Yaprakların yavaştan sararmaya ve dökülmeye başladığı aydır Eylül. Baharın o içe değen, kıpır kıpır yanından, yazın sıcağından eser kalmamıştır. İnsanı biraz durgunluk, biraz hüzün sarar bu ayda. Güneşin sohbeti bile üşütmeye çevirmiştir yönünü. Doğa ise başka bir ahenge geçmiştir. Canlılığı kalmasa da o muhteşem renkleri sunmaya devam etmektedir. Yeşilin tonları sarıya, kızıla, turunca, kahveye dönmüş ve görsel olarak karşımıza başka bir tabloyu sunmuştur. Hafifletici neden olarak sayabiliriz bunu.

Eylüldür. Hicran ayı demek sanki daha doğru gibi. Sevgilinin bırakıp gittiği en karanlık, en beter günlerin ayıdır. Şarkıların, şiirlerin, efkârın kesmediği, paramparça duyguların yıldızlarla konuştuğu aydır. Hazan mevsiminin ilk ayı, keder ayının ilk mevsimi, ayların en yangını, yangının en bela yayılışı, sevgisizliğin çoğaltıldığı, sevginin uçurum başlarında tutunduğu aydır.

İşkencenin, yağmanın, gecelere yayılan gölgelerin, ‘vatanseverlerin’, ‘bir sağdan, bir soldan’ diyenlerin çoğaldığı ve mektupların ‘görülmüştür’ damgasıyla dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya salındığı dehşet aydır. İki uzun günün yıllar olduğu ve takvimin o güne ait yapraklarını gizlediği, siyaha boyadığı aydır. Faşizm ayıdır. Zulüm ayıdır. Zalimin salyalarının sokakları kirlettiği aydır. Kanın ölümün peşine düştüğü, fırtınanın yağmuru camlara sürdüğü, ışıkların utandığı, insanın korkusuyla yalnızlaştığı, gölgesine kuşkuyla baktığı aydır.

Ayların en dertlisi, en utangacı, en mahcubudur. Komşunun komşusunun kapısını, penceresini kırdığı o gözü dönmüşlükten utanır. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara uzanan elden, ayak seslerinden, tanktan, hırsızlardan, talandan, insan onurunun çiğnenmesinden utanır. Ahmet Haşim’in dizeleriyle söylersem...

O kadar nâ-tüvân ki gizli sesin,
Kendi derdinle kendin ağlarsın,
Sana derdin senin kifâyet eder...*

6-7 Eylülü tanıklarından, kitaplardan, anlatımlardan bilirim. Fotoğraflardan, gazetelere yansıyanlardan, kaçanlardan o dehşetin nasıl olduğunu, karanlığın, başıboşluğun, lümpenleşmenin nelere yol açtığını öğrendim. Eylül ayı gibi sarardım, yerin dibine girdim utancımdan. Güzün her halini yaşadım. Eylül ayının acısına ağladım.

Faşizmin ayak seslerini ise yaşadım. Liseli yıllarımdı. Her okula bir polisin konuşlandırıldığı günlerdi. Her dersin ödevi Atatürk ile ilgiliydi. Komşularımız, mahalleli ağabeylerimiz bir bir götürülünce neyin ne olduğunu anlıyorduk. İşkencenin, karanlığın, sokağa çıkma yasağının, sıkıyönetimin cenderesini yaşaya yaşaya öğreniyorduk. Mahallelerin neşesi kurumuştu. Mevsimlerin her ayı eylüldü. Büyük acılar düşmüştü evlerimize. Biz bu haldeyken eylülün işkencelerinden geçen, zindanlarında kalan ve idamı bekleyen yirmili yaşlarında gençler vardı.

yüzüm suskun bir bıçak gibi büyürken kınında
gençliğimi koydum direnmenin çoğul ölümüne
maraş’tan geçtim, zaman dondu yaz çizgilerimde
kırdım bütün telli çalgıları, kovdum çengileri
bindim eylemin atına yarını duyan kulakken**

Osman Balcıgil’in İdamın Günlüğü kitabında, Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’in idamları öncesini anlatır Avukat Ali Rıza Dizdar. Kitaba yeniden göz attım ve tüylerim diken diken oldu. Ağladım. Gençlerimizi yirmili yaşlarında idama götüren ve onlardan vatan haini çıkaranlara bir kez dala lanet okudum. Şöyle anlatıyor Dizdar. “Saat 20.30’du. Kadir’i getirdiler. Ona çok önceleri seyrettiğim bir filmi anlattım. Bir boksörün hayatını anlatıyordu film. Bu ağır siklet boksör, ringde bir adamı öldürmüş, lanetlenmişti. Bir başka ağır sıklet maçında ringe çıkınca insanlara şunları söylemişti. ‘Bebekler dünyaya gözleri, elleri yumuk ve ağlayarak gelirler. Bunun nedeni dünyada kavga edeceklerini bilmeleridir. Ama insanlar ölürken elleri açık giderler. Bu, insanların yapamadıkları şeylere duydukları üzüntünün ifadesidir.’ Kadir, beni büyük bir sükûnetle dinledi.’ Ondan ayrıca hep gökyüzüne bakmasını da istedim. ‘Sizler bir kavga verdiniz ve bu dünyadan gidiyorsunuz, başınız dik olsun, hep gökyüzüne bakın’ dedim. Kadir bana, ‘Neden üzülüyorsun Ağabey? Hayrola? Dağıtmayın yahu kendinizi!’ dedi.”***

Ne büyük bir davranış, nasıl bir direnç ve kararlılık halidir. O yaşlarda bu denli güçlü olmak... Başları gökyüzünde olanların, gökyüzüne bakanların duyguları hep mavi olur ve son anlarında bile böyle ince düşünürler. Bu arada filmin ismini de araştırdım. Ancak bulamadım.

O kuşaktan insanlar zindanlara devrimci olarak girip, şair olarak çıktılar. Öyküler, romanlar ortaya koydular. Besteler yaptılar. Resimler, karikatürler çizdiler. Eylül ayının en onur duyduğu şey bu oldu. Üzerine çöken karanlıktan bir parça da olsa böyle kurtuldu.

*Ahmet Haşim, Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Seçme Şiirler, Asım Bezirci, İnkilap Kitabevi, 1986
** Esmer Bir Acı, Fadıl Öztürk, Piya Kitaplığı, 1995
*** İdamın Günlüğü, Osman Balcıgil, Onur Yayınları, 1986

---

Çizim: Fadıl Öztürk