Kalabilmektir özgürlük (1) - İlk sürgün: Cennetten yeryüzüne
Kalabilmek, kendisine ait olan dünyadan kovulmama hakkıdır. Çünkü bazen özgürlük, başka bir cennete gidebilmek değil; kendi yurdunda kalabilme hakkını savunabilmektir
İbrahimî anlatılara göre insanın ilk yurdu yeryüzü değil, cennettir. Âdem ile Havva dünyaya ait varlıklar olarak başlamazlar hayatlarına; önce bolluğun, huzurun ve eksiksizliğin mekânında yaşarlar. Cennet, açlığın, çalışmanın, yoksulluğun, hastalığın, yaşlanmanın ve ölümün henüz bulunmadığı bir yaşam alanıdır. İnsan orada hayatta kalmak için çabalamak, başkasına hizmet etmek, emeğini satmak ya da kendine güvenli bir yer satın almak zorunda değildir. İhtiyaç ile imkân arasında mesafe yoktur; arzu ile karşılanması arasında bekleyiş yoktur.
Fakat bu sınırsızlığa benzeyen hayatın ortasında tek bir sınır vardır: yaklaşılmaması gereken ağaç. Cennet, her şeyin mümkün olduğu ama insanın mutlak egemen olmadığı bir mekândır. Özgürlük vardır; fakat bu özgürlüğün içinde otoriteyi hatırlatan bir yasak da vardır. İnsan, kendisine sunulan bütün bolluğun içinde yalnızca tek bir şeye dokunmamakla yükümlüdür. Tam da bu sınırın aşılmasıyla birlikte, cennette kalma imkânı sona erer.
Âdem ile Havva cennetten çıkarılır ve yeryüzüne gönderilir. İnsanlığın dünya hayatı, böylece bir başlangıçtan çok bir düşüş, bir yerinden edilme, bir sürgün olarak anlatılır. Yeryüzü artık insanın seçtiği bir yurt değil; kaybedilmiş bir cennetin ardından yaşamaya mecbur bırakıldığı yerdir. İnsan burada çalışacak, yorulacak, acı çekecek, doğuracak, kaybedecek ve ölecektir. Sonunda yeniden başka bir âleme, ahirete gidecek; oradaki yeri de bu dünyada nasıl yaşadığına göre belirlenecektir. Böylece dünya, iki sonsuzluk arasına yerleştirilmiş geçici ve sınayıcı bir mekâna dönüşür.
Bu anlatının en çarpıcı taraflarından biri, Âdem ile Havva’nın cennette kalma hakkını talep etmemeleridir. Anlatıda onların, “Biz buraya aitiz, buradan çıkarılamayız,” diye Tanrı’ya itiraz ettiklerini görmeyiz. Kaybettikleri yeri savunmaz, sürgüne karşı direnmez, kalmayı bir hak olarak ileri sürmezler. İhlalin ardından pişmanlık ve kabul gelir; otoritenin hükmü karşısında insan kendi yerinden edilmesini kabullenir.
İnsanlığın ilk hikâyesine yerleştirilen bu sahne, otoriteyle kurduğumuz ilişkinin de en eski imgelerinden biri gibi okunabilir. İnsan, daha başlangıçta kendisine verilmiş olan mekânın sahibi olmadığını öğrenir. Orada bulunmasına izin verilmiştir; fakat orada kalma hakkı kendi iradesine ait değildir. Mekânı veren de alan da otoritedir. İnsan ise kendisine ayrılan yere razı olan, hükmü kabul eden, kaybettiği cennetin özlemini içinde taşısa da geri dönmeyi kendi hakkı olarak savunamayan bir kul olarak sahneye çıkar.
Belki de kulluğun en derin biçimi burada başlar: İnsanın yalnızca yasaya uyması değil, yaşama alanı üzerindeki hakkından da vazgeçmesiyle. İnsan, mutlu olduğu, özgür olduğu, bütün ihtiyaçlarının karşılandığı yerden kovulsa bile, “Ben burada kalmak istiyorum,” diyemez. Kaderine razı olur. Cennetin kaybı, yalnızca ilk günahın cezası değil; insanın otorite karşısında kalma iradesini kaybetmesinin de ilk anlatısı hâline gelir.
Üstelik kaybedilen yer sıradan bir yurt değildir. Sonraki cennet tasvirlerinde insanın yeryüzünde bastırmak, ertelemek ya da sınırlamak zorunda kaldığı pek çok arzu, artık suçluluk ve yoksunluk olmadan karşılanabilecek bir haz dünyasının parçasıdır. Cennet; yokluğun, mahrumiyetin, emeğin zorunluluğunun ve ölüm korkusunun ortadan kalktığı bir özgürlük imgesi olarak yaşamaya devam eder. İnsan, yeryüzündeki hayatı boyunca aslında ilk kaybettiği yeri arar: yorulmadan yaşayabileceği, korkmadan arzulayabileceği, terk edilmeyeceği ve bir daha kovulmayacağı bir yer.
Bu yüzden insanlığın en eski kurtuluş hayali aynı zamanda en eski geri dönüş hayalidir. İnsan ilerlemeyi yalnızca bilinmeyen bir geleceğe doğru yürümek olarak değil, kaybettiği cenneti yeniden kurmak olarak da düşler. Bolluk, ölümsüzlük, zahmetsiz yaşam, sınırsız haz, doğaya hükmetme ve acının ortadan kalkması arzusu; bütün modern teknik ütopyaların içinde, dinsel cennet anlatısının dünyevileşmiş izleri olarak varlığını sürdürür.
Kalamayanların Tarihi
İnsanın bazı yolculuklarının adı konulmamıştır. Sonradan anlamlanır bu gidişler. İnsanlık tarihi, biraz da kalamayanların yazdığı tarihtir. İnsan yalnızca bir yerde kalmak için mücadele etmez; bazen artık orada kalamadığı, orada yaşamasına izin verilmediği ya da bulunduğu yer hayatın sürdürülmesine imkân vermediği için yola çıkar. Bazen sürgün edilir, bazen kaçar, bazen sığındığı yer kendisine dar gelir, bazen de yeni bir hayat ancak ayrılmakla mümkün olur.
Kalmak ölüm demektir bazen… Musa’nın hikâyesi böyle bir ayrılıkla başlar. Mısır, onun için yalnızca yaşadığı yer değil; korkunun, tehdidin ve Firavun’un hükmünün mekânıdır. Orada kalamaz. Ardından belirsizliğe, henüz adı konmamış bir geleceğe doğru yola çıkar. Fakat bu gidiş yalnızca kaçış değildir. Daha sonra bir halkın kölelikten çıkışının, boyunduruktan kurtuluşunun ve kendisine başka bir yurt arayışının başlangıcına dönüşür. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicreti de benzer biçimde yalnızca bir yer değiştirme değildir. Mekke, doğduğu, büyüdüğü, bağlarının ve hafızasının bulunduğu şehirdir. Fakat peygamberliğini ilan ettiğinde, söylediği sözün ve kurmaya çalıştığı yeni topluluğun orada barınmasına izin verilmez. O da kendisine ve inananlara yaşam hakkı tanınmayan bu şehirden ayrılmak zorunda kalır. Hicret, doğup büyüdüğü yeri terk etmenin acısını taşır; ama aynı zamanda yeni bir toplumun, yeni bir siyasal ve ahlaki düzenin kuruluşuna açılır.
Bu anlatılarda insanın kalamamasının en acı verici yanı, düşmanlığın bütünüyle yabancılardan gelmemesidir. İnsan değiştiğinde, inandığı hakikati söylediğinde, kendisine çizilmiş sınırların dışına çıktığında ve bir anlamda “Artık sizin gibi değilim,” dediğinde, önce en yakınlarının gazabına uğrar. Onu tanıyanlar, büyütenler, koruması beklenenler, bir anda onun farklılığını tehdit olarak görmeye başlarlar. Bir zamanlar ait olduğu topluluk, artık ona yer açmayan; hatta onu dışlayan, susturan ve sürmeye çalışan bir güce dönüşür. Çünkü yeni olan ürkütür. İnsanlar çoğu zaman bildikleri zulme, bilmedikleri özgürlükten daha kolay katlanırlar. Alışılmış düzen acı verse bile tanıdıktır; sınırları, yasakları, cezaları ve itaati önceden bilinir. Oysa yeni olan, yalnızca başka bir hayatın mümkün olduğunu söylemez; şimdiye kadar katlanılan hayatın zorunlu olmadığını da gösterir. Zulmün kader, boyun eğmenin erdem, susmanın güvenlik olmadığını açığa çıkarır. İşte bu nedenle yeninin habercisi, düzen için yalnızca farklı düşünen biri değildir. O, mevcut dünyanın değişmez olmadığını gösteren canlı bir tehdittir. Musa, köleliğin kader olmadığını söylediği için Firavun’un düzenini tehdit eder. Muhammed, yalnızca yeni bir inancı duyurduğu için değil, Mekke’nin yerleşik iktidarını, soy hiyerarşisini ve kutsallaştırılmış çıkar ilişkilerini sarsacak yeni bir topluluk imkânı taşıdığı için düşmanlaştırılır. Yeni bir söz söyleyen kişi, eski düzenin üzerine kurulduğu korkuyu, itaati ve sessizliği görünür hâle getirir. Bu yüzden onunla tartışmak yetmez; onu susturmak, yalnızlaştırmak, itibarsızlaştırmak, sonunda da bulunduğu yerden sürmek gerekir. Çünkü yeninin habercisi orada kaldığı sürece, insanlar başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlayacaktır. Onun varlığı, zulme razı olanlara da razı olmayabileceklerini gösterir. Düzenin asıl korkusu da budur: İnsanların, bugüne kadar kader sandıkları şeyin yalnızca kurulmuş ve değiştirilebilir bir düzen olduğunu anlamaları. Fakat tarih bize şunu da gösterir: Kovulan her yeni fikir yok olmaz. Bazen sürülen kişi, gittiği yerde yeni bir dünya kurar; susturulmak istenen söz, başka insanların dilinde çoğalır. Çünkü insan, kendisine artık yer verilmeyen bir dünyadan çıkarıldığında, kaybettiği yurdu yalnızca yasını tutmak için değil, daha adil bir yurdun imkânını kurmak için de yanında taşır. Belki de sürgünün en derin yarası buradadır: İnsan yalnızca bir mekândan ayrılmak zorunda kalmaz; kendisini koruyacağına, anlayacağına ve kabul edeceğine inandığı insanların düşmanlığıyla da karşılaşır. Yurt, yalnızca toprak değildir; insanı tanıyan, ona yer veren, onunla bağ kuran insanlardır. Bu bağlar düşmanlığa dönüştüğünde, insan daha yola çıkmadan yurdundan edilmiş olur.
Sığmayanların Yolculuğu: Ergenekon, Doğum ve Kayıp Cennet
Ergenekon anlatısı, kalamamanın başka bir biçimini gösterir. Oraya sığınan topluluk, önce yok olmaktan kurtulmak için kapalı bir vadide yaşamaya başlar. Ergenekon onları koruyan bir yerdir; yeniden çoğalmalarını, güçlenmelerini ve varlıklarını sürdürmelerini mümkün kılan bir sığınaktır. Fakat bir zaman sonra, onları hayatta tutan bu korunaklı alan artık onlara yetmez. Çoğalmışlardır, büyümüşlerdir; sığındıkları vadiye sığamaz hâle gelmişlerdir. Bir zamanlar hayatlarını kurtaran yer, artık hayatlarının genişlemesini engelleyen bir sınıra dönüşür. Kayaları eritip dışarı çıkmaları, yalnızca bir mekândan ayrılmak değil, kapalı bir güvenlik alanından bilinmeyen bir dünyaya doğmaktır. Bu yönüyle Ergenekon anlatısı, insanın ilk yolculuğunu, doğumu hatırlatır. İnsan yalnızca cennetten kovulan varlık değildir; ilk yurdu olan ana rahmine de sonsuza kadar sığamayan varlıktır. Ana rahmi, insanın ilk evi, ilk sıcaklığı, ilk korunma alanıdır. Orada insan henüz dış dünyanın ayrılıklarıyla, belirsizlikleriyle ve zorunluluklarıyla karşılaşmamıştır. Açlığını gidermek için aramak, susuzluğunu gidermek için istemek, bedenini temizlemek, sıcaklığını korumak ya da kendisini tehlikeden sakınmak zorunda değildir. Yaşamı sürdüren her şey, onu taşıyan anne bedeni tarafından kendiliğinden sağlanır.
Psikanalitik açıdan bu ilk durum, insanın daha sonra bütün eksiksizlik, huzur ve kurtuluş tasarımlarında yeniden aradığı kayıp bir bütünlük hâli olarak yorumlanabilir. Béla Grunberger, doğum öncesi yaşamı, insanın ihtiyaç ile karşılanma, arzu ile doyum, benlik ile dünya arasındaki ayrılığı henüz tanımadığı narsistik bir mutluluk ve tamlık tasarımıyla ilişkilendirir. Bu ilk evrede insan, kendisini sınırlayan, bekleten, reddeden ya da yoksun bırakan dış bir dünyayla henüz karşılaşmamıştır.
Anne karnındaki bebek, kendisini besleyen ve koruyan anneden ayrı bir varlık olarak yaşayamaz henüz. Onun için anne, dışarıdaki bir kişi değil; içinde güvenle var olduğu, bütün ihtiyaçlarının kendiliğinden karşılandığı ilk dünyadır. Bu anlamda anne, insanın ilk dünyasıdır: onu taşıyan, besleyen, koruyan ve ona can veren ilk kudret. Daha sonra Tanrı’ya, cennete ya da sonsuz bolluk fikrine yüklenen kimi imgeler, psikanalitik okumada bu ilk bakım ve bütünlük deneyiminin yüceltilmiş biçimleri olarak düşünülebilir. Cennet, insanın hiçbir eksiklik hissetmeden; çalışmak, beklemek, mücadele etmek ve kaybetmek zorunda kalmadan yaşadığı bir yer olarak anlatıldığında, ana rahminin kaybedilmiş huzurundan bir iz taşır. Sanki insan, dinsel ve kültürel hayallerinde, içinden çıktığı ilk dünyaya geri dönmenin imkânını aramaktadır. Bu nedenle cennete dönüş arzusu, yalnızca ölümden sonra ödüllendirilecek olma beklentisi değildir; aynı zamanda insanın ilk kez tam, korunmuş ve ihtiyaçları kendiliğinden karşılanan bir varlık olarak bulunduğu yere geri dönme fantezisidir. İnsan, hayatı boyunca bir daha hiçbir zaman bütünüyle ulaşamayacağı o ilk birlik hâlinin izini sürer. Aşkta, yurtta, ait olmakta, güvenlikte, dinde, ütopyada ve kurtuluş anlatılarında hep biraz aynı şeyi, yani yitirdiği cenneti arar.
Fakat insan sonsuza kadar ilk yurdunda kalamaz. Çocuk büyüdükçe, onu koruyan ana rahmi ona dar gelmeye başlar. Bir zamanlar yaşamın koşulu olan yer, artık yaşamın devam edebilmesi için terk edilmesi gereken bir mekâna dönüşür. Doğum, insanın ilk yurdundan ilk ayrılışıdır. Bu ayrılışta hem kayıp hem de başlangıç vardır. İnsan, güvenli ve kapalı bir bütünden çıkarak nefes alacağı, ağlayacağı, acıkacağı, korkacağı; ama aynı zamanda göreceği, seveceği, konuşacağı, yürüyeceği ve kendisi olacağı dünyaya gelir.
Belki de insanın bütün sonraki özgürlük arayışlarında bu ilk ayrılığın ikili izi vardır. İnsan bir yandan kendisini sınırlayan, daraltan, artık büyümesine izin vermeyen yerlerden çıkmak ister. Öte yandan çıktığı yerde kaybettiği korunmuşluğu, kabulü ve eksiksiz aidiyeti yeniden bulmaya çalışır. Gitmek, bu nedenle yalnızca uzaklaşmak değildir; insan bazen giderken, geride bıraktığı ilk yurdun huzurunu başka bir yerde yeniden kurmayı da umut eder.
Demek ki insan her zaman kovulduğu için gitmez. Bazen büyüdüğü için, çoğaldığı için, artık kendisine dar gelen sınırların içinde yaşayamadığı için gider. Bir yer insanı önce koruyabilir, sonra sıkıştırabilir. Bir bağ önce hayat verebilir, sonra gelişmenin önünde bir engele dönüşebilir. Bir yurt önce sığınak olabilir, ardından duvar hâline gelebilir. Ergenekon’dan çıkış da ana rahminden doğuş da, kalamamanın yalnızca bir yoksunluk değil, kimi zaman hayatın genişleme hareketi olduğunu anlatır.
Bu anlamda doğum, insanın ilk kalamama deneyimidir. İnsan ilk yurdunu sevmediği için terk etmez; orada artık yaşayamayacağı, oraya artık sığamayacağı için ayrılır. Kalamamak burada cezalandırılmak değil, yaşama devam edebilmenin koşuludur. Tıpkı Ergenekon’dan çıkanların, Mekke’den hicret edenlerin ya da Mısır’dan ayrılanların hikâyesinde olduğu gibi, bazı ayrılıklar yalnızca kaybı değil, henüz bilinmeyen bir geleceğin imkânını da taşır.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır: İnsanın büyüdüğü için ayrılmasıyla, zorla kovulması aynı şey değildir. Bir çocuğun ana rahminden doğmasıyla, bir insanın ülkesinden sürülmesi aynı değildir. Bir topluluğun artık kendisine dar gelen sınırları aşarak yeni bir hayat aramasıyla, kimliği, düşüncesi ya da inancı nedeniyle yaşadığı topraklarda barınamaz hâle getirilmesi aynı değildir. Birinde ayrılış, hayatın çoğalmasının koşuludur; diğerinde ise hayatın elinden alınmasının sonucu.
Bu yüzden kalabilme özgürlüğü, insanı her türlü hareketten vazgeçmeye çağıran bir düşünce değildir. İnsan bazen gitmelidir; bazen ayrılık yeni bir hayatın başlangıcıdır, bazen eski mekândan çıkmadan yeni olan kurulamaz. Musa’nın yolu, hicretin yolu, Ergenekon’dan çıkış ve doğumun kendisi bize bunu anlatır. Fakat bütün bu anlatılar aynı zamanda şunu da söyler: Gidişin özgürlük olabilmesi için, onun yalnızca zorbalığın, baskının ya da dışlanmanın sonucu olmaması gerekir.
İnsan gidebildiğinde özgürdür; ama gitmeye mecbur bırakılmadığında da özgürdür. Yeni bir dünya kurabildiğinde özgürdür; ama ait olduğu dünyadan sürülmediğinde de özgürdür. İnsan büyüdüğü için ayrıldığında, ayrılık yeni bir hayat doğurur; fakat kendisi olarak kalmasına izin verilmediği için ayrıldığında, geride bir yaranın, bir haksızlığın ve bir sürgünün tarihi kalır.
Belki de insanlık tarihi tam da bu iki hareket arasında yazılmıştır: Kalmak isteyenlerin direnişi ile artık sığamayanların yola çıkışı arasında. Kimi zaman özgürlük, sana “Git” diyenlerin karşısında kalabilmektir. Kimi zaman da artık hayat vermeyen bir yerin duvarlarını eritip bilinmeyene doğru çıkabilmektir.
Ama her iki durumda da özgürlüğün ölçüsü aynıdır: İnsanın kendi hayatının, kendi yurdunun ve kendi geleceğinin söz sahibi olabilmesi.
Mars’a giden dolmuş
Elon Musk’ın Mars hayali de tam bu noktada yalnızca teknolojik bir gelecek tasarısı olmaktan çıkar. Mars’ta kurulacağı düşünülen kendi kendine yeten kent, insanlığın kaybedilmiş cennetini teknoloji aracılığıyla yeniden üretme vaadi gibi görünür. Orada yeryüzünün kirliliği, yoksulluğu, karmaşası ve toplumsal çatışmaları geride bırakılacak; robotlar çalışacak, yapay zekâ gündelik düzeni yönetecek, seçilmiş insanlar yeni bir başlangıcın sakinleri olacaktır. Fakat bu kez cennete dönüş insanlığın tamamına vaat edilmez. Yeni cennetin kapısında ahlaki bir yargıdan çok ekonomik bir eleme mekanizması durur.
İlk anlatıda insan cennetten çıkarılarak yeryüzüne gönderilmişti. Bugünün teknolojik kurtuluş anlatısında ise tersine bir hareket vardır: Bazı insanlar yeryüzünü geride bırakarak kendilerine yeni bir cennet kurmayı istemektedir. Ancak iki anlatı arasındaki bağ tam da burada belirir. Her ikisinde de birileri kalacak, birileri gönderilecek; birileri yaşam alanına sahip olacak, birileri onun dışına itilecektir. İlk sürgünde insan Tanrı’nın hükmü karşısında yeryüzüne indirilmişti. Çağdaş sürgünde ise yoksullar, sermayenin ve teknolojik gücün hükmüyle tükenmiş bir dünyada kalmaya mecbur bırakılacaktır.
Bu açıdan Mars’a gitme hayali yalnızca ayrıcalıklıların kaçışı değildir; cennetin özelleştirilmesidir. İnsanlığın ortak özlemi olan güvenli, huzurlu ve yaşanabilir bir dünya, bütün insanlara ait bir gelecek olarak değil, bedelini ödeyebilenlerin ulaşabileceği özel bir yaşam alanı olarak kurulmaktadır. Eski anlatıda cennetin kapısını Tanrı kapatmıştı; yeni anlatıda kapının önünde sermaye durmaktadır.
İşte bu nedenle kalabilme özgürlüğü, basitçe bir yere bağlı kalma isteği değildir. Kalabilmek, kendisine ait olan dünyadan kovulmama hakkıdır. Yaşadığı yeri yıkıma terk edenlerin ardından sürgünde bırakılmama hakkıdır. Başkalarının kendilerine yeni cennetler kurabilmesi için cehenneme çevrilmiş bir yeryüzünde yaşamaya mahkûm edilmeme hakkıdır.
İnsanlığın ilk anlatısı cennetten kovulmayla başlıyorsa, belki de özgürlüğün bugünkü anlamı ilk kez şu cümlede kurulmalıdır: Bu kez gitmeyeceğiz. Bu kez dünyayı, onu tüketenlere ve sonra terk etmek isteyenlere bırakmayacağız. Çünkü bazen özgürlük, başka bir cennete gidebilmek değil; kendi yurdunda kalabilme hakkını savunabilmektir.
Gitmek değil de kalabilmektir özgürlük bazen…
Devam edecek...