Masumiyet Senfonisi (3)
Ermeniler “hain”, Kürtler “vatanı bölmek isteyenler”, muhalifler “terörist” olarak kodlandığında, gerçek fail ile yaratılmış fail arasındaki fark bilinçli biçimde bulanıklaştırılır
Bir zulme tanık olduğumuzda, çoğu zaman mağdurun duygularına yaklaşmaktan korkarız. Olayın merkezinde mağduriyet durmasına rağmen, dikkatimizi çoğu kez mağdurdan çok faile yöneltiriz. Faili anlamaya, onun neden böyle davrandığını çözmeye, kötülüğün kaynağını açıklamaya çalışırız. Zulüm anlatılarında insanların uzun süre mağdurdan çok faille meşgul olmalarının önemli nedenlerinden biri de budur: Mağdurla empati kurmak, onun yaşadığı acıya yaklaşmak demektir; bu ise kolay taşınabilir bir deneyim değildir. Mağdurla empati kurmak, yalnızca “ona üzülmek” değildir. Onun iç dünyasına, korkusuna, çaresizliğine, aşağılanmışlığına ve kırılmışlığına yaklaşmayı gerektirir. Bu yakınlaşma insanı, hayal etmekte bile zorlandığı bir gerçekliğin eşiğine getirir. Örneğin çocuk yaşta cinsel şiddete uğramış biriyle özdeşleşmek, onun yaşadığı duygusal ve bedensel dehşeti içsel olarak hissetmeye çalışmak, katlanılması son derece ağır bir deneyimdir. Bu nedenle insan çoğu zaman yalnızca empati kurmakta zorlanmaz; aynı zamanda bu empatiden aktif biçimde kaçar.
Fail Neden Çekicidir?
Fail çekicidir. Çünkü her insanın içinde, kimi zaman kontrolsüz biçimde öfkesini dışarı vurma, kendisine yapılan ya da yapıldığını düşündüğü kötülüğe karşılık verme isteği vardır. İnsan yalnızca sevgi, şefkat ve merhametten ibaret değildir; aynı zamanda incinme, öfke, hınç, intikam arzusu ve zarar verme fantezileriyle de yaşar. Fakat toplumsal hayat, ahlak ve hukuk, bu duyguların doğrudan eyleme dönüşmesini engellemeye çalışır. İnsan öfkelenir, kırılır, aşağılanır; fakat çoğu zaman bunu dışarı vuramaz. Kendini tutar, bastırır, ehlileştirir.
Failin çekiciliği tam da burada ortaya çıkar. Failde insan, kendi içinde bastırdığı, kendisine yasakladığı, ehlileştirdiği saldırganlığı bulur. Fail yalnızca kötülüğün öznesi değildir; aynı zamanda insanın bastırılmış saldırganlık fantezilerinin de taşıyıcısıdır. Fail, insanın “ben yapmam/yapmam” dediği şeyi yapandır. Kişi failin eylemini ahlaken mahkûm eder; ama aynı zamanda onda kendi karanlık arzularının dışsallaşmış hâlini görür. Böylece fail, hem korkutucu hem de rahatsız edici biçimde çekici hâle gelir.
Ahlak psikolojisi alanında çalışan Jonathan Haidt’in Almancada kısa süre önce yayımlanan Die Macht der Moral, Warum Politik und Weltanschauungen unsere Gesellschaft spalten (Ahlakın Gücü, Politika ve dünya görüşleri toplumumuzu nasıl bölüyor? 2026) adlı kitabı bu noktada önemlidir. Haidt, ahlakın yalnızca soyut ilkelerden ya da rasyonel kurallardan oluşmadığını; insanların dünyayı çoğu zaman neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü olduğu soruları etrafında anlamlandırdığını gösterir. Ahlak, insanın davranışlarını düzenleyen temel bir ayrım üretir: Bazı şeyler yapılabilir, bazı şeyler yapılamaz; bazı arzular kabul edilebilir, bazıları ise kişinin kendilik tasarımından uzaklaştırılmalıdır. Başka bir ifadeyle ahlakın ilk sorusu şudur: Ne doğru ne yanlış; ne iyi, ne kötü; ne günah, ne sevaptır? İnsan, kendisini ahlaklı bir varlık olarak kurarken, bu ayrımlar üzerinden yalnızca davranışlarını değil, arzularını, öfkesini, şiddet eğilimini ve kendisine dair imgesini de düzenlemeye çalışır.
Mesela birine zarar vermek, öldürmek, aşağılamak ya da incitmek kötü olarak kabul edildiği için insan, kişiliğini ve üstbenliğini kurarken bu kötü olanı kendisinden uzaklaştırmaya çalışır. Kendini iyi, makul, vicdanlı ve ahlaklı biri olarak görebilmek için şiddet isteğini, intikam arzusunu, zarar verme fantezilerini bastırır. Fakat bu, insanın bu duygulardan bütünüyle arındığı anlamına gelmez. Kötü olan yalnızca yok olmaz; çoğu zaman bastırılır, inkâr edilir, yer değiştirir ya da başka figürler üzerinden geri döner.
Mağduriyetin miladı…
Fail tam da burada belirir. Fail, insanın başaramadığı ya da yapmaya cesaret edemediği şeyi yapan/yapabilen kişidir. O, sınırı ihlal eder/edebilir; tacizkârdır, tecavüzcüdür, zarar vere(bile)ndir. Fail, istenmeyeni ve yapılmaması gerekeni yapar. Mağdur ise tam tersine, istemediği bir şeye maruz bırakılan kişidir. Bu nedenle faillik ile mağduriyet arasındaki temel farklardan biri şudur: Fail eyleme geçer (aktiftir), mağdur ise maruz kalır (pasiftir). Fail sınırı aşar; mağdurun sınırı ihlal edilir. Fakat fail ve mağdurdan söz edebilmemiz için ortada bir acının dolaşması gerekir. Bu acı her zaman bedensel olmak zorunda değildir; kimi zaman ruhsaldır, kimi zaman semboliktir, kimi zaman da toplumsal ve yapısaldır. Bir insana hiç dokunmadan da acı verilebilir. Aşağılamak, küçümsemek, dışlamak, yoksul bırakmak, onu eşit saymamak, sözlü şiddete maruz bırakmak ya da bir insanı sürekli değersiz hissettiren yapısal eşitsizlikler üretmek de acının biçimleridir. Bazen insanın bedenine el sürülmez; ama onuru, benlik duygusu, güven hissi ve dünyada yer kaplama hakkı zedelenir. Bu nedenle mağduriyet yalnızca fiziksel saldırıya uğramakla sınırlı değildir. İnsan, bir bakışla, bir sözle, bir suskunlukla, bir dışlama pratiğiyle ya da adaletsiz bir düzenin içinde sürekli aşağıda tutulmakla da mağdur edilebilir. Failin eylemi her zaman doğrudan kaba kuvvet biçiminde ortaya çıkmaz; bazen dilde, bazen kurumlarda, bazen toplumsal hiyerarşilerde, bazen de gündelik hayatın sıradan görünen ilişkilerinde kendini gösterir. Acı görünür olmayabilir; fakat yine de dolaşımdadır. Ve fail ile mağdur arasındaki ilişki, çoğu zaman tam da bu görünmeyen acının etrafında kurulur.
Fail, kendi öfkesini dizginleyemeyen, bastırılmış saldırganlığını eyleme döken, ahlaki ve hukuki sınırı aşan kişidir. Bu nedenle fail yalnızca nefret edilen biri değildir; aynı zamanda farkında olmadan, derinden özendiğimiz bir figür de olabilir. Çünkü yaşadığımız hayat, gündelik incinmeler, aşağılanmalar, haksızlıklar ve narsistik yaralanmalar bazen içimizde intikam arzusunu güçlendirir. Biz bu arzuyu bastırır, denetler, ehlileştiririz; fail ise onu sahneye koyar.
Haidt’in işaret ettiği bir başka önemli nokta da ahlakın yalnızca bireysel davranışları düzenleyen zayıf bir sistem olmadığıdır. Ahlakın derin ve örgütleyici bir gücü vardır. İnsanlar ahlak aracılığıyla yalnızca neyin iyi ya da kötü olduğuna karar vermezler; aynı zamanda kimin haklı, kimin haksız, kimin cezalandırılması, kimin korunması, kimin kahraman, kimin cani sayılması gerektiğine de karar verirler. Bu nedenle ahlak, şiddeti yalnızca yasaklayan bir yapı değildir; bazı durumlarda şiddeti anlamlandıran, gerekçelendiren ve hatta kutsallaştıran bir anlatı da üretebilir. Bu nedenle birçok kahraman anlatısı aslında moral olarak arındırılmış faillik/suç anlatısıdır. Kahramanlar çoğu zaman eline kılıç, silah ya da yasa dışı bir güç almış; fakat bu şiddeti “haklı” bir amaç adına kullandığı için masumiyetle donatılmış figürlerdir. Onların şiddeti cinayet olarak değil, adalet olarak anlatılır. Öldürmeleri kötülük değil, hesap sorma gibi sunulur. Böylece fail, uygun bir anlatının içine yerleştirildiğinde kahramana dönüşür.
Başka bir ifadeyle, kahraman çoğu zaman toplumun gözünde aklanmış bir katildir. Fail suç işler; kahraman “gerekeni yapar”. Fail öldürür; kahraman “adaleti sağlar”. Fail intikam alır; kahraman “hakkını alır”. Aradaki fark çoğu zaman eylemin kendisinden çok, o eyleme giydirilen anlamdır. Şiddet, haklılık elbisesi giydiğinde artık yalnızca şiddet olarak görünmez; kahramanlık, cesaret, direniş ya da adalet adı altında kabul edilebilir hâle gelir.
İnsan ‘onurlu’ hayvandır
Alman Anayasası’nın birinci maddesinde insan onurunun dokunulmaz olduğu vurgulanır. Bu ilkenin özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kazandığı anlam son derece önemlidir. Çünkü o dönemde insanlara yapılanlar yalnızca öldürme, yok etme ya da fiziksel zulüm değildi; aynı zamanda sistematik bir aşağılama, hor görme, insanlıktan çıkarma ve onuru parçalayarak yok etme pratiğiydi. İnsanlar yalnızca öldürülmedi; çoğu zaman aşağılanarak, değersizleştirilerek, çıplaklaştırılarak, isimsizleştirilerek öldürüldü. Bu tarihsel dehşet, savaş sonrasında insan onuru fikrini daha merkezi bir yere taşıdı. Bugün her insanın dünyaya geldiği andan itibaren devredilemez, dokunulamaz ve korunması gereken bir onura sahip olduğu kabul edilir.
Fakat gündelik hayata baktığımızda, bu onurun sürekli ihlal edildiğini görürüz. İnsanlar birbirlerini yalnızca büyük suçlarla, savaşlarla ya da açık şiddet eylemleriyle incitmezler. Bazen bir bakışla, bir sözle, bir küçümsemeyle, bir dışlamayla, bir alayla da insan onuru yaralanır. Stephan Marks, Die Würde des Menschen ist verletzlich (= İnsan onuru kırılgandır. 2025, 4. Baskı) adlı kitabında insan onurunun soyut ve dokunulmaz bir ilke olmasına rağmen gündelik hayat içinde son derece kırılgan olduğunu gösterir. Ona göre insanlar bilerek ya da farkına varmadan, çoğu zaman birbirlerinin onurunu zedelerler.
Günümüzde sosyal medya da bu anlamda başkalarının onurunu incitme arenasına dönüşmüş gibidir. İnsanlar bir ekranın arkasından başkalarını kolayca aşağılayabilir, küçümseyebilir, teşhir edebilir, alay konusu hâline getirebilir. Yüz yüze ilişkide belki söylenemeyecek birçok söz, dijital ortamda daha kolay söylenir. Böylece sosyal medya, yalnızca iletişim alanı değil, aynı zamanda narsistik yaralanmaların, aşağılamaların ve karşılıklı hınçların dolaşıma girdiği bir sahne hâline gelir.
Psikanalist Heinz Henseler de Narzisstische Krisen (Narsistik Krizler, 1984) adlı çalışmasında, insanı en derinden yaralayan incinmelerden birinin narsistik incinme olduğunu vurgular. Narsistik yaralanma, insanın kendisine dair değer, önem, sevilme, sayılma ve tanınma duygusunu hedef alır. İnsan kendisini küçük düşürülmüş, değersizleştirilmiş, aşağılanmış ya da yok sayılmış hissettiğinde, bu yalnızca geçici bir üzüntü yaratmaz; çoğu zaman yoğun bir öfke, hınç, utanç ve intikam arzusu da doğurur. Çünkü narsistik yara, insanın doğrudan benliğine dokunur. Kişi yalnızca bir davranıştan rahatsız olmaz; kendi varlığı, değeri ve onuru saldırıya uğramış gibi hisseder. Bu tür krizler, bazı durumlarda sınır tanımayan bir öfkeye ve yıkıcı şiddet fantezilerine yol açabilir. Narsistik incinme ne kadar derin yaşanırsa, kişinin bunu telafi etme arzusu da o kadar yoğunlaşabilir. Kimi zaman bu telafi arzusu başkasına yönelen saldırganlık biçiminde ortaya çıkar; kimi zaman da insanın kendisine yönelir. Bu nedenle bazı intiharlar da yalnızca umutsuzlukla değil, dayanılmaz bir narsistik yaralanmayla, onur kaybıyla ve benliğin artık taşınamaz hâle gelmesiyle ilişkili olarak düşünülebilir.
Narsistik kriz, insanın kendisini sonsuz ve iyileştirilemez biçimde yaralanmış hissetmesine yol açabilir. Bu noktada yara yalnızca bir olayın bıraktığı iz değildir; kişinin bütün varlığını kaplayan, kendilik duygusunu çökerten bir deneyime dönüşür. İnsan, yalnızca üzülmüş ya da incinmiş değildir; varlığı değersizleştirilmiş, onuru parçalanmış, dünyadaki yeri elinden alınmış gibi hisseder. Bu yüzden narsistik krizlerde öfke bazen ölümcül bir yoğunluk kazanabilir. Harakiri örneği de bu bağlamda düşünülebilir. Bu ritüel yalnızca bedensel bir ölüm biçimi değil, aynı zamanda kaybedilmiş onuru geri kazanma girişimidir. İnsan, onurunu yitirdiğini düşündüğünde yaşamın kendisi katlanılamaz hâle gelebilir.
Tanrı herkese hayırlı ölüm nasip etsin
Böyle durumlarda ölüm, paradoksal biçimde, aşağılanmış ya da lekelenmiş benliği yeniden onarma, en azından son anda onuru geri alma girişimi gibi anlamlandırılır. Kişi, intihar aracılığıyla yitirdiğini düşündüğü onuru yeniden kazanacağına, en azından “onurlu” bir ölümle kendi benliğini son kez toparlayacağına inanabilir. Bu nedenle intihar bazı durumlarda yalnızca yaşama son verme eylemi değil, aynı zamanda dayanılmaz bir utançtan, aşağılanmadan ya da onur kaybından çıkış arayışı olarak da görülebilir.
Gündelik dilde sıkça duyduğumuz “ele ayağa düşmeden ölmek” arzusu da bu bağlamda anlamlıdır. İnsan yalnızca ölmekten değil, başkalarına muhtaç hâle gelmekten, güçsüzlüğünün görünür olmasından, bedeninin ve benliğinin başkalarının bakımına bırakılmasından da korkar. Burada ölüm arzusu çoğu zaman yok olma isteğinden ziyade, onuru koruyarak gitme arzusuyla ilişkilidir. İnsan, düşkünleşmeden, aşağılanmadan, başkalarının gözünde küçülmeden ölmek ister. Bu da narsistik yaralanmanın ne kadar derin, ne kadar varoluşsal ve ne kadar yıkıcı bir deneyim olabileceğini gösterir.
Fakat bütün bu öfkenin doğrudan dışarı vurulması mümkün değildir. İnsan günlük hayatta incinir, kırılır, aşağılanır; ama her incindiğinde saldırıya geç(e)mez. Her haksızlık duygusunu intikama dönüştüremez. Her öfkesini eyleme çeviremez. Toplumsal hayatın sürdürülebilmesi için insanın kendi saldırganlığını bastırması, dizginlemesi ve ehlileştirmesi gerekir. Bu nedenle insan kendi içinde şiddet eğilimlerini taşır ama onları çoğu zaman tanımak, kabul etmek ya da eyleme dökmek istemez.
Bir insan kendisine yapılan bir haksızlığa intikamcı bir yerden karşılık verip başkalarına zarar verdiğinde, onun ilk mağduriyetini sonraki caniliğinin gerekçesi gibi görmeye yatkın olur. Ona yapılan kötülük, onun yaptığı kötülüğü bütünüyle ortadan kaldırmasa bile, bizim gözümüzde anlaşılır kılar. Böylece şiddet bir “eşitlenme” gibi görünür. Fail artık yalnızca zarar veren biri değildir; “hakkını alan”, “hesap soran”, “ezilmişken ayağa kalkan” biri olarak da algılanır. Bu noktada mağduriyet, failin üzerine bir haklılık elbisesi gibi giydirilir.
Faili yüceltmek sembolik şiddettir
Bu nedenle seri katiller, mafya figürleri, kabadayılar, savaşçılar ve intikamcı karakterler üzerine filmler yapılır, romanlar yazılır, belgeseller çekilir. Onların hayatları yalnızca suçun ya da şiddetin tarihi olarak değil, çoğu zaman bir tür kader, karizma, meydan okuma ve güç hikâyesi olarak anlatılır. Böylece fail yalnızca yargılanmaz; estetize edilir, dramatize edilir, hatta kimi zaman romantize edilir. Onun öfkesi sahneye konur, çocukluğu anlatılır, yarası gösterilir, düşmanları tanıtılır. İzleyici de yavaş yavaş failin dünyasına davet edilir. Failin çocukluğu, acıları, yaralanmaları, öfkesi ve gerekçeleri anlatıldıkça, asıl mağdurun sesi geriye çekilir. Bir noktadan sonra anlatı, failin hikâyesine dönüşür; mağdur ise yalnızca failin serüvenini mümkün kılan bir ayrıntı gibi kalır. Böylece fail konuşulur, fail anlaşılır, fail analiz edilir; fakat mağdur unutulur. Oysa bu unutma masum değildir. Mağdurun unutulması, faile duyulan hayranlık ve failin yüceltilmesi, mağdura yönelmiş başka bir sembolik şiddet biçimidir. Çünkü mağdur yalnızca ilk şiddet anında zarar görmez; sonrasında kurulan hafıza rejiminde de yeniden yaralanır. Failin adı caddelere, meydanlara, okullara, havaalanlarına verildiğinde; heykelleri dikildiğinde, hikâyesi kahramanlık anlatısı olarak aktarıldığında, mağdura ikinci kez şunu söyleriz: Senin acın değil, onun kudreti hatırlanmaya değerdir. Senin yaralanman değil, onun eylemi tarihe yazılacaktır. Bu, mağdurun acısını silen, onun hafızadaki yerini gasp eden ve failin şiddetini sembolik olarak ödüllendiren bir işlemdir.
Dersim’in adının Tunceli’ye dönüştürülmesi, Talat Paşa Caddeleri, Sabiha Gökçen Havaalanı gibi örnekler bu açıdan yalnızca isimlendirme meselesi değildir. Bunlar, toplumsal hafızanın nasıl kurulduğunu, kimin hatırlanmaya değer görüldüğünü ve kimin acısının kamusal alandan silindiğini gösterir. Bir yerin, bir caddenin ya da bir kurumun adı, yalnızca yön tarif etmeye yarayan nötr bir işaret değildir; aynı zamanda bir hafıza politikasıdır. Kimin adı yaşatılıyorsa, onun hikâyesi meşrulaştırılır. Kimin adı siliniyorsa, onun acısı da görünmez kılınır. Levhaların ve tabelaların arkasında yalnızca bir yönlendirme sistemi değil, bazen bir kültürün, hatta failin kültürünün izleri yatar. Kürt kentlerindeki Türkçe tabelalar, Türkçe trafik levhaları yalnızca trafiği düzenlemez; aynı zamanda kültürü de yönlendirir, mekânın hafızasını biçimlendirir ve başka bir dilin, başka bir tarihin görünürlüğünü geri iter. Bu nedenle tabela, levha ve isimlendirme meselesi yalnızca idari ya da teknik bir mesele değildir; aynı zamanda sembolik şiddetin gündelik hayattaki biçimlerinden biridir.
Bu nedenle fail yüceltmesi aynı zamanda fail hayranlığıdır. Bazen failin eylemi açıkça savunulmasa bile, onun adını yaşatmak, onu kamusal alanda onurlandırmak, mağdurun yarasını inkâr eden bir anlam üretir. Toplum böylece şiddetle hesaplaşmak yerine, şiddeti gerçekleştiren figürü tarihin merkezine yerleştirir. Fail artık yalnızca geçmişte kalmış biri değildir; adıyla, heykeliyle, caddesiyle, havaalanıyla bugünün içinde yaşamaya devam eder. Mağdur ise geçmişe gömülür, susturulur, hatırlanması rahatsız edici bir fazlalık gibi kenara itilir. Bu yüzden fail kültürü yalnızca suçlulara duyulan bireysel meraktan ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal hafızanın mağduru dışarıda bırakarak faili merkeze alma biçimidir. Fail yüceltilirken mağdur ikinci kez mağdur edilir. İlkinde bedeni, evi, dili, onuru ya da hayatı hedef alınmıştır; ikincisinde ise hafızası hedef alınır. Böylece şiddet yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak kalmaz; isimlerde, anıtlarda, resmi anlatılarda ve kamusal mekânlarda yeniden üretilir. Bu durum zamanla bir fail kültürünün oluşmasına katkıda bulunur. Failin eylemi değilse bile duruşu, cesareti, meydan okuması, korkusuzluğu ya da “sisteme kafa tutması” hayranlık nesnesine dönüşür. Örneğin Topal Osman, Sedat Peker, Abdullah Çatlı yalnızca devletin karanlık işlerinde kullanılan bir aparat olarak değil, aynı zamanda belirli kesimler için bir tür kahraman figürü olarak da görülmüştür. Onu çekici kılan şey yalnızca suçla, mafyayla ya da devletle ilişkisi değildir; aynı zamanda güçsüzlerin öfkesini temsil ediyor gibi görünmesi, kirli düzeni içeriden ifşa eden biri gibi konuşması ve kend Failleri kahramana dönüştüren, onları kirli işlerinde kullanan toplumların, kendi ahlaki düzenlerini kurabilmek için de faile ihtiyaçları vardır. Çünkü toplum yalnızca kahramanlarını değil, düşmanlarını da üretir. Kimin kahraman, kimin hain, kimin kurtarıcı, kimin suçlu sayılacağı çoğu zaman hakikatin kendisinden çok, egemen anlatının nasıl kurulduğuyla ilgilidir.
Nazım Hikmet en ünlü vatan haini’ydi… Erdal Eren, Berkin Elvan, Osman Kavala ya da Selahattin Demirtaş gibi isimler, gerçek faillerin kahramana dönüştürüldüğü bir toplumda bu kez “fail” olarak işaretlenebilir. Böylece devlet, kendi şiddetini ve baskısını, “faillere karşı yürütülen bir kahramanlık mücadelesi” gibi sunabilir. Ermeniler “hain”, Kürtler “vatanı bölmek isteyenler”, muhalifler “terörist” olarak kodlandığında, gerçek fail ile yaratılmış fail arasındaki fark bilinçli biçimde bulanıklaştırılır. Sedat Peker’in, Abdullah Çatlı’nın ya da benzeri figürlerin kahramanlaştırılabildiği bir yerde, Erdal Eren, Osman Kavala ya da Selahattin Demirtaş gibi isimlerin “tehlikeli fail” olarak sunulması tesadüf değildir. Bu, yalnızca hukuki ya da siyasi bir etiketleme meselesi değildir; aynı zamanda bir ahlak ve hafıza rejimidir. Toplum, kendi gerçek failleriyle yüzleşmek yerine, sahte ve yapay failler üretir. Böylece hem kendi şiddetini gizler hem de bu şiddeti “milleti koruma”, “vatanı savunma” ya da “düzeni sağlama” adı altında meşrulaştırır.
Aslında bugün sokaklara, meydanlara, okullara ya da kurumlara adı verilen birçok insan da benzer biçimde düşünülmelidir. Kahraman olarak bildiğimiz, saydığımız, heykellerini diktiğimiz, hikâyelerini çocuklara anlattığımız bazı figürler, başka bir açıdan bakıldığında faili oldukları şiddetle yüzleşilmemiş kişilerdir. Onlara masumiyet elbisesi giydirilmiştir. Haklılık elbisesi giydirilmiştir. Tarihsel zorunluluk, ulusal çıkar, intikam, kurtuluş, düzen, dava ya da kahramanlık adına işledikleri şiddet anlaşılır kılınmıştır. Böylece canilik, uygun bir anlatı içinde kahramanlığa dönüştürülmüştür.
Devam edecek…