Resmi dilde 'Barış Pınarı' adı verilen ama sadece 10 gün içinde 'Felaket Pınarı' olduğu ortaya çıkan askeri harekat çeşitli kesimlerin davranış tarzını teşhir etti. Bağdadi’nin bir Amerikan operasyonu sonucu öldürülmesi bu olumsuz davranışı gölgelememesi gerek.

Kürt karşıtlığını siyasi, ideolojik, kültürel leitmotif olarak benimsemiş olanlar, harekatın Washington ve Moskova’nın hamleleriyle atıl bırakılması karşısında, TSK’nın kazandığı zaferi telaffuz etmeye çalışıyor. Ama bu kesim konuşma özürlü, çünkü düşünme özürlü, çünkü somut gerçekleri inkar etme konusunda çok başarılı. Ayrıca vicdansızlık konusunda da şampiyon bunlar.

Meclis’te ve kamuoyu önünde ilk başta harekata onay verenler, galiba 5. günün sonunda, ‘’Dünyadan tecrit olduk’’, ‘’Diplomatik olarak desteğimiz yok’’ dediler. Ama işin özüne değinmeden Dışişleri Bakanlığını yeteri kadar çalışmamakla itham ettiler.

Daha çok sağ cenahta ama solda da var, eskiden beri klostrofobik bir tutumun esiri önemli bir kesim. Vatandaşı olduğun devletin silahlı kuvvetleri, hiçbir anlaşma, hiçbir meşru zemin olmadan, komşu ülkenin topraklarına giriyor. Üstelik de öncü kuvvet olarak bütün dünyanın lanetlediği IŞİD ve El Kaide eskilerini toplayıp onlara Milli Ordu adını vermişler. Kafa kesen, tecavüzcü, talancı çeteler bunlar. Hiç bir yasal ve meşru kimlikleri de yok. Operasyona savaş demek yasak, barış talep etmek de yasak. Ama sonra, olmayan savaşın ateş-kes sözleşmesini imzalamak ve uygulamak zorunda kalıyorlar. Resmi söyleme göre maksat terörizme karşı mücadele ve mültecilere yerleşim alanı açmakmış. Hiçbir inandırıcılığı, gerçekliği olmayan bu söylem, KKTC Cumhurbaşkanı dahil uluslararası topluluğun ezici çoğunluğu tarafından rededildi. Trump ile Putin de, insancıl oldukları için değil, kendi çıkarlarına aykırı olduğu için, harekata son verdirdi ve Ankara’nın aleyhine bir dizi önlem aldı.

Bu ortamda, aslında kamuoyunda, halkta da yaygın olan bir anlayış yeniden zuhur etti: Ayyy dünyaya rezil olduk!

Çok sorunlu bir tutum bu. Çünkü rezaletin, yenilginin bizatihi kendisini değil, başkaları üzerine yansımalarını ve sonuçlarını ön plana çıkartıyor. Yani rezaletin özü ve öznesi ile doğrudan bağlantılı değil. Dış faktörle ilgili. Hani tüm bu olumsuzluklar dış dünyaca bilinmese bu kesimin derdi olmayacak. Kol kırılır yen içinde kalır ya…

Senin Reis’in rezil olmuş, vatandaşı olduğun devlet aşağılanmış, çok sert ithamların öznesi olmuş, ama sen hala sahte bir İngiliz centilmeni havalarında ‘’Dışarıdaki prestijimiz yara alıyor sanki…’’ diyorsun. Hala milliyetçi refleks. Hala içine kapanık ruh halinin dışa yansıması. Başta desteklediğin saldırı harekatı başarısızlığa uğrayınca yakınıp durmanın alemi yok. Dünyaya rezil olmak istemiyorsan o harekata baştan karşı çıkacaktın.

İlk başta, birinci çoğul şahıs kullanmak ne oluyor? Biz Türkler… Biz Türkiye olarak…. Zaman zaman bireycilik taslasa da henüz birey olamamış kişiler, bağımsız özgür yurttaş kimliğine sahip olamadıkları için, en kestirme yoldan çoğalmaya bakar ve kendisini devletle, hükümetle, rejimle, iktidarla özdeşleştirir, bütünleştirir. Suriye Kürtlerine sen mi saldırdın? Milli Ordu adı verilen çeteleri sen mi kurdun? Yoksa bizzat gidip sen mi savaştın komşu ülkenin topraklarında? Sen niye rezil olacaksın ki? Bu işin sorumlusu rezil olsun. Sen de o rezil edenlerin safında yer al.

Ben ve arkadaşlarım, tanıdıklarım, hiç mi hiç rezil olmadık bu son gelişmeler karşısında. Çünkü biz, demokrasi, özgürlük, insan hakları, insan onuru, barış gibi bir dizi değere sahibiz. Ve bu değerlere sahip çıktıkça, vatandaşı olduğumuz devlet bile kalkıp bu değerleri çiğnerse karşı çıkarız. Aynı değerlere sahip, devleti, milleti, etnik kimliği, dili, dini ne olursa olsun diğer insanlarla da dayanışma içinde oluruz. Benim hiçbir yabancı arkadaşım, Erdoğan rejiminin yaptıkları yüzünden bana ‘’Rezil adamsın’’ ya da ‘’Rezil oldunuz’’ demedi. Tam aksine bu rezilliklere ben de onlar da karşı çıktığımız için, hakiki rezili teşhir ettik. Üstelik de biz baştan beri, bu harekatın batağa saplanmak, ekonominin çöküşü ve iç politikada manevra olduğunu yazdık-çizdik. Sonunda da haklı çıktık.

Devlet devletliğini bilecek. Yurttaş da yurttaşlığını bilecek. Bir yurttaş, kendi devleti, bir dizi çağdaş değeri ihlal ettiği zaman, ona karşı çıkmıyorsa, o kişi yurttaş değildir, devletdeştir. Yurttaş, devletinin yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Yurttaş, ancak kendi tercihleriyle, eylemleri ile değerlendirilebilir.

Saray’ın da kışkırtmasıyla, mevcut durumda, milliyetçiliğin ayrılmaz parçası olan yabancı düşmanlığı da güç kazanıyor bu arada. Başta ABD ve Batı dünyası olmak üzere herkes Türklere karşı, herkes teröristleri destekliyor algısı yaygınlaştırılmak isteniyor.

Sadece üç olgu, Saray’ın çaresiz yalnızlığını, nafile saldırganlığını ve şahane tecridini çok iyi anlatıyor:

  • Fransız Le Point dergisi kapağında Erdoğan’a ‘’L’éradicateur’’ (İmha Edici, Kökünü Kurutan) başlığını kullandığı için, Cumhurbaşkanının avukatları soruşturma açılması için başvuruda bulunmuş. Sebep? Cumhurbaşkanına hakaret. Nereye başvurmuş? Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına. Oysa ki dergi Ankara’da yayınlanmıyor. Dolayısıyla hukuki olarak usule ve kurala uygun davranmak için başvurunun Paris’te yapılması lazım. Ama Fransız Ceza Yasasında ‘’Cumhurbaşkanına Hakaret’’ diye bir hüküm yok. Bu, işin teknik yanı. İşin siyasi ve gazetecilik açısından daha vahim yönleri var. Dergi yöneticileri yazdıkları haberlerden bir tek kelime bile geri çekmeyeceklerini açıklayıp, TSK’nın Suriye’de IŞİD ve El Kaide eskileriyle savaş suçu işlediğini haberleştirdiklerini bildirdi. ‘’Ankara’daki avukatın sınırlarının dar olduğunu’’da ekledi. Avukatların başvurusu, Türkiye’de halen geçerli olan hukuk düzeninin Avrupa’da herhangi bir karşılığı olmadığını kanıtlaması açısından da beceriksiz bir girişim.
     
  • İkinci olgu daha vahim: ABD yönetimi, SDG Genel Kurmay Başkanı konumundaki General Mazlum Kobani’yi Beyaz Saray’a davet ediyor. Senatör ve Temsilciler de acil vize verilmesi için idareye baskı yapıyor. Beştepe ne yapıyor? Sözkonusu kişi Amerikan topraklarına ayak basar basmaz tutuklanıp Türkiye’ye iade edilmeliymiş! Washington da Erdoğan’ın bu ricasını kırmayıp resmi davetli olarak çağırdığı, Trump’ın ‘’Sizinle görüşmeye can atıyorum’’ dediği Kobani’yi tutuklayıp Türkiye’ye iade edecek değil mi? Ankara nota vermiş bu konuda ABD’ye. Yetmez, Konya Cumhuriyet Başsavcılığına da başvurup teröristle görüşen Trump hakkında da dava açsın. Kobani TC vatandaşı değil, Trump da değil ama olsun, yargı siyasetin bir müştemilatı haline gelince vur patlasın çal oynasın… İşin garibi, bizzat Erdoğan söylemişti. Kendisi, ailesi ve ‘’Bakanlarına’’ yaptırım olarak vize yasağı gündemde iken ABD’nin Kobani’ye acil vize çıkarması sizin aklınızı hala başınıza getirmiyorsa, biz ne yapsak boş. Unutmayın aynı Kobani, Rus Savunma Bakanı ile telekonferans aracılığıyla uzun uzun görüştü. İktidar bu konuda neden ağzını açamıyor acaba? Zaten son dönemde General Kobani’nin açıklama ve fotoğrafları global medyada neredeyse Erdoğan’ınkiler kadar yer alıyor. Üstelik Erdoğan’la ilgili haberlerin hepsi olumsuz, Kobani ise hep olumlu deyimlerle anılıyor bu mecralarda.
     
  • Cumhurbaşkanı, Trump’dan gelen mektubu uzun süre gizli tuttu. Sonra Amerikalı bir gazeteci mektubu yayınlayınca Erdoğan, ‘’Medyada yer alan mektup’’ dedi. O rezil olmadı, biz mi dünyaya rezil olacağız? Cevap bile veremedi o hakaretamiz mektuba.

Rezaleti sorumlusu ile paylaşmayalım. Biz bu suça ortak olmadık. Bu rezalete de olmayalım.

PS: Savaşa savaş dediği için tutuklanan yüzlerce insandan biri olan HDP Şişli İlçe Eşbaşkanı tarihçi Mutlu Öztürk, bizim mektepten matematikçi Tuna Altınel’in sınıf arkadaşıymış. Sınıf dayanışması önemlidir.