Mutlakiyete dönüş

Ülke, CHP’ye yönelik son yargı müdahalesinin çok ötesine uzanan derin bir anayasal ve siyasal kırılma sürecinden geçmekte

CHP’nin 38. Kurultayı yetkisiz bir mahkeme tarafından iptal edildi. Anayasanın 79. maddesine göre; seçim hukukunda son karar mercii Yüksek Seçim Kurulu’dur. Bu nedenle hiçbir mahkeme seçim sonuçlarına ilişkin kesinleşmiş kararları inceleyemez, değiştiremez, esasa girercesine ihtiyati tedbir kararı veremez. Böyle bir teşebbüs anayasayı ihlal etmek anlamına gelir. Mahkeme kararını güç kullanarak uygulamak da hukuksuz, konusu suç oluşturan bir kararı uygulamak anlamına gelir.

Mahkeme kararı bu nedenle hukuk aleminde hiçlik-yokluk tanımlamasıyla işlevsizdir ve uygulanma kabiliyeti de yoktur. Bu nedenle parti merkezine polis zoruyla girilmesi de suç teşkil eder. Hukuk aleminde Özgür Özel’in YSK tarafından verilmiş mazbatası geçerliliğini korumakta, Kılıçdaroğlu CHP Genel Merkez’inde fuzuli şagil durumunda bulunmakta.

Hiçlik ya da yokluk kavramı bize hukukun, adaletin, demokrasinin eksikliğini, yokluğunu algılama imkanı verirken, bu eksikliği doldurmak için çabalama imkanı da sunmakta.

Nasıl oldu da biz 1876 öncesi bir mutlakiyetçilik biçimine sürüklenen derin bir anayasal kopuş sürecinden geçmekteyiz. CHP kurultayına yönelik yargı müdahalesi, muhalif figürlerin hapsedilmesi ve mahkemelerin siyasal kontrol araçları olarak giderek daha fazla kullanılması sonucunda anayasal düzenin fiilen işlemez hale geldiği, seçimlerin ve temsil mekanizmalarının demokratik özünün büyük ölçüde ortadan kalktığı ve rejimin bir “sivil mutlakiyetçilik” sistemine dönüştüğü görülmekte.

Ayrıca Türkiye, keyfilik, zor kullanımı ve kalıcı bir istisna haliyle ayakta duran “güçlünün haklı olduğu” bir rejim haline gelmiş durumda. Ülke, CHP’ye yönelik son yargı müdahalesinin çok ötesine uzanan derin bir anayasal ve siyasal kırılma sürecinden geçmekte.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin otoriter konsolidasyonun yeni bir aşamasına girdiği yönündeki kaygıları artırmış durumda. Bu gelişmeler ışığında, Türkiye’de seçim rekabetinin, anayasal yönetimin ve demokratik temsilin geleceğine ilişkin haklı endişeler bulunmakta. Anayasa kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de artık iktidarı sınırlayan anlamlı bir işlev görmüyor.

Gücün merkezileşmesi, yargı bağımsızlığının zayıflaması ve kalıcı bir istisna halinin normalleşmesi ise toplumda derin bir meşruiyet krizi ve yaygın bir siyasal çaresizlik duygusu yaratmakta. Masumiyet karinesi tersine dönmüş durumda. “Şüpheliler masumiyetlerini kanıtlayıncaya kadar suçludur.”

Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu iktidarın yeniden örgütlenmesinin ve muhalefeti belirlemesinin bir aracı haline gelmiş, güçler ayrılığı partili cumhurbaşkanlığı sistemi ile ortadan kalkmış durumda.

“Sivil Mutlakiyet” rejiminde hukukun geleneksel rolü ters yüz edilmiş durumda. Artık hukukun işlevi yürütmenin eylemlerini önceden belirlenmiş kurallara göre düzenlemek ve yetkilerini hak ve özgürlüklerle kısıtlamak değil, yürütmenin mutlak iktidarını meşrulaştırmak.

İktidar, kimin terörist sayılacağına keyfi bir şekilde karar verebilir. Siyasi muhalefetin suçlu sayılması savaş hukukunun ulusal ceza hukukuna sokulması anlamına gelir. Devlet kendi halkına savaş ilan eder ve bu savaşı polis operasyonlarıyla yapar. Böyle bir rejimde halkın egemenliği ile devletin egemenliği ilişkisi tersine çevrilmiş olur. Buna “egemen diktatörlük” denilmekte.

Rejim 102 yıldan beri kendini var etmeye, yeni meşruiyet kanalları bulmaya çalışmakta. Türk-İslam sentezine dayalı tekçi ideolojiyi temel paradigması haline getirmiş olan rejim çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne bağlı bir demokrasiye evrilme düşüncesinden ürkmekte. Buna geçit vermemek için de giderek sertleşirken meşruiyeti artık içeriden değil, dışarıdan devşirmekte.

Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, Kılıçdaroğlu rejimin ön plandaki aktörleri. Onları bir araya getiren husus mutlakiyetçi rejimin yani devletin bekası. Kürtler de barış süreciyle bloke edildi.

Hukuksuzluk, adaletsizlik, özgürlüksüzlük ve sefalet üreten bu rejimde halk nerede duruyor? Seçimin ve temsilin anlamını yitirdiği bir yerde isyan içindeki kitleler nasıl umudunu diri tutacak?

Muhalefet partilerinin tümü rejimin zihniyetiyle sakatlanmış halde yine rejimin kırmızı çizgileri içinde laf üretmekten, doğacak siyasi boşluktan yararlanarak rejime payanda olmaktan ötesini düşünmüyor.

Ekrem İmamoğlu ve Selahattin Demirtaş tehlikeli bulundukları için tutuklanarak seçenek olmaktan çıkarıldı. Özgür Özel, İmamoğlu’na destek verdiği, rejimin kırmızı çizgilerini aşmaya kalktığı için çıplak bir şiddetle cezalandırıldı.

Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle sorunlarını artık sınırlı reformlarla veya kurumsal yamalarla çözemez. Bunun yerine, toplumun tüm kesimlerini gerçekten çoğulcu bir anayasal düzen içinde bir araya getirebilecek “yeni bir toplumsal sözleşmeye” dayanan, yeni bir demokratik temele ihtiyaç bulunmakta. Ülkenin “yeni bir yeniden inşa sürecine” ihtiyacı var.

Halk değişimi ne kadar istiyor? Ona siyaseten kim yön verecek? Rejim daha ne kadar sertleşir? Rejimin istemediği siyasi aktörler umudu ne kadar diri tutabilir? Ne kadar direnebilirler? Yaşayarak öğreneceğiz.