Geçen hafta Irak Başbakanı Mustafa el-Kadhimi, Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirerek, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bir araya geldi. Bu ziyarette iki ülke arasında çok sayıda önemli konu ele alındı. Irak ve Türkiye arasındaki ilişkilerin en kritik gündem maddesi şüphesiz su meselesi. 

İki ülke arasındaki bu önemli meselenin görüşülmesi ve aradaki sorunların giderilmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski bakanlardan Veysel Eroğlu’nu Cumhurbaşkanlığı Irak Özel Temsilcisi olarak atamıştı. 

Geçen yıl Eroğlu’nun, Irak temasları sırasında Dicle-Fırat nehirlerinin sularının “hakça ve adilce kullanılabilmesinin, ülkelerin kalkınmasında lokomotif olabilmesi için su kaynaklarının tespitinin, ortak ölçüm ağının kurulmasının ve ülkelerin su ihtiyaçlarının belirlenmesinin önemine işaret ettiği aktarılmıştı.

Devletlerin, yıkıcı ve sömürücü politikaları, barajların su üzerine hegemonya kurmak amacıyla inşa edilmesi, su ve insanlığın diğer müşterekleri üzerine verdiği antidemokratik karar mekanizmaları öteden beri sivil toplumun gündeminde önemli yer tutuyor. Özellikle "sınır aşan” su meselesi bunun en kritik başlıklarından biri.

Su, azınlıkların ya da devlet tekellerinin değil, toplumların çoğunluğunun çıkarları doğrultusunda bütüncül şekilde yönetilmeli. Devletler, coğrafi birtakım avantajlarını özellikle “sınır aşan” su kaynakları açısından kötüye kullanmamalı.

Hatırlanacağı üzere, yapılmaması için uzun yıllar çok büyük mücadeleler, protestolar ve kampanyalar gerçekleştirilen Ilısu Barajı’nda geçen yıl temmuz ayında su tutulmaya başlandı ve baraj, insanlık mirası Hasankeyf’i Dicle’nin suyunda boğarak yükseldi. 

Sivil toplumdan barajda su tutulmaması yönünde çağrılar yapılsa da, hepsi karşılıksız kaldı. Milyonlarca canlı su tutmadan dolayı suya erişemeyerek, yaşam alanları yok olduğu için devlet eliyle ölüme mahkum edildi. Yine bu yıl tam pandeminin yeni başladığı günlerde, insan sağlığını tehdit eden Coronavirus’e karşı “Evde kal” kampanyaları yürütülürken, kısmi sokağa çıkma yasakları uygulanırken Ilısu Barajı’nın kapakları kapatılmadığı için köyler su altında kaldı.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’nin haziran ayında yaptığı açıklamada, Ilısu Barajı’nda tutulan su hacminin 10,3 milyar metreküp olduğu, yani hedeflenen hacmin yüzde 97’sinin gerçekleştirildiği ifade edildi. Suyun yüksekliği ise 130 metreye ulaştı, ilk türbin ise 19 Mayıs 2020 tarihinde hizmete alınarak elektrik üretimine başladı.

Tüm bu gelişmeler olurken Irak Hükümeti, Ilısu Barajı göleti nedeniyle Dicle Nehri’ndeki su seviyesinin azalması sebebiyle Türkiye'yi eleştirmişti.

Hatta geçen yıl, su ihtiyacının büyük kısmını Dicle Nehri’nden karşıladığını belirten Irak yönetimi, Ilısu Barajı’nda suyun tutulmasıyla su kesintisine uğrayacağı ve nehrin sularının azalacağı yönünde endişelerini dile getirmişti.

Türkiye, tarafı olduğu protokol ve anlaşmalarda belirtilenden çok daha az su bıraktığı için hem Irak’taki hem de Suriye’deki kuraklıktan sorumlu tutuluyor. Üstelik, Türkiye, son 50 yılın en sıcak sonbaharını ve kışını geçirirken, her gün susuzluk ve kuraklık alarmı verilen yeni bir açıklama geliyor. 

Dicle ve Fırat nehirlerindeki su seviyesi her yıl daha da düşerken, Irak hükümetlerinin Türkiye ve Irak arasında bir su kotası belirlemek için yıllardır yürüttüğü çabalar da sonuçsuz kaldı.Türkiye ise Dicle ve Fırat nehirlerini “sınır aşan” su olarak tanımlayan uluslararası anlaşmaları tanımayarak, iki nehri ulusal su olarak nitelendiriyor.

Öte yandan, Bağdat yönetimi, Türkiyeli ve Iraklı yetkililerin Fırat ve Dicle’nin sularını “iki ülkenin çıkarına hizmet etmek” üzere müzakere ettiklerini duyurmuştu. 

Irak Başbakanı Mustafa el-Kazımi de ziyaretiyle birlikte Irak ve Türkiye arasındaki kronik bir anlaşmazlık konusu olan Dicle Nehri'nin suyu konusunda bir atılım gerçekleştirmek istiyor. Analistler, Iraklılar için son derece hayati önem taşıyan bu konuda Ankara'nın sert tavırlarına işaret ediyor.

Kazımi'nin bu alandaki çabaları, Ankara ile Dicle'nin su kaynaklarına ilişkin olarak, güney Irak'taki Basra şehrine kadar akış hızlarını ölçmek için saha izleme istasyonlarının konuşlandırılmasını öngören özel bir protokol imzalamaya odaklanıyor.

Kadhimi'nin ofisinden kaynaklar, yakın zamanda hazırlanan protokolün, Irak ile Türkiye arasında Dicle Nehri'nin suları konusunda yaklaşık 30 yıldır devam eden tartışmayı çözeceğini, Bağdat'ın Ankara ile adil bir su anlaşması sağlamak için Türkiye ile ticareti kullanabileceğinin ipuçlarını verdiğini söyledi.

Dicle Nehri, Türkiye sınırlarını aşıp doğal yapısı gereği bugün Suriye ve Irak topraklarının içine akıyor. Suriye ile 40 kilometre boyunca sınırı oluşturduktan sonra Dicle Nehri tamamen Irak’a giriyor ve sırasıyla Musul, Tikrit, Bağdat ve Basra şehirlerinin içinden  geçiyor.

Basra Körfezi’ne ulaşmadan kısa süre önce Fırat Nehri ile birleşip Şattülarap’ı oluşturuyor. Fırat Nehri’nin Basra Körfezi’ne ulaşan debisinin yüzde 98’i Türkiye sınırları içinde oluşuyor. Dicle Nehri için bu oran yüzde 55 ile daha düşük düzeyde, çünkü Batı İran’ın dağlarından gelen birçok nehir de Dicle’yi besliyor.

Irak ve Suriye coğrafyalarındaki halklar, tarımı ancak nehirlerden çevirdikleri suyla yapabiliyor. Yine içme suyu açısından iki büyük nehrin dışında Irak’ın büyük şehirleri açısından pek bir alternatif yok. Bu sebeple Irak ve Suriye, baraj ve sulama projelerine karşı çıkarken tarihsel haklarını dile getiriyor.

Hasankeyf Yaşatma Girişimi, geçen yıl yaptığı bir açıklamada, “Bu şartlar altında Ilısu Barajı’nın yapımıyla Dicle Nehri üzerinde olanaklı hale gelecek olan suyun kontrolü, ülkeler arası ilişkileri olumsuz etkileyip bölge barışının gelişmesine engel teşkil edebilir. Ortadoğu’da dengelerin birkaç yılda bir değiştiğini dikkate alırsak bugün yapılan bir sözleşmeyle taraflardan biri birkaç yıl sonra kendisini yükümlü görmeyebilir. Sular üzerinde kontrol olanağı veren büyük barajlar gibi su yapıları devletlerarası çekişme ve çatışmaları kolayca derinleştirebilir. 2014-2017 yılları arasında IŞİD örneğinde görüldüğü gibi devlet dışı silahlı güçler de, arazi üzerinde kontrolü ele geçirecek olursa barajları silah olarak kullanabilir. Mezopotamya havzasındaki siyasi güçler, en başta Türkiye, Irak ve Suriye devletleri toplumun tüm ihtiyaçları, bin yıllardır uygulanan su kullanımından doğan hakları, ekonomik sürdürülebilirliği, barışın gelişmesini ve mutlaka ekolojik ihtiyaçları da gözeterek ve sivil toplumu sürece katarak bir su sözleşmesine gitmelidir. Türkiye kadar, Irak ve Suriye’nin de sorumlu davranıp hareket etmesi önemlidir” diyor.

Sonuç olarak, giderek etkisini artıran biçimde hissedilen kuraklık ve ona bağlı susuzluk krizi sadece Türkiye’nin değil kadim Mezopotamya topraklarının da sorunu. Bağdat, Ankara ile yapılacak protokolle su ilişkilerinde bir ilk olan Dicle Nehri'nden Irak'a aylık sabit su kotası garantisi verileceğini söylüyor. Mesele, “sınır aşan” suların kontrolünü başkalarının aleyhine elde tutarken, hem kendi evindeki hem de komşulardaki susuzluk ve kuraklık krizinin tetikleniyor oluşu. Türkiye’nin Mezopotamya halklarının endişelerini daha fazla tetiklemeden bu meseleyi çözmesi gerekiyor.