliamı beni derinden etkilemiştir. İki hukukçu milletvekili arkadaşım Halepçe Katliamından sağ kurtulan sığınmacıların yaşadıkları geçici barınma alanlarını gezip gördüler. İzlenimlerini anlatırken, "her gün çadırlardan battaniyeye sarılı ölü çocuk bedenleri taşınıyordu " demişlerdi. İzlenimlerini dinledikten sonra günlerce etkisinde kalıp ağladığımı hatırlıyorum. Bütün bunların yanı sıra Güneydoğu’da yaşanan köy boşaltmaları, faili meçhuller, Kürt sorununun çözümsüzlüğü, insan hakları ihlalleri. Zihnimde ve yüreğimde biriktirdiklerimin içinde bunlar da var. 

Konuşmanın başında da söylediğim gibi; duyarlılığımın derinliği ile itirazımın kesiştiği en sahici noktanın resim olduğu gerçeği. Zihnimde ve yüreğimde biriktirdiklerimi tuvale döküyorum.

Çalışmalarınızda Kürd motiflerine de yer veriyorsunuz. Bir tablonuzda Paris’te katledilen Kürd kadınları Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’e yer verdiğiniz için bazı sıkıntılar yaşamışsınız.

Sanatçılar haksızlıklar, zulümler, acılar karşısında her zaman tepkisini ortaya koymuşlardır. Tarihte de böyle olmuştur. Antik çağda Myron, tanrılaştırılmış insan yerine, yalın atletik insanı çıkarmıştır. İsa'dan sonraki yıllarda ise, kahramanlar ve galipler yerine, bir amaç uğruna acı çeken insanlar resmedilmiştir.

İnsanlık tarihine baktığımızda sanat; faşizmin yıkılışına yazıyla, resimle ve müzikle destek vermiştir. Goya kraliyet  ressamı olmasına karşın, 1808’de Madrid'in  işgali sırasında ordulara direnen İspanyolların anısına "Avrupa'nın zorbalarına karşı" tablosunu çizmiş, burada savaşın korkunçluğunu anlatmış, savaş kurbanlarını ön plana çıkararak sanat tarihinde çığır açmıştır. Ayrıca 3 Mayıs 1808’de yaptığı  resmi, Picasso'nun o en tanınan  Guernika adlı eserine de ilham kaynağı olmuştur. Şilili Victor Jara'nın parmakları kırılarak öldürülmesi boşuna değildir. Kısaca antik çağdan günümüze ressamlar sanatlarıyla  vicdanlarının sesini dinleyip otoriteye, zulme, baskıya, savaşa karşı durmuşlar ve bu onurlu duruşları sanat tarihinde yer almalarını, diğer sanatçılara örnek olmalarını sağlamıştır.

‘BARIŞÇIL YÖNTEMLER YERİNE, BASKI VE ŞİDDETLE BİR HALK SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILMAKTADIR’ 

Bana gelince; elbette ben bir Goya, ya da Picasso da değilim, ama yüreğim en az onlarınki kadar  barış ve özgürlük için çarpıyor. 

Mezopotamya halklarının kültürü, yaşam biçimi, renkleri, sevinci, acısı, direnci her zaman ilgimi çekmiştir. Ülkemin baş çelişkilerinden birisi Kürt sorunudur. Barışçıl yöntemler yerine, baskı ve şiddetle bir halk tümüyle sindirilmeye çalışılmaktadır. Roboski ve benzer olaylar yürekleri dağlamaktadır. Şarkılarını, kılamlarını istedikleri gibi söyleyememektedirler. Adil ve eşit yargılanamıyorlar ve bu uğurda canları ile bedel ödüyorlar. Seçilmiş belediye  başkanları tutuklanıyor, yerlerine kayyım atanıyor. Silahlı mücadele yerine siyaseti seçenler ise hapislerde çürütülüyor. Daha geçenlerde belediye eş başkanı olan bir Kürd kadınına evinde köpeklerle işkence yapıldığına tanıklık ettik. 12 Mart ve 12 Eylül faşizmini yaşamış biri olarak söylüyorum: Bugün bir halka yapılanlar, o günleri fersah fersah aşmıştır. 

Bir kadın sanatçı, vicdanlı bir insan olarak gördüklerime, yaşadıklarıma kayıtsız kalamazdım. Sakine Cansız, Diyarbakır zindanlarında cehennemi yaşamış bir insan. Bir kadın olarak hala barışa dair umudu varsa ve onu gerçekleştirmek için mücadele ederken katlediliyorsa, onu ve mücadele arkadaşlarını resmetmek benim vicdani görevimdir. Ben de vicdanımın sesini dinledim ve barışa inanan o üç devrimci kadının resimlerini çizdim.

‘KADIN VE ÖTEKİYSEN İŞİN DAHA DA ZOR BU ÜLKEDE’ 

Sansür Osmanlı’dan günümüze hep vardı. Şu an yaşadığımız iklimde daha da yoğun yaşanıyor. Heykeller yıkılıyor, nü resimlerinin üstü örtülüyor. Galeriler “içki  içiliyor” gerekçesi ileri sürülerek kapatılıyor. Sanata dair ne varsa ya sansür ediliyor, ya da lağvediliyor. Sanat okulları kapatılıyor. Aynı durum diğer sanat dalları ve sanatçılar için de geçerli. Gazeteciler, edebiyatçılar, bilim adamları içerde. Sansür hep vardı. Hele de kadın ve ötekiysen işin daha da zor bu ülkede. Örneğin Mari Gerekmezyan çok değerli bir Ermeni sanatçıdır. Heykeltraş ve aynı zamanda ressamdır kendisi. Ama onu kimse görmez. Onun adı, sadece Bedri Rahmi'nin "Çatal Karam Çingenem" şiirindeki sevgili olarak geçer. O bir kadın ve üstüne Ermeni'dir, yanı ötekidir. Öteki olunca iyi sanatçı olmanın kıymeti Harbiye'si yoktur. Dediğim gibi; galeriler ötekilere ve muhalif sanatçılara kapılarını açmıyor.

Benzer bir durumu bir öteki olarak ben de yaşadım. Yıllarca emek  verdiğim, emekli olduğum işyerim Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM)’nin bünyesinde yer alan Mustafa Necati Kültür Evi’ndeki galeride resimlerimi sergilemeye kalkışınca başıma gelmeyen kalmadı.. Serginin açılışına 1-2 dakika kala Paris’te iki kadın arkadaşıyla birlikte karanlık güçler tarafından katledilen mücadeleci Kürt kadını Sakine Cansız’ı resmettiğim tablomun benden habersiz kaldırıldığını fark ettim. O anda tepki olarak hemen resimlerimi toplayıp sergi açılışını iptal etmek istedim. Ancak açılışa gelen izleyicilerin ve dostlarımın ısrarı üzerine sergiyi açmak zorunda kaldım. Sergiden çıkardıkları Sakine Cansız tablosunu bana iade etmediler. Üstüne, polis marifetiyle izleyicilerin ve dostlarımın üstlerini aradılar, gazetecileri engellediler. Yapılan saygısızlığa tepki verdiğim için polis beni gözaltına almaya kalkıştı. İnsan Hakları Derneği (İHD) avukatlarının ve izleyicilerin tepki göstermesi üzerine geri adım atmak zorunda kaldılar.

Sanat özgür ortamda gelişir. Resim sanatı da halkın kolay ulaşabileceği mekanlar ister. Mustafa Necati Kültür Evi’nin kapısında polis bekliyor. Bünyesinde yer aldığı TBMM, otoritenin yoğun yaşandığı çok başlı bir kurum. Olacakları tahmin etmeliydim, ancak yıllarca hizmet verdiğim, emekli olduğum kurumdan böyle bir muamele görebileceğimi öngöremedim. Biraz da siyasilerin Sakine Cansız tablosuyla yüzleşmelerini istemiştim. Sıkıntılı bir durumdu, ama az da olsa amacıma ulaştığımı düşünüyorum. Yüzleştiler ve böylece ölülerden korktukları anlaşıldı. Sakinelerin Diyarbakır zindanlarında yaşadıkları acıları geleceğe taşıdığım için mutluyum. Orada barışı savunduğumu haykırmış oldum. Bu da bir şeydir diye düşünüyorum.

Yurt dışında bir hayli tanınan ve aranana bir sanatçısınız. Özellikle Türkiye’den çeşitli nedenlerle Avrupa’ya göç etmiş Ezidi, Süryani, Keldani gibi azınlıkların kurdukları sivil toplum kuruluşlarından bolca davetler alıyorsunuz. Yurt dışındaki sergileriniz ve oralardaki izlenimlerinizi anlatır mısınız?

‘YURT DIŞINDA YAŞAYAN ÖTEKİLER, ZORUNLU GÖÇÜ YANSITAN RESİMLERİMDE KENDİLERİNİ GÖRÜYORLAR’

Resim çalışmalarımdan dolayı yurt dışındaki ötekiler tarafından biraz tanınıyorum. Zorunlu göçü, acıyı, çileyi yansıtan eserlerimde kendilerini görüyorlar çünkü. Acılarımız, kederlerimiz, çilelerimiz ortak. Düşüncelerimiz, duygularımız da örtüşüyor. Buluşmalarımızda, sohbetlerimizde açıkça ifade ediyorlar zaten. Almanya’da Renk-art diye bir sanat kurumu var. Sınır tanımayan sanatçılar diyebiliriz onlara. Çok iyi sanatçılardan oluşan, dünyanın her yerinden gelen bir sanatçı topluluğu. Düzenledikleri etkinliklere, sergilere beni de davet ediyorlar. Zaman zaman davetlerine katılıyorum. Geçen yıl Ezidiler ağırladı. Akademi Başkan'ı ile de tanıştım. Orada hem resimlerinizi sergiliyorsunuz, hem de düzenlenen konferanslara katılabiliyorsunuz. Alman akademisyenler sanatla ve sanatın sosyolojisi, savaşta Ezidilerin yaşadığı dramları, acıları konu alan konferanslar verdiler.

Bu konferanslardan çok faydalanıyorum, ufkum açılıyor. Ayrıca ünlü sanatçılarla tanışma şansı buluyorum, dayanışma içine giriyoruz.

‘ALMAN HOCALARIN SEÇTİĞİ ÖTEKİ 6 KADIN SANATÇI, BONN KADIN MÜZESİNDE SERGİ AÇTIK’

Uzman Alman hocaların seçtiği ve aralarında benim de yer aldığım öteki 6 kadın sanatçı, Bonn kadın müzesinde sergi açtık. Resimlerimiz bir ay süreyle sergilendi. Almanya’da resim sergisi açmak Türkiye’deki gibi kolay değil. Özellikle müzelerde sergi açmak oldukça zor. Buna uzmanlar karar veriyor. Ancak uzmanların süzgecinden geçen sanatçılar ve eserleri sergilerde yer alabiliyorlar. Bu seçilmiş sanatçılar arasında yer alabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum ve bundan gurur duyuyorum. 

Sanat, Türkiye’den farklı olarak Avrupa’da çok önemseniyor. Örneğin sansüre rastlamadım. Sanata ilgi çok fazla ve kaliteli eser üretenler hep el üstünde tutuluyor. Sanatta yabancı düşmanlığı yok denecek kadar az. Varsa da ben rastlamadım. Iraklı Kürt heykeltraş Bayati bana bir defasında Almanya başbakanı tarafından karşılandığını ve sergi açılışlarının onun tarafından yapıldığını anlattı mesela. İngiltere'de de aynı şekilde bizzat Kraliçe tarafından karşılandığını, sergisinin açılışını da kraliçenin yaptığını anlattı. Iraklı Kürd heykeltraş çok iyi bir sanatçı, eserlerinde Mezopotamya kültürünü yansıtıyor. 

Avrupalılar kavimle değil, eserin kalitesiyle ilgileniyorlar. Yine Fransa'da yaşayan Suriyeli Edio Hüseyin, Fransızlar tarafından çok seviliyor ve adeta el üstünde tutuluyor. Hüseyin ile de Almanya’da açtığı sergide tanıştık.  Yunanistan'da da durum Almanya ve Fransa’dan farklı değil. Orada da sansür yok. Grup sergilerine katıldım. Belediye başkanları ve diğer yerel yöneticiler resim sergilerinin açılışına katılıyor, sanatçıları ağırlıyor ve onları sanat yapmaya teşvik ediyorlar.

Aynı zamanda ödüllü bir sanatçısınız. Hangi eserlerinizin hangi kuruluşlar tarafından ödüle değer bulunduğunu öğrenebilir miyiz?

‘İLK ÖDÜLÜMÜ, ŞEMDİNLİ’DE ÇALIŞTIĞIM 'SONBAHAR' ADLI TABLOMLA ALDIM’

İlk ödülümü 2006 yılında Kültür Bakanlığı ile Şefik Bursalı Vakfının ortaklaşa düzenlediği yarışmada Şemdinli’de çalıştığım “Sonbahar” adlı tablomla aldım. Yarışma komisyonu, Kayıhan Keskinok, Bünyamin Balemir gibi hocalardan, üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde ders veren akademisyenlerden, Şefik Bursalı’nın avukatı ve bir bakanlık temsilcisinden oluşuyordu. İkinci ödülümü ise 2016 yılında Ressamlar Derneği’nin ulusal düzeyde açmış olduğu bir yarışmada aldım. Bu yarışmada yer alan tablomda, Hakkari’nin kırsal kesimindeki bir cenaze törenini konu almıştım. Aynı kurumun Atatürk’ün Ankara’ya gelişi ile ilgili açtığı yarışmada da ödül aldım. Bu yarışmada Dikmen ile Oran arasında yer alan bir gecekonduyu çalışmıştım.

Doğru yoldaysanız ödül alıp almadığınız çok da önemli değil. Adı, sanı duyulmamış, eserleri gün yüzüne çıkmamış nice değerli ve yetenekli sanatçılar var ki, bırakın yarışmaya katılıp ödül almayı, seslerini dahi duyuramıyorlar. Ödülleri kimin verdiği de önemli elbet, ama sonuçta kendiniz gibi durup, üretebiliyorsanız ödül alıp almamak fazla önem taşımıyor. Sadece sanatçının motive olması ve eserlerinin tanıtılması konusunda faydası olabilir diye düşünüyorum.

Katıldığınız sosyal projeler hakkında konuşmak ister misiniz?

Katılacağım sosyal projeler toplumsal duyarlılığı, dayanışmayı artırmak, çözümler üreterek mağdurlara maddi manevi destek sağlamalıdır. Biz sanatçılar da herhangi bir karşılık beklemeden, eserlerimizle bu amaca katkı sunabilmeliyiz. Bu çerçevede yurt içi ve dışında gerçekleştirilen çocuk istismarı, çocuk gelinler, kadına şiddet, dostluk, barış, kültür temalı çalıştaylara ve sergilere katıldım. Bu etkinliklerde eserlerimle öne çıkmaya ve toplumsal duyarlılığa hizmet etmeyi amaçladım.

‘İZMİR MARŞIYLA COŞAN SANATÇI GRUBU, EL, KOL HAREKETİYLE YUNANLILARI NASIL DENİZE DÖKTÜĞÜMÜZÜ CANLANDIRIYORDU’

Hazır barış ve dostluktan söz etmişken yaşadığım bir anımı aktarmadan edemeyeceğim. Aralarında müzisyen ve edebiyatçıların da olduğu bir grup sanatçı Yunanistan'a gidiyoruz. Aramızda Türkçe bilen Yunanlı sanatçılar da  var. Türkiyeli müzisyenlerden biri, saksafonla İzmir marşını çalıyor sanatçılar da eşlik ediyordu. Grup coştukça coştu. Nereye, ne amaçla gittiklerini unutmuş, el, kol hareketleriyle Yunanlıları nasıl denize döktüğümüzü canlandırmaya çalışıyorlardı. Aramızdaki Yunanlı sanatçılar çok bozuldular, ama olgunluğu elden bırakmadılar. Yunanistan’a vardığımızda da Yunanlı konukseverliğinin inceliklerini göstermekten geri durmadılar. Ulusal kanalları benimle ve bir kaç arkadaşla söyleşi yaptı. Yönelttikleri ilk soru "o kadar uzaklardan niye, ne için geldiniz?" oldu. Ben bu soruyu, grubumuzun gemide sergilediği yakışıksız davranışa bir tepki olarak algıladım. 

Özgürlüklerin kısıtlandığı, kültür ve sanatın deyim yerindeyse tu kaka edildiği bir ortamda sanat yapmak nasıl bir duygu?

Düşüncenin önündeki her türlü engel kaldırılmadan sanatın, sanatçının gelişmesi mümkün değildir. Oysa ülkemizde sanatın önünde hiç görülmemiş sınırlamalar var. Şimdi hangi sanat grubundan olursanız olun, sanatçı olmak risk taşıyor. Zaten toplumda sanat ve sanatçı algısı da pozitif değil. Bir de sanatçının özgürlüğünü, özgünlüğünü ve özellikle etkinliğini kontrol altına almaya çalışan sistem var. Sanatçının kendisine ve topluma dayatılanlara karşı muhalif tutum sergilemesi ağır bedeller ödemesine yol açıyor. Ürettikleri elinde kalıyor, mesleklerini hakkıyla yapamıyorlar, maddi ve manevi sıkıntı yaşıyorlar. Bugün birçok ressam, heykeltıraş, müzisyen, tiyatro sanatçısı, edebiyatçı bırakın para kazanmayı, günlük yaşamlarını sürdürme konusunda zorlanıyorlar. 

Bugün erk; bireylerden kitlelere uzanan acı ve kederlerin kaynağı olmuştur. Şiddet dahil,  korkutma, sindirme hatta öldürmeye varan uygulamalarla farklı bir iklim yaratılmıştır. Sanatçılar bu iklimde ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ancak her şeye karşın umutsuz değiller.

Gustov Klimt'in dediği gibi; "tuvaller boş olduğu sürece her zaman umut vardır."

Bir sanatçı olarak yaşadığınız ülke ve toplum için beklentilerinizi, özlemlerinizi özetleyebilir misiniz?

‘KADINLARIN KATLEDİLMEDEN, ÖTEKİLEŞTİRİLMEDEN, İNSANCA YAŞADIĞI BİR ÜLKE HAYAL EDİYORUM’

Öncelikle bir kadın sanatçı ve öteki olarak, düşünce ve ifadenin önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını, özgür ve adil bir iklim yaratılmasını istiyorum. Tutuklu gazeteci, aydın, edebiyatçı ve sanatçıların mesleklerini özgürce icra etmelerini umuyorum. Başta Grup Yorum olmak üzere, tüm muhalif sanatçılara uygulanan sansürün kalkmasını, halkın şarkılarını, klamlarını özgürce söylemelerini diliyorum. Sanatın sanat olmaktan çıkarılmadığı, tam tersine sanata ve sanatçıya destek verildiği, doğanın,  kadınların katledilmeden, ötekileştirilmeden insanca yaşadığı bir ülke hayal ediyorum. Bir yurttaş olarak ülkemin özgür ve medeni dünyadaki yerini almasını bekliyorum. Sömürüsüz, savaşsız bir dünya özlemimi hep koruyacağım. Bana kendimi ifade etme imkanı tanıdığınız için size ve Artı Gerçek’e teşekkür ediyorum.