Yarım yüzyılı çoktan aşan bir sürgün kavgası...

Nazım Hikmet'in dediği gibi 'Şu gurbetlik zor zanaat zor', ama Hasan Hüseyin Korkmazgil'in dediği gibi 'Acıyı bal eylemek' de var...

Mayıs, İnci'nin de, benim de, 1971 başlarında kendi mücadeleli yaşamımızdaki olmakla olmamak arasındaki gerilimi, 1972'de de üç genç devrimcimizi, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ı, 12 Mart faşist cuntasının ve onun hizmetindeki Meclis çoğunluğunun katlinden kurtaramamış olmanın kahredici acısını yaşadığımız ay...

İlkinin üzerinden 55 yıl geçti, ikincisinin üzerinden 54 yıl...

Önce 6 Mayıs acısı...

Bundan 54 yıl önce, üç fidanın, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın 1971 Cuntası'nın emri ve o dönemdeki Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu'nun onayıyla 6 Mayıs 1972'nin gece karanlığında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nin idam sehpasında alçakça katledilişini asla unutmuyoruz.

İdam edilirken “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve bağımsızlık mücadelesi!" diye haykıran Deniz Gezmiş'le son görüşmemizi hatırlıyorum... Eylül 1969 sonuydu. Ant'ta yayınlanan bir yazımdan dolayı İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmak üzere mübaşirin çağırmasını bekliyordum. Bir anda giriş kapısında büyük bir gürültü koptu, önde polislerin kelepçelediği Deniz Gezmiş, arkada da devrimci gençler...

Deniz o gün görüşmek üzere gittiği Hukuk Fakültesi Dekanı Profesör Orhan Aldıkaçtı'nın ihbarı üzerine fakülteyi basan polisler tarafından yakalanarak gıyabi tutukluluğu vicahiye çevrilmek üzere adliyeye getirilmişti. Deniz'i hemen alt kattaki bir bekleme odasına götürdüler.

Duruşmam bittikten sonra alt kata inerek Deniz'i buldum. Hâlâ elleri kelepçeliydi, "Arkadaşlar senin beraat ettiğini söylediler, geçmiş olsun" dedi... "Ama devrimci basına ve devrimci gençliğe karşı bu dâvalar bitmez. Daha ağır şeylerle karşılaşacağız... Mehmet Cantekin'i vurdular... Daha kimler vurulacak? Yarın serbest bırakılsam bile hayatta bırakırlar mı? Ama direneceğiz..."

Deniz haklıydı. Tutuklandığı o gün İstanbul'da Mustafa Taylan Özgür de vurulmuş, cinayet makinesi işlemeye başlamıştı. Üzerinden üç yıl geçmeden Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i de hayatta bırakmadılar...

Şahsen hiç karşılaşmadığım Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ı, Filistin'den dönüşlerinden sonra tutukluyken gönderdikleri mesajlarla ismen tanımıştım. Ant Dergisi'nde paylaştığım yazılarında "Günümüz koşullarında, özellikle emperyalizmin bir sıcak savaş bölgesi haline getirdiği Ortadoğu'da da bütün halkların, Türkiye, İran, Arap, Kıbrıs, Kürt halklarının bir anti emperyalist cephe kurmaları, Ortadoğu Devrimci Çemberi'ni oluşturmaları, emperyalizme karşı kahredici darbenin indirilmesinin başlıca şartlarından biridir" diyorlardı.

Üç devrimcimizin idamını engellemek için, Türkiye'de gerçekten misli görülmemiş bir kampanya yürütülürken sürgündeki tüm dostlarımız gibi biz de Demokratik Direniş örgütü adına yoğun bir kampanya başlatmıştık.

Paris'teyken Sovyetler Birligi Komünist Partisi'nin, ünlü besteci Aram Haçaturyan ve Bolşoy Balesi balerinlerinden Galina Ulanova'nın da dahil bulunduğu bir delegasyonu ile görüşmüş, kampanyamıza destek vaadi beklerken, Sovyet Yüksek Prezidyumu Başkanı Podgorni'nin Deniz'ler idam hücresindeyken Türkiye'ye dostluk ziyareti yapacağını öğrenerek kahrolmuştuk.

Acımız, Ankara'ya o ziyaretin yapıldığı dönemde idam cezalarının Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu'ndaki iktidar ve muhalefet mensuplarının çoğunluk oylarıyla onanması üzerine daha da yoğunlaşmıştı.

55 YIL ÖNCE BAŞLAYAN SÜRGÜNÜMÜZE DAİR...

Ya yıllarca sol medyada ve örgütlerde mücadele verdiğimiz Türkiye'de tam 55 yıl önce, Mayıs'ın ilk 10 gününde yaşadığımız olmakla olmamak arasındaki tarifsiz gerilim?

Aslında o gerilim, daha 1970 yılında, 15-16 Haziran işçi direnişinin ardından başlatılan sıkıyönetim terörüne karşı Ant Dergisi'nde "Kapitalistleşen subaylar işçileri yargılayamaz" diye tavır koymamız üzerine 1. Ordu Komutanlığı'nda 9 subay tarafından sorgulanmamda açıkça tehdit edilmemle başlamış, Şubat 1971'de genç devrimciler tutuklanmaya başlayınca onları "Deniz ve arkadaşları soygun düzenine karşı savaşan halk çocuklarıdır" diyerek savunmamız ve Türkiye'de ilk kez Şeref Han'ın Kürt Tarihi'ni yayınlamamızla yoğunlaşmıştı.

12 Mart cuntasının sıkıyönetim ilan etmesine rağmen Ant dergisinin son sayısını yayın kadromuzun ve matbaa işçilerinin özverisi sayesinde cuntacıların kirli hesaplarını ortaya koyan bir içerikle ve işçi sınıfımızın 1 Mayıs'ını kutlama mesajıyla yayınlanarak ülkenin dört bir köşesine ulaştırmıştık.

Bu sayıdan sonra dergimiz sıkıyönetimce kapatılmış, yöneticileri ve yazarları toplam 770 yılı bulan ceza talepleriyle aranmaya, yönetim yerimiz ve evimiz art arda basılmaya başlanmıştı...

Türkiye radyolarında ve rejimin emrindeki medyada sık sık yayınlanan sıkıyönetim duyurularında derhal askeriyeye teslim olmamız buyuruluyor, meydanlara, Türkiye'den çıkış kapılarına resmimizin de yer aldığı "Sıkıyönetim komutanlıklarınca arananlar" afişleri asılıyordu.

Yazı kurulumuzun gizli yapılan bir toplantısında, Ant'ın Avrupa ülkelerindeki ilerici işçi ve öğrenci dernekleriyle, sol siyasetçilerle ilişkisini değerlendirerek mücadeleyi bir süre yurt dışında yürütmek üzere illegal yollardan yurt dışına çıkmamıza karar verilmişti.

İlk önce güney sınırından ya da Ege sahillerinden çıkabilmek için yaptığımız girişimler sonuç vermeyince, İnci'nin babasının ve annesinin aile pasaportundaki isimleri tahrif edip resimleri değiştirerek Türkiye’yi terketmeye karar vermiştik.

O pasaportla ve tebdil kıyafetle 11 Mayıs 1971'de Ankara'dan bir Lufthansa uçağıyla ayrılıp sürgüne ilk adımı Münih'te atmıştık... Sahte pasaportla ülkeden ülkeye geçip Ant'ın yazarları ve okurlarıyla, yıllardır haberlerini paylaştığımız işçi ve öğrenci dernekleriyle ilişki kurarak yurt dışında cuntaya karşı uluslararası mücadeleye katkıda bulunmak üzere Demokratik Direniş'i örgütleme çalışmalarına yoğunlaşmıştık. Bu dönemde başta Avrupa Konseyi üyeleri olmak üzere uluslararası insan hakları kuruluşlarını ve ilerici partileri Türkiye'deki baskılar, tutuklamalar ve işkenceler konusunda bilgilendirmek üzere Türkiye Dosyası, Türkiye'de İnsan Avları ve İşkence Altındaki Türkiye adlı İngilizce kitaplar ve enformasyon bültenleri yayınlamıştık.

Bu faaliyetlerden dolayı Avrupa'da da "suçlu" ilan edilmemiz çok gecikmedi... 1972 yılında Türk parlamento heyetinin başkanı Turhan Feyzioğlu, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin kürsüsünden gerçek isimlerimizi vererek "yurt dışında yıkıcı faaliyet yürüttüğümüz" gerekçesiyle Avrupa polisi tarafından tutuklanmamızı istedi...

Ardından da, genel kurmayın isteğiyle Başbakanlık tarafından çeşitli dillerde yayınlanan bir Beyaz Kitap'ta sıkıyönetim tarafından aranan bir "suçlu" olduğumuz yedi düvele ilan edilince 1973 yılı başında Hollanda'nın bizi Birleşmiş Milletler mültecisi olarak tanımasıyla legale çıktık.

1973 yılında Türkiye'de basın özgürlüğünün nasıl ayaklar altına alındığını anlatan bir yazım İngiltere'de Index adlı bir dergide, Türkiye, Faşizm ve Direniş adlı bir kitabım Hollanda'da gerçek adımla yayınlandıktan sonra "suçlama" saldırılarının ardı arkası kesilmedi.

1974'te Brüksel'de beş dilde yayın yapan İnfo-Türk Ajansı'nı kurduktan sonra Türk Büyükelçiliği harekete geçmekte gecikmedi, Hollanda'da Birleşmiş Milletler mültecisi olarak tanındığımız halde, elçiliğin tahrikiyle Belçika'da çalışma ve oturma izni almamız da yıllarca engellendi...

O zor koşullarda tüm yayınların sayfa düzenini, baskısını, ciltlenmesini ve dağıtımını geceli gündüzlü bir çalışmayla tek başına gerçekleştiren İnci, aynı zamanda Brüksel belediye okullarında Türkiyeli çocuklara Türkçe dersi vermeye başlamıştı. Türkiye Elçiliği, İnci'nin bu çalışmasını engellemek için Brüksel Anakent Belediye başkanına baskı yapmakta gecikmedi, ama başaramadı.

O dönemde, kendi yayınlarımız dışında Belçika'nın iki büyük sendikası başta olmak üzere birçok insan hakları örgütünün, ilerici göçmen derneklerinin yayınları da İnci tarafından gerçekleştiriliyordu.

1978'de Türkiye'ye yaptığımız iki kısa seyahatten sonra kesin dönüş hazırlıklarını sürdürürken, militarizm konusunda çevirdiğim bir kitabın İstanbul'da yayınlanması üzerine Donanma Askeri Savcılığı beni yine "suçlu" bulup hakkımda yakalama kararı çıkarttı...

12 EYÜL DARBESİ'NDEN SONRAKİ BASKILAR

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Belçika'ya mülteci olarak gelen TİP Genel Başkanı Behice Boran ve diğer parti yöneticilerini ağırlayıp uluslararası ilişkiler kurmalarını sağladığımız gibi, 14 Şubat 1981 tarihinde Brüksel'in merkezinde 12 Eylül çuntası'na karşı ilk kitlesel protesto etkinliğini düzenledik.

O dönemde, sürgündeki diğer muhalif dostlarımız gibi Kenan Evren tarafından "kansızlar" diye suçlanarak, 1983 yılında Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın da imzası bulunan bir kararnameyle Türk vatandaşlığından atıldık.

Tüm bu baskılara rağmen yine İnci'nin girişimiyle başta Türk, Kürt, Ermeni, Asuri mülteciler olmak üzere 50'yi aşkın farklı ulustan kadın, erkek ve çocuklara eğitim ve kültür hizmeti veren Güneş Atölyeleri oluşturuldu.

1986'da Fransız A2 televizyonundaki bir programda Türkiye'de Kürtlere, Ermenilere ve Asuriler'e yapılan baskılar üzerine konuştuğum için Türk Hükümeti'nin baskıyla Mitterrand yönetimi tarafından Fransa'ya girişim yasaklandı...

1988'de Brüksel'deki bir basın toplantısında Türkiye'de insan haklarının durumuna dair sorduğumuz sorular üzerine dönemin başbakanı Turgut Özal bizim "suçlu" olduğumuza bir kez daha kanaat getirerek, beş yıl önceki kendi imzasını taşıyan "vatandaşlıktan atma" kararnamesini Brüksel'deki büyükelçilik aracılığıyla yeniden tebliğ ettirdi.

"Vatansız"laştırıldıktan sonra Avrupa ülkelerinde seyahat serbestisi kazanabilmek amacıyla Belçika vatandaşlığı için başvurumuzun kabulü ise, yine Türk Devleti'nin baskıları nedeniyle Belçika Kraliyet Savcılığı tarafından yıllarca engellendi.

12 Mart Darbesi’nin 30. yıldönümü nedeniyle Yazın Dergisi’ne yazdığım makalede Türk Ordusu’na hakaret ettiğim gerekçesiyle bir İstanbul mahkemesi beni yine "suçlu" bularak 27 Eylül 2002’de Türkiye’ye döndüğüm takdirde derhal tutuklanmam için tüm sınır kapılarına tevkif müzekkeresi gönderdi.

Türk Devleti'nin bizi "suçlu" görmesi, Brüksel’de rejimin hizmetindeki Türkçe medya aracılığıyla bizlere karşı kışkırtmaları, "vatan hainliği" suçlamaları AKP iktidarı döneminde de sona ermedi... Öyle ki, 2008 yılında Dersim soykırımı konusunda Avrupa Parlementosu’nda bir konferans düzenlenmesine katkıda bulunduğumuz için hem Belçika’daki bazı Türk siteleri, hem de Türkiye’deki bir günlük gazete aracılığıyla hakkımda linç kampanyası açıldı.

Bunun üzerine, La Libre Belgique gazetesinin 13 Aralık 2008 tarihli sayısında da duyurulduğu gibi Belçika Devleti beni koruma altına almak zorunda kaldı.

2015'te, Ermeni soykırımının tanınmasını desteklediğim için, Türkçe bir İnternet sitesinde benim Brüksel'deki Ermeni Soykırım Anıtı önünde konuşurken çekilmiş bir resmim de konularak "Bu adamı iyi tanıyın!" diye hedef gösterildim.

2016’da da aynı İnternet sitesi “Belçika’da her vesile ile terör örgütleri ve ayrılıkçıların yanında yer alanlar, Brüksel Saint-Josse Belediyesi sınırları içinde faaliyet gösteriyorlar! Türkiye karşıtı derneklerin başında ağa babaları İnfo-Türk kurucusu, eski solcu tüfeklerden Doğan Özgüden geliyor...” diyerek beni tekrar hedef gösterdi.

AKP diktasının yurt dışındaki muhaliflerin kimliklerini ve çalışmalarını izlemekle görevlendirmiş olduğu Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) adlı karanlık kuruluş da 2019'da yayınladığı 666 sayfalık raporda beni hedef göstermekte gecikmedi:

“12 Mart 1971 Muhtırası sonrası Avrupa’ya kaçan Doğan Özgüden, Türkiye’de farklı gazetelerde yazdığı yazıları ve temsilcisi olduğu Türkiye İşçi Partisi (TİP) dolayısıyla tanınmaktadır.

“Avrupa’daki Türk vatandaşlarını sol örgütlerin çatısı altında toplayan Özgüden, Avrupa genelinde Türkiye Demokratik Direniş Hareketi’ni 1971-1974 arasında kurmuş ve Türkiye’yi hedef alan dergiler çıkarmaya başlamıştır.

“1975-1982 arasında Demokrasi İçin Birlik, 2006-2008’de 1971 Kollektifi ve 2008’de Avrupa Barış Meclisi adlı yapılarıyla Türkiye karşıtı söylemler üretmeye devam etmiştir. Özellikle 2008’de kurulan Avrupa Barış Meclisi adlı yapı 'Kürt sorunu' odaklı çalışmış ve bu bağlamda PKK’lı yahut PKK ile irtibatlı pek çok örgütün desteğini almıştır. Info-Türk Ajansı’nın kurucusu ve editörü olan Özgüden’in Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar gibi PKK’nın üst düzey temsilcileri ile ortak toplantı düzenlediği bilinmektedir."

SİYASAL SÜRGÜNLERİN ÖRGÜTSEL MÜCADELESİ...

Kurucu üyelerinden biri olmakla gurur duyduğum Avrupa Sürgünler Meclisi'nin 15 Aralık 2012’de Köln’de yapılan açılış konuşmamda şunları söylemiştim:

"Gazeteci olarak altmış yıllık mesleki ve siyasal yaşamım hep militarizmin dayatmaları altında, sıkıyonetimler, askeri mahkemeler, askeri darbeler altında geçti.

"Inci ve ben Avrupa'ya siyasal sürgün olarak geldiğimizde kendimizi gerçekten ülke sınırlarını da aşan büyük bir anti-emperyalist ve anti-faşist kavganın içinde bulduk. Türkiye'de generaller diktası sürerken, Yunanistan'da Albaylar, Portekiz'de ve İspanya'da faşist yönetimler iş başındaydı.

"Ardından Şili'de Pinochet darbesine karşı direniş. Ve de bunlara karşı ortak örgütlenmeler…

"Tüm bu insanlık dışı rejimler ardarda çöktü. Darbecilerden hesap soruldu, kimi darbeciler ömrünü zındanlarda tamamladı.

"Bir o kadar önemli olan gerçek: Bu rejimlerin çökmesiyle birlikte yillarca ülkelerinden kopartılmış olan yüzbinlerce siyasal sürgün yeniden tutuklanma tehlikesi olmadan hemen ülkelerine döndüler.

"1974 yazında Yunan Cuntası'nın devrildiği günü çok iyi anımsıyorum. Brüksel'deki Yunanlı siyasal sürgün dostlarımız yıllar sonra ülkelerine özgürce dönebilmenin coşkusu içindeydiler. Komünisti, sosyalisti, anarşisti, liberaliyle Yunan siyasal sürgününün tüm önemli isimleri, aralarındaki ideolojik farklılıkları bir tarafa bırakarak bu önemli olayı kutlamak üzere bir araya gelmiş, bizleri de kıvançlarını paylaşmaya davet etmişlerdi. Çılgınca içiliyor, sirtaki yapılıyordu.

"Çoğu daha o akşamdan uçak, tren biletlerini aldırmışlar, Yunanistan'a doğru yola çıkacak olmanın heyecanı içindeydiler.

"Ankara rejiminin tüm sivilleşme, demokratikleşme iddialarına rağmen Türkiyeli siyasal sürgünler bu coşkuyu hiç yaşamadı.

"Şu anda bizleri bir araya getiren ortak çağrıdaki çığlığı gayet iyi anlıyorum: ‘Bizler yaşamımız boyunca sürgün olarak yaşamak istemiyoruz.'

"Bunu söyleten duyguları ben de yüreğimde duyuyorum. Sürgünlükten kurtulabilme mücadelesi kutsaldır.

"Ama sürgün geri dönüşü olmayan bir yazgıysa, bulunduğun mekanı da ikinci bir yurt bellemek, kavgayı orada da tüm olanakları kullanarak ve yeni yetenekler kazanarak sürdürmek de kendine saygının, halkına, kültürüne ve doğduğun toprağa hizmet vermenin bir başka onurlu yolu.

"Bunun en güzel örneklerini Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Fahrettin Petek gibi sanatta ve bilimde yaratıcı kavga insanları verdiler… Ve de Ermeni, Asuri, Kürt, Ezidi, Türk diyasporalarının binlerce isimsiz insanı…"

Bu toplantının üzerinden geçen 14 yılda Tayyip Erdoğan’ın islamcı faşist yönetimi sürgünler ordumuza yeni değerler, üretken, yaratıcı yeni kavga insanları kattı.

11 Mayıs 2026, İnci’nin ve benim yaşamımızı, yazgımızı kökten değiştiren, yarım yüzyılı çoktan aşan sürgünümüzün başlangıcının 55. yıldönümü…

Türkiye'deki ve sürgündeki mücadeleli yaşamımızı ve sürgünümüzün nedenlerini, sürgün yaşamımızın sorunlarını, sorumluluklarını ve mücadelelerimizi 15 yıl önce art arda yayınlanan "Vatansız" Gazeteci adlı kitabımın iki cildinde belgelemiştim.

Artı Gerçek'teki yazılarım ve İnfo-Türk bültenlerinin yanı sıra sürgüne çıktığım ilk günden beri yazmış olduğum, hem yurt dışında hem de Türkiye'de yayınlanmış olan tüm yazılarım, benimle ve İnci'yle yapılmış olan söyleşiler ise son 7 yıldır art arda yayınladığımız Sürgün Yazıları adlı kitaplarımın 9 cildinde yer alıyor.

Hem "Vatansız" Gazeteci, hem de Sürgün Yazıları'nın tüm ciltleri Türkiye'de de Belge Yayınları tarafından yayınlanmış bulunuyor.

11 Mayıs 1971'de sürgüne çıkışımızdan bugüne kadar, başta İnfo-Türk olmak üzere, birçok direniş örgütü adına çeşitli dillerde yazdığımız ve yayınladığımız kitap, dergi, broşür, haber bülteni ve bildirilerin sayfa sayısı 15 Bin'i aşıyor.

Sürgündeki mücadelelerimize ilişkin özel ve örgütsel yazışmalar, fotoğraflar, film ve videolar, ses kayıtları, afiş, bildiri gibi belgelerin büyük bölümü esasen 2013 yılından beri Amsterdam'daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü (IISG)'de, şahsi kitaplarımızın önemli bir bölümü de Brüksel'deki Belçika Kraliyet Kütüphanesi'nde bulunuyor.

Sürgünümüzün ilk gününden itibaren oluşturduğumuz gazete kupürleri arşivini ise Brüksel'deki Ermeni dostlarımızın Belçika Demokrat Ermeniler Derneği'ne emanet ettik.

Sürgünde yayınladığımız kitap ve broşürler ile haber bültenlerinin dijitallerine uzun süreden beri https://www.info-turk.be/documents-pdf.htm bağlantısından erişilebiliyor. Bunların içinde Türkiye İşçi Partisi ve Demokrasi İçin Birlik adına yayınladığımız gazete, bildiri ve kitaplar da yer alıyor. Türkiye'deki mücadele yıllarımızda Akşam Gazetesi ve Ant Yayınları tarafından yayınlanmış olan tüm kitaplarımızın dijitallerini de aynı sayfaya yüklemiş bulunuyoruz.

Evet, 11 Mayıs 2026'da sürgünümüzün tam 55. yılını tamamladık.

Ömrümüz ve ileri yaşta sağlık durumumuz elverirse, kavgaya ve Türkiye'de Tayyip iktidarımım tüm baskılarına, tertiplerine ve gözboyacılıklarına rağmen yiğitçe mücadele sürdüren demokrasi güçleriyle dayanışmaya devam...