Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, geçen hafta İklim Şurası’nda yaptığı konuşmada, “2053 net sıfır emisyon ve yeşil kalkınma hedefleri” doğrultusunda atılacak adımları, alınacak kararları ve uygulanacak politikaları belirleyeceklerini söyledi.

Bunları merakla ve dört gözle bekliyoruz.

Ancak Kurum’un, “Ülke olarak, dünyanın karşı karşıya kaldığı iklim krizinin oluşmasında tarihi hiçbir mesuliyetimiz yok” cümlesi son derece vahim.

“Mesuliyetimiz yok” demek başlı başına sorunlu, diğer yandan tarihsel sorumluluk olmadığını kabul etsek bile, 21’nci yüzyıl şartlarında bunu söyleyerek sorumluluktan sıyrılamazsınız.

Zira, hali hazırda Türkiye’nin yıllık kişi başına sera gazı salımı 6 ton.

Türkiye, her yıl 500 milyon ton sera gazı salıyor. Bu oranla Türkiye, dünyanın yıllık sera gazı salımının yaklaşık yüzde 1'ini gerçekleştiriyor. 

Üstelik, Türkiye’nin sera gazı salımının üçte biri kömür kaynaklı.

Bundan sonrasına kömür yatırımları, elektrik faturaları zamları ve yenilenebilir enerji denklemine bakarak ilerleyelim.

AKP’nin iktidarda olduğu 20 yılda kömürlü termik santrallerin toplam kurulu gücü 20,3 GW’a yükseldi. 

Planlanan kömürlü termik santrallerin toplam kurulu gücü 14,8 GW. Planlanan kömürlü termik santral projelerinde Türkiye, dünyada 6’ncı sırada.

Türkiye'de elektrik üretiminde kömürün payı yüzde 34,5.

Türkiye’deki kurulu kömürlü termik santrallerinin yüzde 10’u ithal kömürle çalışıyor. 

Ülkenin havası, suyu, toprağı bu yatırımlarla kirletilip yok ediliyor, kentlerde nefes alınamazken, kırsalda çevre ve yaşam alanları bu termik santrallerle talan ediliyor.

Ne uğruna?

Gelelim buradan elektrik faturalarına yapılan zamlara…

Yeni yılla birlikte doğalgaza yüze 25, elektriğe ise yüzde 50 zam geldi. EPDK kararıyla elektrik faturalarında kademeli tarife sistemine geçildi. Faturalara yüzde 50 ile yüzde 125 arası zam yapıldı.

Elektrik zammının büyüklüğünün yanı sıra kademeli tarife uygulaması da başlı başına sorunlu.

Kademeli elektrik tarifesi uygulaması ev abone grubu tüketicilerinin tamamı için geçerli.

Tüketicilerin günlük ortalama 5kWh'ye olan (eski faturaya göre aylık 140 TL'ye kadar) tüketimlerinin düşük kademeli tarife birim fiyatından, bu miktarın üzerindeki tüketimlerin ise yüksek kademeli tarife birim fiyatından faturalandırıldığı uygulama.

EPDK’dan yapılan açıklamada, “1 Ocak 2022’den itibaren mesken aboneleri için aylık 150 kWh’a kadar olan tüketim miktarları için nihai fiyat 1.37 TL/kWh, aylık tüketimlerin 150 kWh’ın üstündeki kısmı için 2.06 TL/kWh olarak uygulanacaktır” denildi.

Kademeli tarife aslında tüketimi azaltmayı teşvik ederek, az tüketene avantaj sağlar, az tüketeni korur. 

Bu tarifeye göre, az tüketene bile zam geliyor, kademeli tarifede zamdan etkilenmeyen grup yok.

EPDK, ayrıca açıklamasında, “Dünya spot piyasalarında elektrik üretiminde kullanılan kömür fiyatlarında 5 kat, doğal gaz fiyatlarında ise 10 kat artışlar oldu. Türkiye enerji sektörü de bu süreçte küresel düzeyde ortaya çıkan olağanüstü maliyet artışlarından etkilendi” diyor.

Tam bir itiraf aslında bu.

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığının, üstelik türlü teşvik ve sübvansiyonlarla kayrılan kömürlü termik santralleri ithal kömürle çalıştırmanın maliyetini bu ülkenin insanı, havası, suyu, toprağı, doğası, canlıları ödüyor.

Maalesef, bunların hepsi elektrik dağıtımında yapılan özelleştirmelerin sonuçları.

EPDK, özelleştirmenin getirdiği yükün altında kalırken, elektrik faturaları da yurttaşı çarpmaya devam ediyor.

Tüm bunlar olurken, iktidar yenilenebilir enerji üretimine de büyük bir darbe vurdu. 

Geçen hafta, güneş enerjisi üreticilerinin dağıtım şirketlerine ödeyecekleri dağıtım bedeli yüzde 398 oranında artırıldı.

EPDK, 5 bine yakın küçük enerji şirketini ve 400 bin bireysel yatırımcıyı, finansman şirketini, yabancı yatırımcıyı ve binlerce çalışanı derinden etkileyen bir düzenlemeye imza attı. 

Güneş Enerjisi Yatırımcıları Grubu, açıklamasında, “2016’da GES yatırımı yapan şirketlerin ödediği dağıtım bedeli 1 Ocak 2017’de 13,6 kat artırarak 0,75 krş/kWh’ten, 10,25 krş/kWh’e çıkarıldı. 

Bu orantısız artışla oluşan mağduriyeti kısmen gidermek ve yatırımların iptal edilmesini önlemek amacıyla EPDK, 2018 öncesinde kurulan lisanssız santrallere 10 yıl süreyle bu artışın yüzde 75’inin yansıtılmayacağı yönünde bir karar aldı. Bu tebliğ sonrası şirketler yatırım için düğmeye basarak o tarihteki yüksek yatırım bedellerine rağmen 31.12.2017 öncesine bu yatırımları yetiştirerek ülke ekonomisine kazandırdı.

Ancak 30.12.2021 tarihinde yayınlanan EPDK kararıyla bu kazanılmış hakkın yok sayılıp, buna ek olarak üzerine yüzde 24 zam uygulanacağının açıklandı. Bu düzenleme ile 2018 öncesi devreye alınan GES’lerin dağıtım bedelleri 5,6882krş/kWh’ten 28,2765 krş/kWh’e yükseldi. Yani lisanssız üreticilerin dağıtım şirketlerine ödedikleri tutar yüzde 398 artırılarak 5 katına çıkarıldı” denildi.

Neden, Türkiye’deki güneş enerjisinin yüzde 90’ını üreten küçük enerji şirketlerinin aleyhine böyle bir karar alındı?

Termik santralleri, kömür ithal edenleri, dağıtım şirketlerini elinde tutan beşli çeteleri korumak için mi?

Peki, Türkiye’yi her fırsatta kıskanan Almanya ne yapıyor?

Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanya'da hükümet, olası enerji fiyatları artışının halka yansımaması için geçen ekimde "yenilenebilir enerji desteği vergisini" yüzde 43 oranında indireceğini açıkladı.

1 Ocak 2021 tarihi itibariyle yürürlüğe giren "Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasası" uyarınca faturalara yansıtılan katma değer, enerji vergileri arasında en büyük orana sahip. 

Zira, yenilenebilir enerji vergisi Alman tüketicilerin enerji faturalarının beşte birini oluşturuyor.

2022 itibariyle Almanya'daki ev ve iş yerlerine ait faturalardan 1 kWh başına 6.5 sent olan vergi oranı 3.7'ye düşürülüyor. 

Bu indirim 83 milyon nüfuslu Almanya'nın bütçesine senelik 3.25 milyon euro yük getirecek. 

Elbette, enerjide maliyetsiz, yüksüz, gül bahçesi gibi dönüşüm olmuyor. Enerji dönüşümü sancılı bir süreç, bunu göze alabilenlerin ve almayanların dünyasındayız artık.

Daha bu işin enflasyon ayağı var. Bitirirken ona da değinelim.

Makina Mühendisleri Odası’nın son raporunda, “Ocak ayının henüz birinci haftası dolmadan yapılan zamlarla yıllık TÜFE artışı yüzde 40’a ulaştı bile. TÜFE kapsamında 400’ü aşkın mal ve hizmetlerin yalnızca 6’sına ilişkin zamlar TÜFE’yi yıllık bazda yüzde 40’lık düzeye taşımaya yetiyor. Elektriğe kademeli olarak yüzde 52 ile yüzde 127 oranlarında zam geldi. TÜİK’in ocak ayı hesaplamasında, tüketime bağlı ortalama bir oran alması bekleniyor ve bunun yüzde 75 olması beklenebilir” denildi. 

Elektrikteki kademeli fiyat artışlarının faturalarda ortalama yüzde 75 bir artışa yol açacağı varsayımıyla, elektrik ve doğalgaz zamlarının TÜFE enflasyonuna doğrudan etkisinin 5 ila 8 puan arasında olması bekleniyor. 

Bununla beraber, elektrik, doğalgaz ve akaryakıt zamlarının TÜFE enflasyonu üzerindeki toplam etkisinin, dolaylı etkilerle birlikte zaman içinde yüzde 7,5 ila 8 puana kadar ulaşabileceği beklentisi hakim.

Geldiğimiz noktada, elektrik ve doğalgaz piyasasının olgunlaşmadan serbestleştiği, dağıtım özelleştirmeleriyle uygulamaların şirketlerin insafına bırakıldığı, yerelde, yerinden, yenilenebilir enerjiye geçiş yerine fosil ve ithal yakıtların tercih edildiği bir enerji politikası sarmalından çıkamıyoruz. 

Türkiye’nin “İklim krizinin oluşmasında tarihi mesuliyetimiz yok” gibi gülünç açıklamalara değil, acilen alternatif enerji politikalarını konuşmaya ve uygulamaya geçmeye ihtiyacı var.