Başlık çelişki içermiyor mu? Ama durum bu...

Saygın ekonomistlerin tümü, pandemide “ekonomiyi rahatlatmak” adına uygulanan politikaların iflas noktasına geldiğini söylüyor.

Kredi patlaması, para arzını ve cari açığı artırdıDöviz kuru, rezervleri tüketmeye rağmen artık patladı.

Enflasyon, TÜİK’in artık alay konusu olmuş rakamlarına göre dahi aldı başını gidiyor. İşsizlik deseniz ha keza, pandeminin etkisiyle tarihin en yüksek rakamlarına ulaştı.

Türkiye daha COVID-19’un birinci dalgasında sürüklenirken küresel piyasalar ikinci dalganın etkisini hesaplamaya çalışıyor.

Hal böyleyken kamu bankaları neredeyse sıfırlanan faizlerle, ödemeyi 12 ay erteleme imkanı gibi “cazip” seçenekler sunuyor.

Sonuç: Haziran ve Temmuz’da konut satışları resmen patladı. Eğer enflasyon bu yükselişle devam ederse bu krediler nasıl ödenecek, orası muamma.

GEÇEN YILA GÖRE %1000 ARTIŞ

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 4 gün önceki açıklamasına göre temmuz ayında ülke genelinde 141 bin 434 kredili konut satışı gerçekleştirildi. Geçen yılın temmuzuna göre yüzde 1000 artış demek bu!

AA’nın haberinde, kredi faizlerinin düştüğü 1 Haziran'dan itibaren gerçekleşen kredili konut satışı ise 250 bin 792'ye ulaştığı belirtiliyor.

En çok konutun satıldığı iller İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Kocaeli. Başta İstanbul, söz konusu şehirler zaten betona boğulmuş durumda. İzmir haricinde Çanakkale ve Muğla’ya da tam manasıyla bir hücum yaşandığını, fiyatların patladığı, hatta tapuda sıra bile bulmanın mesele olduğu konuşuluyor.

Peki madem bu iktidara güven yok ve ülkeyi çok zor günlerin beklediği açık, neden hâlâ konuta yatırım yapılıyor, krediler peynir ekmek gibi kapışılıyor?

Ekonomistler bu soruya daha doğru, bilimsel yanıt verecektir. İşin psikolojisiyse şöyle işliyor:

Halihazırda birikimi veya imkânı olanlar, bankada para tutmaktansa emlağa yatırım yaparak “kendini kurtarmaya” çalışıyor. Ne de olsa “doğru yerde emlağa yapılan yatırım, bir şekilde kendini çıkarır” anlayışı hâkim.

İkincisi, pandemi nedeniyle evde kalmanın getirdiği psikoloji. “Ev” sadece bir yatırım aracı değil, giderek daha fazla zaman geçirdiğimiz mekanlar oldu. Bu nedenle yazlıklar, şehir çeperlerindeki bahçeli evler, daha çok rağbet görüyor, görecek de.

Ne de olsa evden çalışma ve uzaktan eğitim imkânı olanlar için, şehir dışında kalmak daha emniyetli ve nispeten daha az bunaltıcı...

VATANDAŞIN ‘DOĞAL YAŞAM’ SEVDASI: DAHA FAZLA EV

Öte yandan toplumun yoksul ve giderek daha da yoksullaşan kesimleri, kirasını nasıl ödeyeceğini bile bilmiyor. Pandemi ve işsizlik nedeniyle memleketine dönenlerin oranı nedir, tabii bilmiyoruz.

Orta, ortanın üstü ve özellikle varlıklı kesimler için krediler, pandemide tam manasıyla fırsat oldu. Arsa satın alanlar da kot farkından yararlanıp maksimum kat çıkarak parasını değerlendirirken her yerde inşaat faaliyeti sürüyor. En düşük bütçeliler, bungalov veya prefabrik evleri oturtuyor.

İyi de, nereye kadar? Dağı taşı, ormanı, gölü yeterince betonla doldurmadık mı? İki ay yerine üç, belki dört ay kalınacak evler için bunca masraf, bunca risk almaya değer mi?

Anlaşılan milletimiz için her şeye değer... Yeter ki daha fazla mal, mülk sahibi olalım!

Oysa pandemi başladığında şu soruları sormadık mı:

“Acaba sürdürdüğümüz bu hayat, doğru mu? Daha az tüketerek, daha sağlıklı beslenerek, çevreye daha saygılı bir yaşam kurabilir miyiz?”

Anlaşılan bu soruları kendilerine soranlar dahi, “çareyi” yine kredi almakta, inşaat sektörünü beslemekte, bireysel hayatlarını sağlama alıp “güzelleştirmekte” buldu.

Güya daha “doğal” bir hayata özenirken, çevresini, etrafındaki canlıların doğal yaşamını, ülkesini daha fazla tahrip edeceğini düşünemiyor kimse.

Evinin temizliğine önem verip, sokağa, parka, ormana çöplerini boşaltan bir toplumdan başka türlüsünü beklemek belki boş.