Kızılay, Ensar, Başkentgaz üçgeninde suç işleme özgürlüğünün ekonomisi



Artı Gerçek

Suçun cezasız kalmasıyla ve normalleştirilmesiyle birlikte yolsuzluk iddialarının araştırılmayacağına ilişkin toplumdaki algı güçleniyor, kamu vicdanında da ciddi yaralar açıyor.


ABD’li sosyolog ve ekonomist Gary Becker, doktora öğrencilerinin sınavına geç kalmak üzeredir. Arabasıyla son sürat okulun bahçesine girer fakat park yeri sınav yerine epeyce uzakta kalmıştır. Bir an düşünür ve karar verir. Arabasını, park etmenin yasak olduğu sınavın yapılacağı sınıfın önüne park edecektir. Sınav çok önemli olduğu için cezayı göze almak en iyi seçenek gibi durmaktadır. Arabayı park eder, trafik cezası riskini almaya karar verir ve sınıfa dalar. 

Becker, sınav süresince yaptığı davranışı düşünür ve o ana kadar kimsenin fark etmediği bir gerçeği fark eder. 

Kararının, tamamen olası bir maliyetle - yakalanma/cezalandırılma/aracının çekilmesi - sınava zamanında gitmenin faydasını tartma meselesi olduğunu fark eder. 

Alınan karar tamamen bir maliyet/fayda analizine dayanmaktadır. 

Gary Becker’e 1992 Nobel Ekonomi Ödülü getiren bu gerçek, suç işlemenin ardındaki rasyonelliktir. 

Becker, sınavda şöyle düşünmüştür: 

“Her akıllı insan için, suçun beklenen getirisi beklenen maliyetinden yüksekse, o suçu işlememek anlamsızdır.”

Becker’ın tespitinden hareketle şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Akıllı ama aynı zamanda ahlaki açıdan zayıf bir insan, suç sonrası elde edeceği kazancın o suçun olası cezasından daha çok olması halinde o suçu işler. 

Hele de suçun işlenmesinin ardından olayın hiç ortaya çıkmaması, ortaya çıksa bile yeterince soruşturulmaması, hatta yargının ve dolayısıyla mahkemelerin baskı altında olması, muhtemel cezanın şiddetini azaltacağı ya da sıfırlayacağı için suçu neredeyse işlememek mümkün değildir!

Diğer yandan, suçun işlenmesinin rasyonel bir davranış haline dönüşmesiyle ve cezasız kalmasıyla birlikte, diğer ahlaki açıdan zayıf insanlar da mevcut durumun özendiriciliğine kapılıp suç işlemeye yönelecektir. 

Bu da bizlere, suçun nasıl araçsallaştırılıp rasyonelleştirildiğine dair çok önemli bir gerçeği de göstermiş oluyor.

Kızılay, Başkentgaz ve dolayısıyla Torunlar Holding ile çocuk istismarıyla ülke gündemine oturmuş Ensar Vakfı, TÜRGEV ile Ensar Vakfı'nın ABD’de ortaklaşa kurduğu TÜRKEN Vakfı arasındaki “vergiden kaçınma” diye tarif edilen tuhaf para trafiği suçun rasyonelleştirilmesine yönelik çok çarpıcı bir organize ve senkronize örnektir. 

Adı geçen tüm aktörler, esas amacın bağış olmadığını, vergi ödememek için bağış yapıldığını biliyor, Başkentgaz’dan çıkan paranın tamamının gider yazılarak daha az vergi ödenmesinin sağlanması herkesin işbirliğinde gerçekleşiyor. Üstelik, Kızılay’a yapılan 8 milyon dolarlık bağışın gönderildiğinin iddia edildiği TÜRKEN Vakfı’na yapılan bağışın ABD Hazine Bakanlığı’nın yayınladığı bağış listesinde bulunmadığı söyleniyor. Ortada şeffaf biçimde hesabının verilemediği saadet zincirine dönüştürülmüş bir para transferi var. 

Tüm bu olup bitenler, sermaye gruplarının, AKP’nin alametifarikası vakıfların, kamu kurumlarının hele de işlevi toplumlar için son derece kritik Kızılay gibi kurumların yolsuzlukların aparatı hale getirilmiş olması cezasızlığa olan inancın göstergesidir. 

Hatırlanacağı üzere, eskiden daha sınırlı çevreler içinde tekil olarak adlandırabileceğimiz yolsuzluk örnekleri ya da devlet içerisindeki klikleşmiş yapıların uzantılarının organize suç yapılanmaları öne çıkardı. Bunlar islami birtakım gruplar, tarikatlar, cemaatler yoluyla ya da holdingleşmiş bazı yapılar taşeronluğuyla gerçekleşirdi. 

Şimdilerde ise, doğrudan AKP rejiminin ekonomi politiğinin bel kemiğini oluşturan yapılar, kurumlar ve sermaye organize biçimde suç işleme özgürlüğünün birer aktörü halinde, neredeyse “kurumsal” bir biçimde, sermaye transferleriyle zenginleşiyor. Becker’ın teorisinden bakarsak, bu yapılar ortaya çıksa bile yeterince hatta hiç soruşturulmayacağına yönelik güven o kadar yüksek ki, suçu işlememek mümkün değil…

Yine Gary Becker’ın teorisi üzerinden gittiğimizde, yıllar içinde Türkiye’de yolsuzluk ve rüşvetin nasıl yaygın hale geldiğine, ortaya çıkan suçların nasıl işlendiğine, işlenen suçların nasıl yeterince soruşturulmadığına, yargı sürecinin işletilmesine ve medyanın ifade özgürlüğüne nasıl müdahale edildiğine, eninde sonunda da suçun ve suçlunun nasıl cezasız kaldığına hep birlikte tanıklık ettik. 

Savurganlığın, israfın, kamu kaynaklarının lüks harcamalara gitmesinin, usulsüz ödemelerin ve haksız kazançların felce uğratılmış bir demokrasi, yargı ve bürokrasi zemininde sorgulanamaz hale getirilişinin uzun metrajlı filmini seyrediyoruz. 

Geçmişteki ya da halihazırda süren soruşturmalar, Türkiye’de yolsuzluğun nasıl soruşturulamayacağına ilişkin önemli bir örnek teşkil ediyor, aynı zamanda yolsuzlukla mücadeleye dair inancı da zedeliyor. Suçun cezasız kalmasıyla ve normalleştirilmesiyle birlikte yolsuzluk iddialarının araştırılmayacağına ilişkin toplumdaki algı güçleniyor, kamu vicdanında da ciddi yaralar açıyor.

Tüm bu gelişmeler, hem Türkiye kamuoyuna hem de dünyaya, hukuk devletinden, demokrasiden, şeffaflıktan ve hesap verilebilirlikten ne kadar uzaklaştığımızı sergiliyor. Hukuk tanımazlık, kanunların etkisiz kılınması, tamamen keyfi uygulamalar, yolsuzluğu ve cezasızlığı normalleştiren bir alana çekiyor. 

Daha önceleri insan hakları ihlalleri alanında daha çok konuşulan cezasızlık kavramı artık günümüzde yolsuzluklarla gündemde. Yolsuzluklarla ilgili gerçek bir soruşturma, yargılama ve hesap verme süreci gerçekleştirilemedikçe de cezasızlığı daha çok konuşmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Maalesef politik aktörlerin alışkanlık haline getirdiği üzere, Türkiye’de yerleşmiş ve giderek de kötü bir hal alan cezasızlık kültüründen istifade etme, haklarındaki suçlamalarla ilgili hesap verme yükümlülüğünden kurtulma hali tehlikeli şekilde yaygınlaşıyor. 

Kimsenin yaptığı yanına kalmaz demişler ama kalıyor, kalmaya devam edecek gibi görünüyor…