Türkiye’de basın özgürlüğü için Brüksel’den çağrı
Sözüm ona "demokrasiye geçiş"in başladığı 40'lı yıllardan bu yana 80 yıl boyunca basın özgürlüğü sürekli olarak nasıl ayaklar altına alındı?
Belçika'nın başkenti dün Türkiye'de gazetecilere yönelik baskılara karşı ve basın özgürlüğünün tanınması için önemli bir toplantıya sahne oldu. Türkiyeli demokratik kuruluşların ve şahsiyetlerin oluşturduğu Platforum'un Brüksel yakınındaki Tervuren'de, Parochiezaal Moorsel salonlarında düzenlediği panelde, yazar Sevim Kahraman Yanardağ halen Türkiye'de tutuklu bulunan eşi gazeteci Merdan Yanardağ'ın gönderdiği bir mesajı okuyarak yurt dışındaki tüm ilerici ve demokratları Türkiye'de basın özgürlüğünün sağlanması için verilen mücadeleye çağırdı.
Almanya'dan gelen Tele2'nin temsilcisi Mehmet Tanlı ile yazar Erdinç Utku'nun da bu çağrıyı destekleyen konuşmalarından sonra ben de Türkiye'de sözüm ona "demokrasiye geçiş"in başladığı 40'lı yıllardan bu yana basın özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının tarihsel boyutunu vurgulayan ve çağrıyı paylaşan aşağıdaki konuşmayı yaptım.
***
Sevgili dostlar,
Türkiye’de özgürlük mücadelesi veren değerli meslektaşlarımdan Merdan Yanardağ ile dayanışma için bu müstesna toplantıyı düzenlemiş olan tüm arkadaşlara yürekten teşekkür ediyorum. Bittabi, bir büyük teşekkür de benden önce konuşarak Merdan’ın mücadelesini ve uğradığı haksızlıkları ayrıntılı olarak dile getiren Mehmet Tanlı, Sevim Kahraman Yanardağ ve Erdinç Utku’ya…
Bu toplantıda beni mutlu kılan bir özellik de, Merdan’la aynı kavgayı paylaşan sevgili eşi yazar Sevim Kahraman Yanardağ ile aynı tribünde yer alıyor olmam… Nasıl olmasın ki, aynen onlar gibi, 74 yıllık gazetecilik yaşamımda tüm mücadeleleri, başarıları ve acıları 61 yıldır gazeteci eşim İnci Tuğsavul ile paylaşıyorum.
Kendisi ciddi bir sağlık sorunuyla mücadele ederken bu toplantıda meslektaşlarıyla ve dostlarıyla birlikte olmakta ısrar etti.
Bugün burada sizlerle konuşurken, sosyalist yayıncı bir dostumun tam 58 yıl önce bugün Türk Devleti’nin basın ve yayın düşmanlığının kurbanı oluşunun yıldönümü acısını da içimde taşıyorum.
Evet, tam 58 yıl önce bugün, 12 Nisan 1968’de, 60’lı yılların mücadeleci yayıncılarından Mehmet Ali Ermiş, ciddi sağlık sorunlarına rağmen, Türk Ceza Yasası'nın 142. maddesinden yargılandığı mahkemenin sanık sandalyesinde can vermişti.
Cağaloğlu’nda bizim Ant Dergisi ve Yayınları ile aynı binada mücadele veren dostum Mehmet Ali, Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek sürgünde can veren büyük ozanımız Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı eserini yayınladığı için yargılanıyordu.
Dahası, dün akşam Türkiye’de özgürlüğün sesi olduğu için defalarca engellenen Apaçık Radyo’da dinlediğim bir programın yarattığı hüznün hâlâ etkisi altındayım… Bundan 80 yıl önce iktidarın komplosuyla İstanbul’da sokağa dökülen milliyetçi sürülerin dönemin tek sol gazetesi Tan’ı nasıl bastıkları, gazeteyi yöneten iki büyük gazeteci, Sabiha Sertel’in ve Zekeriya Sertel’in nasıl sürgüne zorlandığını anlatan Roman Gibi belgeselinin sunumu yapılıyordu.
Tan Baskını, benim gazetecilik yaşamıma damga vurmuş, sol mücadele kararlılığımı perçinlemiş olayların önde gelenlerindendir.
Evet, ben gazeteciliğe meslek olarak 1952’de İzmir’de muhalif bir gazetede başlamıştım. Ama çok daha öncesi var… Demiryolcu çocuğu olarak 2. Dünya Savaşı yıllarına denk gelen ilkokul yaşamım İç Anadolu bozkırının jandarma zulmü altındaki köylerinde geçmişti. Savaşın son yılında Konya’da bir ilkokuldaydım… Gazetelerin nasıl yayınlandığını öğretmek için bizi o kentte yayınlanan bir günlük gazetenin matbaasına götürmüşlerdi. Daha 9 yaşında tüm yaşamıma damga vuracak olan antimuanlı kurşunla orada tanışmıştım.
Dahası, her gün Cumhuriyet’in yanı sıra Tan gazetesini de okuyarak bize dünyada olup bitenleri anlatan öğretmenlerimiz, bizleri bir duvar gazetesi yapmakla görevlendirince gazeteciliğe ilk adımımı atmıştım.
Çok sevinçliydik… Ne var ki, üzerinden birkaç ay geçmeden, 1945 yılı sonundan itibaren Tan gazetesi gelmez oldu… Öğretmenlerimiz büyük bir hüzünle bu gazetenin matbaasının parçalandığını, bu yüzden sustuğunu anlatmışlardı.
Biz İnci ile birlikte 60’larda Türkiye’nin en eski gazetesi Akşam’ı sol’un günlük sesi haline getirdikten sonra sosyalist Ant Dergisi’ni yayınlamaya başladığımızda bize yurt dışından büyük destek verenlerin başında Sertel’ler gelecekti.
Bunun özel bir nedeni de vardı… 1945’de saldırıya uğrayan Tan Matbaası, daha sonra Halil Lütfü Dördüncü tarafından yeniden çalışır hale getirilmişti, 1967 başından itibaren biz de Ant Dergisi’nin dizgi ve baskısını Tan Matbaası’nda yaptırmaya başlamıştık.
Ne var ki Demirel iktidarında gemi iyice azıya alan islamcı kapitalistler sırf Ant’ı susturmak için büyük para ödeyerek matbaaya el koyacak ve dergimizin basılmasını yasaklayacaklardı.
Bizim yönettiğimiz Akşam’ın ve Ant’ın yayılarını yurt dışından izleyen Sertel’ler sürgünde yazdıkları kitapların Türkiye’de yayınlanmasını bizden istediler… Sabiha Sertel’in Roman Gibi ve Zekeriya Sertel’in Nazım Hikmet üzerine Mavi Gözlü Dev, sürgündeki kızları Yıldız Sertel’in Türkiye’de İlerici Akımlar adlı eserlerini, bir gün bizim de onlar gibi sürgüne mecburi olacağımızı hiç tahmin etmeden yayınlamıştık.
Çocuk yaşamıma damga vuran bir başka acı olay da, Ankara Atatürk Lisesi’nde öğrenciyken kitaplarını ve Aziz Nesin’le birlikte yönettiği Marko Paşa dergisini büyük bir zevkle okuduğum Sabahattin Ali’in ölüm haberiydi… Türk Devleti 1948 yılının sonunda, bir şiirinde “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” diyen büyük gazeteciyi de alçakça bir komployla katletmişti.
Gazeteciliğe İzmir’de, 1952 yılında muhalif gazetelerde stenograf olarak başlamıştım… Demokrasi ve özgürlük vaadleriyle iktidar olan Demokrat Parti’nin ünlü “Türkiye Komünist Partisi” tutuklamalarını başlattığı, Kore’ye 4500 kişilik bir tugay göndererek ardından Türkiye’yi NATO’ya soktuğu, İzmir’in merkezinde NATO karargahlarının kurulduğu günlerdi.
Basın yaşamında doğrudan tanık olduğum ilk gazeteci tutuklaması 1955 yılında, İstanbul ve İzmir’de Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’siyle tüm azınlıkların hedef alındığı 6-7 Eylül Pogromu’nun ardından geldi. Saldırganlar, katiller yakalanıp zindana atılacağına solcular başta olmak üzere muhalif gazeteciler tutuklanıyordu. Çalıştığım Sabah Postası gazetenin yöneticisi Orhan Rahmi Gökçe de tutuklanan gazetecilerdendi…
İzleyen yıllarda Sabah Postası’nın yönetmenliği yanı sıra İstanbul’daki Milliyet ve Ankara’daki Öncü gazetelerinin temsilciliğini de üstlendim.
Baştan itibaren, basın özgürlüğünü savunmak için Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Şeref Divanı, basında çalışanların sosyal haklarını savunmak için Gazeteciler Sendikası , Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu, 1960’dan itibaren sınıf mücadelesini legal planda başlatan Türkiye İşçi Partisi yönetimlerinde görev üstlendim.
60’lı yılların başındaki görece bir özgürlük döneminin ardından 1965 seçimlerinde ABD’nin empoze ettiği Morrison Süleyman’ın başbakan olmasından sonra basına, özellikle de sol basına karşı en alçakça baskıların uygulanması başladı.
Yayınladığımız Ant Dergisi, sadece Demirel iktidarının değil, onun destekçisi ordunun da hedefi oldu.
Daha 1967’de ABD’nin Türkiye’nin doğu bölgesine nükleer mayınlar yükleme projesini açıklayarak direniş çağrısı yaptığım için dönemin genel kurmay başkanı Cemal Tural’ın çift aylı emirnamesiyle “vatan haini” olarak yargılanmak üzere askeri mahkemeye sevkedildim.
Ordu Yardımlaşma Kurumu’nun tüm subayların kapitalist sınıfa entegre edilmesi amacıyla kurulduğunu belgeleriyle açıkladığımız, dahası işçi sınıfının İstanbul’daki efsanevi 15-16 Haziran direnişinin ardından başlatılan tutuklamalar üzerine Ant’ın kapağında “Kapitalistleşen Subaylar İşçi Sınıfını Yargılayamaz” dediğimiz için 1. Ordu karargahında dokuz subay tarafından sorguya çekilerek tehdit edildim.
Hakkımızdaki davaların çoğu “komünizm propagandası” suçlamasıyla açılırken, Kürt ulusunun özgürlük ve eşitlik için haklı direnişini yansıttığımız, Kürt yazarların makalelerini , dahası Şeref Han’ın “Kürt Tarihi” adlı eserini yayınladığımız için yeni davalar açılmaya başladı.
12 Mart darbesinden sonra hakkımızdaki ceza talepleri 300 yılı aştığı, Ant dergisi kapatılıp yayınevindeki kitap paketlerimiz kasaturalarla parçalandığı, duvar afişleriyle ve radyoda okunan bildirilerle arandığımız için mücadeleyi yurt dışından sürdürmek üzere 11 Mayıs 1971’de sahte pasaportla Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldık.
Tam 55 yıldır, önce Demokratik Direniş Hareketi’ni ve İnfo-Türk’ü, 1980 darbesinden sonra Demokrasi İçin Birlik’i örgütleyerek Türkiye’de ardı arkası gelmeyen faşizan uygulamalara karşı dünya kamuoyunu uyarmaya, diasporalardaki tüm direniş örgütlerine destek olmaya çalışıyoruz. Bunun bir bedelini de, 1980 darbesinden sonra Türk vatandaşlığından atılarak ödedik.
Zamanımız sınırlı… Anılar anlatarak sizleri yormak istemem… Zaten çocukluğumdan sürgün yıllarına kadar olan yaşamımı ve mücadelelerimi “Vatansız” Gazeteci adlı anı kitabımın iki cildinde, sürgündeki 55 yıllık mücadele döneminde yazdığım tüm yazıları ve benimle yapılmış söyleşileri Sürgün Yazıları adlı kitabımın dokuz cildinde ayrıntılı olarak paylaşmış bulunuyorum. İnci’nin mücadelesini de “Vatansızlığı Vatan Eylemek” adlı kitabımda…
Bu kitaplara olduğu gibi, Türkiye’de ve sürgünde yayınlamış olduğum tüm dergi ve kitapların pdf’lerine İnfo-Türk’ün Internet’teki sayfasından erişilebilir.
Bugünkü panelin konusu olan “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” konusunda, benden önce konuşan dostlarım çok değerli bilgiler verdiler. Onlara teşekkür ediyorum.
Sizlerle birlikteyken bir anımsatma daha yapmak isterim…
Geçtiğimiz hafta, 6 Nisan, “Öldürülen Gazeteciler Günü”ydü. İttihat ve Terakki muhalifi gazeteci Hasan Fehmi’nin 6 Nisan 1909'da Galata köprüsünde kurşunlanarak öldürülmesinden bu yana Türkiye’de ve Türkiye’nin askersel müdahalede bulunduğu komşu ülkelerde öldürülen gazetecilerin sayısı 117’yi buluyor.
Dileğimiz, Merdan Yanardağ’ın ve Türkiye zindanlarında yıllardır çile çektirilen gazeteci, yazar, bilim insanı, politikacı tüm dostlarımızın bir an önce özgürlüğe kavuşmalarıdır.
Ve de gazeteci cinayetlerinin hesabının bir an önce sorulmasıdır.
Bittabi bu konuda yurt dışındaki demokratik örgütlerimize büyük sorumluluk düşüyor. Hepsine mücadelelerinde başarılar diliyorum.
Konuşmamı bitirken, yıllardır bu mücadelenin ön saflarında yer almış bulunan ve iktidarın emrindeki medyanın saldırılarına karşı benimle her daim dayanışma gösteren sevgili dostlarım Erdinç Utku ve Serpil Aygün’ü, Deniz Gezmiş üzerine “Aşk Olsun Çocuk” ve Nazım Hikmet üzerine “Yaşamak Güzel Şey” adlı belgesel kitapları yazmış olan Ali Cabbar ve Fahire Kurt’u, tıpkı bizim gibi, Türkiye’deki faşizme karşı verdikleri mücadele nedeniyle sadece Türk Devleti’nin değil, onun hizmetindeki Türkçe medyanın saldırılarına sürekli hedef olmuş Bahar Kimyongür ve Deniz Demirkapı’yı da özel olarak kutluyorum.
Sürgünde birlikte mücadele verirken kaybettiğimiz değerli gazeteci-yazar dostlarım Barbro Karabuda, Güneş Karabuda, Teslim Töre, Garbis Altınoğlu, Ali Ertem, Doğan Akhanlı, Celal Başlangıç ve Ergün Sönmez’i de saygı ve sevgiyle anıyorum.
Ernesto Che Guevara'nın dediği gibi: Hasta la victoria siempre... Her daim. zafere erişene kadar…