Türkiye sağının halini tamiri mümkün olmayan bozuk bir saate benzetirim çoğu zaman. Tamiri mümkün olmasa da hep koldadır ve arada sırada çalışır gibi yapar ve sağcılar bu saatle yollarına devam ederler. Bunu nereden mi çıkarıyorum. Elbette kurdukları cümlelerden. O cümleler bozuk bir saat gibidir ve hiç değişmez.

1956 yılında yayımlanan Ocak ve 1962 yılında yayımlanan Milli Yol gazetelerinde kullanılan dil ile bugün kullanılan dilin hiç değişmediğini gördükten sonra bu kararım iyice netleşti. Çünkü kullanılan dil daha çok düşmanca, ağır hakaret içeren cümleler. O günlerin tek farkı, karşılarındaki düşmanların komünistler olması ve tüm mücadelenin onlarla yapılması. Elbette bu mücadele başta Nazım Hikmet olmak üzere, dönemin tüm edebiyatçıları ve komünist olarak bilinen tüm aydınlarıyladır. İsim isim ifşa edilerek, yazdıkları kitaplar ve dergilerin zararlı neşriyatlar olduğundan dem vurularak tek tek anlatılır iki gazetede de.

Komünistler, ‘ahmaklar, gafiller, ihanetçiler, vatan düşmanı, Moskof, kızıl, gelenek karşıtı’ olarak sunulur. Ağır hakaretler vardır yazılarda. Hedef aldıkları tüm aydınlara, onların eserlerine saldırıyorlar. Belki o dönemi bugünden farklı kılan, kullandıkları sıradan cümlelere rağmen, fikir tartışması yürütmeye çalışıyorlar aynı zamanda. Ancak bunu ne dil olarak ne de düşünce anlamında yapabiliyorlar. Bugün ise o basit fikir tartışmaları bitmiş, tamamen tehdit, hakaret, korkutma üzerinden veriliyor tüm mesajlar.

Nazım hep hedefin başında olandır dedim başlarken. Hedeften ziyade en çok nefret edilenlerin başındadır aslında. Zehir dağıtıcısı, zehirleyen olarak görülür. Türklüğü sorgulanır, soyadının Verzinski olduğu, Polonya vatandaşlığını kabul ettiği ve Slav ırkından geldiği özellikle belirtilir. Başka bir yerde de soyadı Verzanski olarak yazılmış. “Vatan haini Nâzım Hikmet Verzanski’yi milliyetçi çevrelerin ikazına rağmen, topladığınız 150 imza ile affettiriyorsunuz; o da size olan şükran borcunu Bizim Radyo’da büyük Türk milletine sövmek suretiyle ediyor... Buna mukabil sizin kılınız kıpırdamıyor.” Yine dil açısından belirleyici olsun diye yazının son paragrafını da atlamamak gerek. “Eğer bunları bilmeyerek yapıyorsanız GAFLET; bilerek yapıyorsanız İHANET içindesiniz!...”

25 Mayıs 1956 tarihli Ocak Gazetesi’nin ilk sayfasında Babıali Komünistleri olarak başlanan bir yazı dizisi var ve bu epeyce sürüyor. İlkinde Hasan Ali Ediz hedeftedir. Hemen yan tarafında ise Nazım vardır yine. “O Mel’unun Ektiği Tohumlar” başlığıyla bir yazı kale alınmıştır. “Teessür, nefret ve lânetle müşahade ediyoruz. Duyup da ürpermemek mümkün mü ki? Hayret ve dehşet içinde kalıyor insan! Vatanını, milletini, milliyetini, dinini menfur ideolojisi uğruna (satan), adi ruhsuzun methi... Hemhal olup bir mal gibi, alçakça satan bir sohbet etmekte olduğu arkadaşlarına neşeli bir an yaşatacağı sahte tavrıyla, mahut şahsın kıpkızıl şiirlerinden iftiharla parçalar okuma... ve onun müdafii kesilme.” Aynı cümleleri bugün de duyuyor muyuz? Elbette duyuyoruz. Gaflet, delalet, zilliyet, terör örgütü, alçaklar, cibilliyetsizler...

Aslında şaşırmamız gerekiyor. Hiç mi üslup anlamında bir değişiklik, bir ilerleme, farklı bir söylem olmaz diye. Olmuyor ve bunlara da şaşırmıyoruz. Saatin durduğu yerdeyiz hâlâ. Bu kez Kemaller konusuna el atmış Ocak Gazetesi. “Hayret ve dehşet içinde seyrediyoruz ki, dün Mustafa Kemallerin, Namık Kemallerin ruh ve zihniyeti ile neşredilmiş eserlerle süslenen Babıali vitrinleri, bugün üç başka Kemalin zihniyet ve eserleri ile dolup taşmaktadır. Bu Kemaller, Mustafa ve Namık Kemallerin uyandırdığı ruhu yıkmak, uyuşturmak isteyen Kemallerdir ki, tanımak öğrenmek zaruretindeyiz.” dedikten sonra da Kemallerin isimlerini sıralıyorlar. Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Yaşar Kemal... Edebi değerlerinden, vasatlıklarından, Nazım’la olan arkadaşlıklarından girip gafilliklerinden çıkıyorlar.

Neredeyse dönemin tüm aydınları için bu gibi karalama, hakaret dolu cümleleri kullanıyorlar. Suat Derviş, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, Hasan İzettin Dinamo, Sabahattin Ali... O dönem solcu olarak bilinen kim varsa, ya kızıl ya da Moskof olarak hakarete uğruyorlar. Hele Suat Derviş ifşası ise ilginçtir ve okuduğum bu cümlelerden sonra Suat Derviş’e saygım daha da artmıştır. “Yeni Edebiyat gazetesinde Türkiye’de ilk defa kızıl ihtilalin yıl dönümünü kutlayan gazeteci, Suat Derviş olmuştur. Düşünün ki Türkiye’de Moskova’ya hayranlığını zaman zaman saklamamış olan Nazım Hikmet bile, yazı ve şiirleriyle o diyara bağlılığını Suat Derviş kadar açık ve cesaretle söyliyememiştir.”

Zararlı neşriyatlar olarak sunulan diziler yapmışlar. Dergiler ve kitaplar var. Teneke, Kağnı ve Ses, 72. Koğuş, Onüç, Yeryüzü gibi dergiler hedef tahtasında. Bu kitap ve dergiler insanların açlığını, sefaletini, yoksulluklarını dile getirdikleri için hedef tahtasındalar. Kullanılan dil yine aynı. Hani bugünlerde söylenen ‘herkes mutlu ve mesut, ekmek de buluyorlar, araba da alıyorlar’ın aynı versiyonu. “Sefalet, zenginle fakir arasındaki yaşayış farkı, zenginin fakiri küçümsemesi, Ağalar tarafından istismar edilen köylü, açlık, devletin ilgisizliği v.s. gibi mevzuları türlü yönlerden işleyerek cemiyetin iktisaden ve yaşayış itibariyle insanlar arasına koymuş olduğu farkı ifrata kaçan çizgilerle göstererek, sınıflar arasında bir düşmanlık yaratmak gayesini güdüyorlar.”

Dikkatimi çeken önemli bir ayrıntı da her iki gazetede kadın yazarın olmaması. Sağ düşünce kadın yazarlarla daha sonraları tanışıyor ve bunu da sola, solun mücadelesine borçlular. Bugün kadınlarla ilgili söyledikleri şeyler aslında geçmişin ruhunu yansıtıyor. Evinde olan, çocuk büyüten, yemek ve temizlik yapan kadın tipidir murat edilen. Kadın konusundaki düşünce de duran saat mantığıdır.

Kızıllar gitmiş, Moskoflardan eser yok artık. Düşman olarak kimse Komünistlerden söz etmiyor. Vatan haini olarak da görülmüyorlar. Şimdi bütün siyaset ve strateji Kürtler üzerinden yapılıyor. Yine o gazetelerin birinde Siz ve Biz kavramları üzerine vasat bir deneme var ki, aslında bugün gelinen yerin aynı yer olduğunu o kadar iyi anlatıyor ki... Vasatın dibi olduğu için o yazıdan tek satır koymuyorum. Sadece saatin bile bozulduğuna pişman olduğundan eminim artık. Çünkü günde iki kez doğruyu gösteriyor. Çalışsaydı eğer, farklı bir düşünceye yönlendirir, dünyanın gidişatını, hayatın devam ettiğini gösterebilirdi. Şimdi günde iki kez doğruyu gösteren o saatle doğrularının çok olduğunu düşünerek küfre devam ediyorlar ve hayatın öyle güzelleştiğini düşünüyorlar.