Masumiyet Senfonisi (5) - Fail bastırılanı da temsil edebilir
Zulmü durdurmak için faille profesyonel, mesafeli ve eleştirel bir empati kurmak zorundayız. Onun nasıl düşündüğünü, ne hissettiğini, kendisini nasıl haklılaştırdığını, mağduru nasıl değersizleştirdiğini, şiddeti hangi anlatılarla kabul edilebilir hâle getirdiğini anlamak gerekir
Kısacası fail, yalnızca zulmün öznesi değil, aynı zamanda toplumun bastırılmış arzularının, öfkesinin ve şiddet fantezilerinin taşıyıcısı hâline gelebilir. Mağdurun acısı insanı sorumluluğa ve etik bir yakınlığa çağırırken, failin hikâyesi insanı açıklamaya, meraka ve bazen de gizli bir özdeşleşmeye davet edebilir. Bu nedenle mağdur çoğu zaman suskun bırakılırken, fail konuşulur; çünkü fail hakkında konuşmak, insanın kendi karanlığına dolaylı yoldan bakmasına izin verir.
Bunun güncel örneklerinden biri, son yıllarda Almanya’da aşırı sağın ve faşizan eğilimlerin giderek daha görünür hâle gelmesidir. AfD’nin federal seçimlerde oy oranını ciddi biçimde artırması ve bazı anketlerde rekor seviyelere ulaşması, bu görünürlüğün yalnızca marjinal bir olgu olmadığını gösterir. Her gün televizyonlarda, gazetelerde ve kamusal tartışmalarda aşırı sağcı aktörler, onların söylemleri, stratejileri, öfkeleri ve “neden yükseldikleri” konuşulmaktadır. Radikal sağ, çoğu zaman yalnızca siyasal bir tehdit olarak değil, aynı zamanda kamusal merakın ve medyatik ilginin merkezindeki bir figür olarak sahneye çıkmaktadır.
Fakat bu tartışmalarda çoğu zaman asıl hedef alınan insanlar geri planda kalır: göçmenler, Müslümanlar, Yahudiler, siyahlar, mülteciler, queer bireyler, yoksullar, azınlıklar ve gündelik hayatta ırkçılığın, dışlanmanın, aşağılanmanın hedefi hâline gelen bütün gruplar. Faşist söylemin mağdurlarda yarattığı korku, tedirginlik, yurtsuzluk duygusu, geleceksizlik ve sürekli tehdit altında yaşama hâli yeterince konu edilmez. Böylece zulmün faili kamusal sahnede konuşan, tartışılan, analiz edilen bir figüre dönüşürken; zulmün hedefi olan mağdurlar sessiz, görünmez ve anlatının kenarında bırakılır. Ülkede de durum bundan çok farklı değildir. Kürtlerin sorunları çoğu zaman Kürtler olmadan, LGBTİ+ bireylerin sorunları onlar olmadan, kadınların sorunları ise yine çoğu zaman erkekler tarafından konuşulur. Böylece mağdurun sözü, mağdurun deneyimi ve mağdurun kendi acısını adlandırma hakkı elinden alınır. Bu yalnızca bir temsil eksikliği değildir; aynı zamanda mağdurun ikinci kez susturulmasıdır. Hakkında konuşulan kişi, kendi adına konuşma hakkından mahrum bırakılır. Onun acısı başkalarının yorumuna, teşhisine, merhametine ya da siyasal hesabına teslim edilir. Böylece mağdur kamusal alanda görünür gibi olur; fakat kendi sesiyle değil, başkalarının diliyle görünür hâle gelir. Bu da zulmün ardından gelen sembolik şiddetin başka bir biçimidir. Bu da tam olarak zulüm anlatılarındaki temel yer değiştirmeyi gösterir: Fail konuşulur, mağdur unutulur. Failin öfkesi, stratejisi, yükselişi, seçmeni ve dili analiz edilir; fakat mağdurun bedeni, korkusu, gece eve dönerken yaşadığı endişe, çocuğunun okulda maruz kalabileceği aşağılanma, sokakta duyduğu bir hakaret karşısında içine çöken utanç çoğu zaman görünmez kalır. Oysa faşizmin gerçek anlamı yalnızca faşistin ne söylediğinde değil, o sözün hedef aldığı insanların hayatında neyi kırdığında anlaşılır.
Bu yüzden zulüm anlatılarında mağdur çoğu zaman sessizleşir, fail ise merkeze yerleşir. Mağdurun acısı fazla çıplak, fazla ağır, fazla gerçektir. Fail ise anlatılabilir, analiz edilebilir, sınıflandırılabilir bir figüre dönüşür. Böylece toplum, mağdurun yarasına bakmak yerine failin karanlığıyla meşgul olarak kendi duygusal mesafesini korur. Oysa gerçek etik karşılaşma, failin neden kötülük yaptığını anlamaya çalışmaktan önce, mağdurun yaşadığı yıkıma bakabilmeyi gerektirir. Çünkü zulmün hakikati çoğu zaman failin psikolojisinde değil, mağdurun taşımak zorunda bırakıldığı acıda saklıdır.
Bu kaçınmanın bir yolu da mağduru değersizleştirmektir. Onu hor görmek, küçümsemek ya da suçlamak, aslında ona değil, kendi içimizde uyanan acıya karşı geliştirilmiş bir savunmadır. Böylece mağdurla aramıza mesafe koyar, empatiyi gözümüzün önünden kaldırırız. Mağdurun yarasını görünür kılması —örneğin kaybını, acısını dile getirmesi ya da talepte bulunması— bizde rahatsızlık yaratır. Çünkü onun yarası bizim içimizde de bir şeyi harekete geçirir.
Mağdurdan kaçmak
Bu yüzden mağdurla her zaman empati kurmayız; kimi zaman bilinçli ya da bilinçdışı biçimde empatiden kaçarız. Gündelik hayatta bunu açıkça görmek mümkündür: Sokakta dilenen bir çocuğa yöneltilen sert sözler çoğu zaman yalnızca öfke değil, aynı zamanda kaçınılan bir empati yükünün ifadesidir.
Mağduriyet meselesi aynı zamanda adalet ve hakkaniyet duygusuyla yakından ilişkilidir. Bir mağduriyetin kabulü, çoğu zaman bir adaletsizliğin de kabulü anlamına gelir. Bu nedenle mağduriyet sık sık tartışmaya açılır. Örneğin bir grup “biz mağduruz” dediğinde, bu iddianın kabulü mevcut düzenin adaletsiz olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Bu yüzleşmeden kaçınmak için mağduriyet sürekli sorgulanır, olay bir istisnaymış gibi sunulur, görecelileştirilir ya da reddedilir.
Günümüzde mağduriyet yalnızca etik bir mesele değil, aynı zamanda duygusal bir yük olarak da deneyimlenmektedir. Küresel iletişim araçları sayesinde dünyanın dört bir yanındaki acılara sürekli maruz kalıyoruz. İnsan zihni olumsuz bilgiyi daha yoğun işlemeye ve daha uzun süre hatırlamaya eğilimlidir. Bu durum zamanla bir mağduriyet yorgunluğu yaratır. İnsan, sürekli maruz kaldığı acıya karşı duyarsızlaşmaya ya da ondan kaçmaya başlar.
Bu kaçışın biçimlerinden biri de eğlenceye yönelmedir. Sürekli eğlenme ihtiyacı yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. Acıyı görmemek, adaletsizlikle yüzleşmemek, mağdurun bakışına yakalanmamak için hayat giderek eğlence üzerinden organize edilmeye başlanır. Sosyal medyanın büyük ölçüde bir eğlence alanı olarak kurgulanması da bu psikodinamiğin bir yansımasıdır. Ancak bu kaçış sürdürülebilir değildir. Sürekli görmezden gelme çabası zamanla duygusal bir bitkinlik üretir. İnsan hem acıya maruz kalmanın hem de ondan kaçmanın yorgunluğunu taşır. Bu nedenle eğlence giderek daha yoğun, daha zorlayıcı ve bazen patolojik biçimler alır.
Diktatörlüklerde ya da yoğun baskı rejimlerinde eğlencenin, alkol ve uyuşturucu olmadan da bu kadar güçlü bir kaçış alanına dönüşmesinin nedenlerinden biri belki de budur: Mağduru görmezden gelme ihtiyacı ve buna eşlik eden kirlenmişlik duygusu. Çünkü zulmün sürdüğü bir yerde eğlenebilmek, insanın içinde tuhaf bir yarılma yaratır. Bir yanda acı, haksızlık, korku ve yıkım vardır; diğer yanda hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi, eğlence, kahkaha, müzik ve tüketim vardır. Bu yarılma kişilikte de toplumsal hayatta da bir çatlak oluşturur. İnsan zulmü bilir, mağdurun varlığından haberdardır, ama yine de eğlenmeye devam eder. Hatta bazen tam da bu bildiği şeyi unutabilmek için daha fazla eğlenir. Böylece eğlence yalnızca neşe üretmez; aynı zamanda bastırma, inkâr ve suçluluk duygusunu uyuşturma işlevi görür. Zulme rağmen eğlenebilmek, bazen insanın hayata tutunma biçimidir; ama bazen de mağdurun acısından kaçmanın, kendi kirlenmişliğini hissetmemeye çalışmanın bir yoludur.
Bu durumun çarpıcı bir örneği, yoksulluğun yaygın olduğu toplumlarda yemek içeriklerinin aşırı popüler olmasıdır. İnsanlar yalnızca yemek yemekle değil, başkalarının yemek yediğini izleyerek de tatmin olmaya çalışır. Sosyal medya bir tür dolaylı doyum alanına dönüşür. Yiyemeyen, yiyeni izleyerek doymaya çalışır. Öte yandan mağduriyet mutlak ve sabit bir konum değildir. İnsan farklı bağlamlarda hem güçlü hem de mağdur olabilir. Bir yerde iktidar sahibi olan biri, başka bir bağlamda aşağılanabilir, dışlanabilir ya da güçsüzleşebilir. Bu, mağduriyetin toplumsal ilişkiler içinde sürekli yeniden üretildiğini gösterir. Bununla birlikte bazı kesimler bu döngünün büyük ölçüde dışındadır. Küresel elitler, ekonomik ve sembolik güçleri sayesinde birçok gündelik kırılganlıktan muaftır. Bu durum mağduriyetin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sınıfsal ve yapısal bir mesele olduğunu da gösterir.
Kısacası bir mağduriyet toplumunda yaşıyoruz. Hepimiz farklı bağlamlarda, farklı derecelerde mağduriyet deneyimliyoruz. Günlük hayatta bunu basit örneklerde bile görmek mümkündür: Lüks bir arabaya sahip olan biri bile trafikte sıkıştığında ilerleyemez; o da aynı tıkanmışlığın içinde kalır. Bu, mağduriyetin yalnızca yoksullara ya da güçsüzlere ait olmadığını, daha geniş bir toplumsal deneyim olduğunu da gösterir. Ancak burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Bazı gruplar mağduriyetlerini sürekli görünür kılar, sürekli tanınma ve ilgi talep eder. Kendilerini ahlaki olarak ayrıcalıklı bir konuma yerleştirerek, adeta “daha iyi bir dünya” adına konuşma hakkını tekelleştirirler. Bu durum bir yandan haklı talepleri görünür kılabilirken, diğer yandan gürültülü ve kutuplaştırıcı bir etki de yaratır. Böylece mağduriyet yalnızca paylaşılan bir deneyim olmaktan çıkar; aynı zamanda rekabetin konusu hâline gelir. “Kim daha mağdur?” sorusu toplumsal ilişkilerin içine sızar. Bazıları mağduriyetini daha fazla görünür kılarak onu bir tür sermayeye dönüştürür; hatta kimi durumlarda bundan sembolik ya da maddi kazanç sağlar.
Mağdurdan yana olmak insan olmamakla ilişkili. İyi insan, üstün insan olmakla değil… Bana göre burada önemli bir nokta daha var: Bazen mağdurları savunanlar da yalnızca etik bir sorumlulukla hareket etmezler; mağdurun yanında durmanın sağladığı ahlaki üstünlük duygusundan, “daha iyi insan” olma hissinden narsistik bir haz alabilirler. Kişi mağduru savunurken bile, farkında olmadan kendi kurduğu ahlaki hiyerarşinin en üstüne kendisini yerleştirebilir. Böylece mağdurun acısı, savunan kişinin kendi iyiliğini, duyarlılığını ve üstünlüğünü hissettiği bir sahneye dönüşebilir. Fakat burada şu ayrımı da önemsemek gerek belki de. Mağdurun yanında duran insanların yaşadığı bu küçük narsistik hazları bütünüyle mahkûm etmek doğru olmayabilir. Çünkü özellikle baskının, inkârın ve zulmün yoğun olduğu toplumlarda mağdurun yanında durmak çoğu zaman kolay, güvenli ya da ödüllendirici bir pozisyon değildir. Tam tersine, mağdurla dayanışanlar da dışlanabilir, hedef gösterilebilir, cezalandırılabilir ya da zulmün bir parçasına maruz kalabilirler. Bu nedenle mağdurun yanında dururken yaşanan küçük ahlaki tatminleri abartılı biçimde teşhir etmek, asıl riski ve bedeli görünmez kılabilir. Dolayısıyla mesele, mağduru savunurken kişinin kendisini bütünüyle narsistik bir üstünlük pozisyonuna yerleştirmesiyle, ağır koşullar altında etik bir tutum almanın insana verdiği sınırlı ve anlaşılır tatmini birbirinden ayırabilmektir. Mağdurun yanında durmak, bazen insanın kendisini iyi hissetmesine yol açabilir; fakat bu tek başına kötü değildir. Sorun, mağdurun acısının kişinin kendi ahlaki imgesini parlatmak için kullanılmasıdır. Çünkü burada mağdur bir kez daha suistimal edilebilir. Yoksa zulüm karşısında mağdurun yanında durmanın verdiği küçük iç rahatlığı, çoğu zaman insan kalabilmenin mütevazı bir ödülüdür.
Sonuçta mağduriyet hem gerçek bir acının ifadesi hem de toplumsal alanda kullanılan bir konumlanma biçimi hâline gelir. Bu ikili yapı, mağduriyetin hem anlaşılmasını hem de kabulünü daha karmaşık ve tartışmalı hâle getirir.
Bazı yazılarımda failin öne çıkması ve mağdurun arka plana itilmesi tesadüf değildir. Bir masumiyet anlatısı yazarken bile failden bütünüyle kaçmak mümkün değildir. Çünkü zulmü önlemenin yollarından biri, failin düşünce sistemini anlamaktan geçer. Failin dünyasını, gerekçelendirme biçimlerini, öfkesini, mağduriyet anlatılarını, ahlaki kılıflarını ve kendini haklı çıkarma mekanizmalarını anlamadan zulmün nasıl işlediğini kavramak zordur. Bu, faili aklamak anlamına gelmez. Tam tersine, faili anlamak ile faili mazur görmek arasındaki ayrımı korumak gerekir. Zulmü durdurmak için faille profesyonel, mesafeli ve eleştirel bir empati kurmak zorundayız. Onun nasıl düşündüğünü, ne hissettiğini, kendisini nasıl haklılaştırdığını, mağduru nasıl değersizleştirdiğini, şiddeti hangi anlatılarla kabul edilebilir hâle getirdiğini anlamak gerekir. Çünkü fail yalnızca eylemiyle değil, o eylemi mümkün kılan düşünce dünyasıyla da tehlikelidir.
Bu nedenle fail benim için de çekicidir. Bir yanıyla failin çekiciliği, insanın kendi bastırılmış saldırganlığıyla ilgilidir; diğer yanıyla ise faili anlamaktan kaçınmanın imkânsızlığıyla. Ancak burada fail anlatılarına eleştirel bir mesafeyle yaklaşmak, failin failliğini bağışlayan, hafifleten ya da estetize eden tutumlardan kaçınmak gerekir. Faili anlamaya çalışırken asıl empatinin faile değil, mağdura yönelmesi gerektiği unutulmamalıdır. Failden söz etmek rahatsız edicidir, ama gereklidir. Çünkü failin karanlığına bakmadan mağdurun acısını, zulmün işleyişini ve şiddetin toplumsal dolaşımını tam olarak anlayamayız. Fakat bu bakış, failin karizmasına kapılan ya da onun gerekçelerini mazur gören bir bakış olmamalıdır. Faili anlamak, mağduru unutmak için değil; mağdurun başına geleni bir daha mümkün kılmamak için gereklidir.
Mağduriyet avantajı
Birkaç hafta öne yayımlanan Alice Hasters’ın Anti Opfer (= Mağdur Karşıtlığı: Kırılganlığı Neden Hor Görüyoruz? 2026) adlı kitabı bu bağlamda önemlidir. Hasters, Bradley Campbell ve Jason Manning’in “mağduriyet avantajı” kavramına değinir. Bu kavram, bazı toplumsal bağlamlarda mağduriyetin yalnızca bir kayıp ya da zarar değil, aynı zamanda sembolik güç ve avantaj kaynağına dönüşebildiğini anlatır. Burada çok net bir ayrım yapmak gerekir: Gerçek mağdurların yaşadıkları acı karşısında, bu mağduriyeti telafi edecek bazı haklar ya da kolaylıklar talep etmeleri son derece insani ve meşrudur. Hatta bu tür desteklerin, bireylerin talebine bile gerek kalmadan toplum tarafından kendiliğinden sağlanması gerekir. Bu etik bir sorumluluktur. Ancak psikolojik ve psikoanalitik bir gözlem olarak şunu da görmezden gelemeyiz: Mağduriyet bazı durumlarda avantaj üretme aracına dönüşebilir. Campbell ve Manning’in işaret ettiği gibi, özellikle modern toplumlarda sempati ve moral üstünlük çoğu zaman mağdurlara yönelir. Bu da mağduriyetin yalnızca yaşanan bir durum değil, aynı zamanda kullanılan bir konum hâline gelmesine yol açabilir.
‘Ben şehit yakınıyım’
Gündelik hayatta bunun küçük ama çarpıcı örneklerini görürüz. Örneğin bir kişi sırada beklerken “ben şehit yakınıyım” diyerek öncelik talep edebilir. Burada mesele, o kişinin yaşadığı kaybın gerçekliği değil; bu kaybın belirli bir bağlamda avantaj elde etmek için devreye sokulmasıdır. Bu noktada daha derin ve politik bir boyut ortaya çıkar. Özellikle çocuğunu savaşta ya da çatışmada kaybetmiş aileler ya da gaziler, çoğu zaman yaşadıkları mağduriyeti doğrudan sorumlu olan yapıya, yani devlete yöneltmek yerine topluma yöneltirler. Acılarını görünür kılarak halktan anlayış, saygı ve destek talep ederler. Bu son derece insani bir yönelimdir; çünkü insan yarasını onu sarabilecek olana gösterir. Ancak burada açıkça ifade edilmesi gereken bir şey vardır: Bu tür durumlarda devlet yalnızca dolaylı değil, birinci derecede sorumluluk taşıyan bir aktördür. Bu ülkede savaşın taraflarından biri devlettir. Dolayısıyla askerlerin hayatını kaybetmesi, insanların dağa çıkması, çatışmanın sürmesi gibi süreçler devletin de içinde olduğu politik ve yapısal kararların sonucudur. Bu nedenle mesele yalnızca “devlet sorumludur” demekle bitmez; aynı zamanda devletin bu sorumluluğu üstlenmesi, yani hesap verebilir olması gerekir. Sorumluluğun kabul edilmediği durumlarda mağduriyetin yükü aşağıya doğru aktarılır. Tam da burada bir kırılma ortaya çıkar: Mağduriyetin topluma yönelmesi, devletin sorumluluğunu görünmez kılabilir. Acı, yukarıya doğru bir hesap sorma talebine dönüşmek yerine yatay ilişkiler içinde paylaşılır. Böylece sorumluluk olması gereken dikey eksenden koparak toplumun geneline yayılır. Bu durumu sorumluluğun yataylaşması olarak düşünebiliriz. Yapısal ve politik düzeyde hesap vermesi gereken aktörler geri çekilirken, sorumluluğun duygusal ve etik yükü bireyler arasında dolaşıma girer. İnsanlar doğrudan sorumlu olmadıkları bir acı karşısında konum almaya, tepki vermeye ve telafi etmeye çağrılır.
Bu süreçte mağduriyet yalnızca bir deneyim olarak kalmaz; aynı zamanda sembolik sermayeye dönüşür. Tanınma, sempati ve moral üstünlük üretme kapasitesi, mağduriyeti toplumsal alanda dolaşıma sokar. Bu dolaşım bir yandan mağdura destek mobilize edebilirken, diğer yandan mağduriyetin belirli bağlamlarda bir güç kaynağı olarak kullanılmasına da imkân tanır. Buradaki en kritik sorun şudur: Mağduriyetin araçsallaştırılması gerçek mağdurlara ikinci bir zarar verir. Çünkü mağduriyetin suistimali, hakiki acının inandırıcılığını aşındırır. Böylece gerçek mağdurların sesi de zamanla şüpheyle karşılanmaya başlar.
Sonuç olarak mağduriyet, günümüzün en hassas ama aynı zamanda en kolay istismar edilebilen alanlarından biridir. Bu nedenle iki şeyi aynı anda tutabilmek gerekir: Bir yandan gerçek mağdurların acısını tanımak, onların yaşadığı kaybı ve kırılmayı ciddiye almak; diğer yandan devletin sorumluluğunu açıkça dile getirerek bu sorumluluğun belirsiz biçimde topluma değil, doğrudan sorumlu aktörlere yöneltilmesini talep etmek.
Son söz olarak şunu da sormak gerekir: Kardeşini, evladını ya da yakınını bir savaşta kaybetmiş birinin kamusal alanda, otobüs beklerken, bir kurumda işlem yaparken ya da hastanede tedavi olmak isterken “şehit/gerilla yakını” olduğunu söylemesini yalnızca bir avantaj elde etme girişimi olarak mı düşünmeliyiz? Elbette bu ifade kimi zaman ayrıcalık talebi gibi algılanabilir. Fakat aynı zamanda, bu kadar insanın öldüğü bir savaşı görmezden gelenlere o savaşı hatırlatmanın, kapanmamış bir yarayı kamusal alanda görünür kılmanın bir yolu değil midir? Çünkü bazı acılar yalnızca özel alanda taşınamaz. İnsan bazen kendi kaybını söyleyerek yalnızca kendisi için bir kolaylık istemez; aynı zamanda unutulmuş, normalleştirilmiş ya da sıradanlaştırılmış bir şiddeti yeniden görünür kılar. “Ben şehit yakınıyım” cümlesi bu anlamda yalnızca bir kimlik beyanı değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya yöneltilmiş bir hatırlatmadır: Bu savaş yaşandı, insanlar öldü, aileler parçalandı ve bu acı hâlâ bitmedi.
Bu nedenle mağduriyetin kamusal alanda dile getirilmesi her zaman basitçe çıkarcılık ya da avantaj arayışı olarak okunamaz. Bazen mağdur, kendi yarasını göstererek toplumun bastırdığı, inkâr ettiği ya da hızla unuttuğu bir hakikati yüzeye çıkarır. Kanayan yarayı bariz kılar. İnsanların bakmak istemediği şeyi yeniden görünür hâle getirir. Tam da bu yüzden mağduriyet anlatıları rahatsız edicidir; çünkü yalnızca bireysel bir acıyı değil, o acıyı üreten toplumsal ve siyasal düzeni de hatırlatır.
Devam edecek…