Masumiyet senfonisi (6) - Dilencilik, asimetri ve karşılıksızlık

Yardım artık sadece yoksulluğa verilen bir cevap değil; aynı zamanda görünürlük, dikkat ve dijital etkileşim düzeninin bir parçasıdır. Acı, ihtiyaç ve yoksulluk artık yalnızca anlatılmaz; izlenir, paylaşılır, beğenilir, tüketilir ve bazen eğlenceli bir içerik formuna sokulur

Ahmed Arif şöyle yazmıştı: “Dostuna yarasını gösterir gibi, / Bir salkım söğüde su verir gibi, / Öyle içten / Öyle derin, / Türkü söylemek, küfretmek…” Bu dizelerde yara, herkesin önüne açılan bir şey değildir; ancak dosta gösterilebilen mahrem bir hakikat gibidir. İnsan yarasını, incinmesini, en zayıf yerinden vurulmuş olmanın izini çoğu zaman saklar. Çünkü bazı yaralar yalnızca acı vermez; insanı utandırır da. Parmağımıza batan dikeni, kırılan ayağımızın acısını söylemek çoğu kez kolaydır; ama aşağılanmayı, değersiz hissettirilmeyi, narsistik bir yaralanmayı anlatmak çok daha zordur. Çoğumuz yaramızı göstermeyiz. Yarayı bir ayıp gibi içimizde saklarız. Çünkü bazı yaralar açığa çıktığında, yalnızca yara değil, o yarayı taşıyan kişi de görünür hâle gelir. Böylece yıllar önce yaşanmış bir acı, her gösterildiğinde yeniden hatırlanır ve yeniden acı üretir.

Benzer biçimde çoğumuz yoksulluğumuzu da gizleriz. Çünkü yoksulluk çoğu zaman yalnızca maddi bir eksiklik olarak değil, bir utanç, bir başarısızlık, hatta bir ayıp gibi yaşanır. İnsan, yardıma muhtaç olduğunu açıkça göstermekten çekinir. Bu nedenle bazı yaraları göstermek, yoksulluğu görünür kılmak, insanın eksikliğini başkalarının bakışına açması bakımından bir cesaret işidir. Çoğumuzun buna cesareti yoktur. Dilenci ise tam da bizim saklamaya çalıştığımız şeyi görünür kılar. Masumiyetini, yarasını, eksikliğini, yoksulluğunu ya da bedensel kaybını açıkça sergiler. Örneğin eli yoksa, bunu saklamaz; tersine, yardım talebinin bir parçası hâline getirir. Bu yüzden dilencinin varlığı bizi yalnızca acıttığı için değil, bizim korktuğumuz bir şeyi yapabildiği için de ürkütür. O, yarayı gösterir. Biz ise çoğu zaman yarayı saklayarak yaşamaya çalışırız. Bu anlamda dilencinin teşhiri yalnızca bir performans değildir; aynı zamanda toplumsal utancın tersine çevrilmesidir. Bizim gizlediğimiz eksiklik, onun görünürlük aracına dönüşür. Bizim sakladığımız yara, onun seslenme biçimi olur. Tam da bu nedenle dilenciye bakmak rahatsız edicidir: Çünkü onun yarasında yalnızca onun yoksulluğunu değil, kendi kırılganlığımızı, kendi sakladığımız utançları ve görünür olmaktan duyduğumuz korkuyu da görürüz.

Dilencilikte performans ve teşhir her zaman vardı. İnandırıcı olmak için acının gösterilmesi, eksikliğin sahnelenmesi ve bakışın yakalanması gerekiyordu. Dilenci yalnızca yardım istemez; aynı zamanda kendisini/muhtaçlığını görülür kılar. Yarasıyla, eksikliğiyle, sesiyle, bedeniyle ve bakışıyla karşısındakini ahlaki bir ilişkiye zorlar. Fakat buradaki ilişki tek taraflı ve asimetrik bir ilişkidir. Biri verir, diğeri alır. Bu ilişki, alışveriş ilişkilerinden farklıdır; çünkü yardım eden kişi çoğu zaman doğrudan bir karşılık beklemez. Marcel Maus’un (Die Gabe =Armağan, 1990) armağan üzerine düşüncelerinde gösterdiği gibi, insan ilişkilerinin önemli bir kısmı karşılıklılık üzerine kuruludur. Armağan yalnızca verilen bir nesne değildir; aynı zamanda bir bağ kurar, bir yükümlülük yaratır, sembolik bir borç doğurur. Birine gösterilen saygı, verilen emek, sunulan ilgi ya da hatır bile bazen sembolik bir sermaye gibi işler. İnsan, aldığı şeyi aynı biçimde olmasa bile başka bir biçimde geri vermek zorunda hisseder.

Dilencilikte ise karşılıklılık büyük ölçüde askıya alınır gibidir. Dilenciye para verirsiniz, ama ondan gerçek anlamda bir şey beklemezsiniz. Beklenen tek karşılık çoğu zaman onun duasıdır. Dilenciye sadaka veren ilişkisi asimetriktir ama Tanrı da burada işin içine dahil olur. Dilenci “Allah razı olsun” der, size dua eder, sizin için iyi dileklerde bulunur. Böylece ilişkinin tamamen tek taraflı görünmesi engellenir; sanki sembolik de olsa bir karşılık verilmiş gibi olur. Ama bu karşılık da tuhaf bir karşılıktır. Çünkü insan ister istemez şunu düşünür: Dilencinin duası gerçekten tutsa, belki önce kendisi için dua eder ve dilencilikten kurtulurdu. Yine de dua, bu asimetrik ilişkiye zayıf da olsa bir denge görüntüsü kazandırır. Veren kişi yalnızca vermiş olmaz; aynı zamanda manevi bir karşılık almış gibi hisseder. Hatta dilenciye verilen sadakanın karşılığı biraz da Tanrı’dan beklenir. Yani sadaka, iki insan arasındaki basit bir verme-alma ilişkisi olmaktan çıkar; Tanrı’yla kurulan sembolik bir alışverişe dönüşür. Veren kişi, verdiğinin karşılığını doğrudan dilenciden değil, ilahi adalet ya da manevi mükâfat fikrinden bekler. Böylece sadaka tasarımı, ilişkiyi yatay bir karşılıklılık olmaktan çıkarır ve onu üstte duran, koruyucu, gözetleyici ve denetleyici bir baba figürünün bakışına bırakır.

Zaten dilencilikte kutsal üzerinden örgütlenen bir yan da vardır. Yardım yalnızca yoksulla kurulan bir ilişki değildir; aynı zamanda Tanrı’nın takdiri, sevap beklentisi ve manevi borç düşüncesiyle de bağlantılıdır. Bu nedenle sadaka, yalnızca yoksula verilen küçük bir maddi destek değil, veren kişinin kendi ahlaki ve dinsel konumunu da teyit ettiği bir eylemdir. Dayanışma burada yalnızca insani bir sorumluluk olarak değil, Tanrı katında karşılığı olacağı düşünülen bir davranış olarak anlam kazanır.

Dilenme, sosyal güvence

Burada bir şey daha var: Dilencilik ya da yoksula yardım etme, sosyal devletin olmadığı topluluklarda bir tür geleneksel sosyal güvence gibi de işlev görür. Çünkü her köy, her mahalle ya da her küçük topluluk kendi yoksulunu belli ölçüde yaşatır. Modern anlamda sigorta, işsizlik yardımı, emeklilik ya da sosyal yardım mekanizmalarının bulunmadığı yerlerde dayanışma, cemaatin içinde dağılmış bir güvenlik ağına dönüşür. Yoksul kişi tümüyle sahipsiz bırakılmaz; köyün, mahallenin, akrabalık ağlarının ya da dinsel dayanışmanın içinde belli bir ölçüde korunur. Bu nedenle dilencilik yalnızca bireysel bir çaresizlik biçimi değildir; aynı zamanda sosyal devlet öncesi toplumlarda yoksulluğun yönetilme yollarından biridir. Topluluk, kendi içindeki bazı yoksulları, dulları, yetimleri, hastaları ya da çalışamayacak durumda olanları sadaka, zekât, yiyecek verme, bayram yardımı ya da gündelik küçük desteklerle ayakta tutar. Böylece yardım, yalnızca merhamet duygusunun değil, topluluğun kendisini sürdürme biçiminin de bir parçası olur. Yoksulun varlığı rahatsız edicidir; ama aynı zamanda topluluğa kendi ahlaki düzenini hatırlatır. Kime yardım edildiği, kimin korunmaya değer görüldüğü ve kimin dışarıda bırakıldığı, o toplumun vicdan haritasını da gösterir.

Buna rağmen ilişkinin özü değişmez. Ortada temel olarak asimetrik bir ilişki vardır: biri verir, biri alır. Dilencinin kendisini borçlu hissetmesi beklenmez. Çünkü sadaka, yardım ya da bağış, normal alışveriş ilişkilerindeki gibi geri ödenmesi gereken bir borç yaratmaz. Elbette insanlar birbirlerini tanıyorlarsa, bu ilişki daha karmaşık hâle gelebilir. Teşekkür, mahcubiyet, minnettarlık ya da müteşekkirlik gibi duygular oluşabilir. Ama anonim bir karşılaşmada, örneğin sokakta hiç tanımadığınız birine para verdiğinizde, çoğu zaman böyle bir beklenti yoktur. Verirsiniz ve ilişki orada biter.

Kapalı çevrelerde, köylerde, küçük kasabalarda ya da insanların birbirini tanıdığı dar topluluklarda ise durum farklıdır. Orada yardım bütünüyle karşılıksız görünse bile, ilişkilerin sürekliliği nedeniyle görünmez bir beklenti varlığını korur. İnsanlar birbirini tanır, birbirinin geçmişini bilir, aynı sokakta yaşar, aynı kahvede oturur, aynı cenazede ya da düğünde karşılaşır. Bu nedenle verilen yardım, açıkça bir borç yaratmasa bile ilişkisel hafızaya kaydedilir. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü tam da bu kültürel hafızayı anlatır. Küçük yerlerde yapılan iyilikler, yardımlar, selamlar ve hatırlar unutulmaz; bunlar insanlar arasında görünmez bir bağ kurar. Burada narsistik, övünülen ve güçlülük hisssedilen bir durumda oluşur: Veren el alan elden üstündür…

Bu nedenle köyde ya da kasabada dilenci ile sadaka veren kişi arasında bile belli belirsiz bir tanışıklık, bir karşılıklı bakış, bir saygı hâli vardır. Bugün yardım eden kişi, yarın yine aynı insanla karşılaşacağını bilir. Beş yıl sonra aynı sokakta, aynı pazarda, aynı caminin avlusunda yeniden yan yana gelebilirler. Bu süreklilik, insanlar arasındaki ahlaki sorumluluğu güçlendirir. Birbirine kötülük yapmak, birbirini tamamen yok saymak ya da aşağılamak zorlaşır; çünkü ilişki anlık değil, devamlıdır.

Şehirde ise bu bağ büyük ölçüde kopar. Büyük kentte dilenci ile ona para veren kişi arasında çoğu zaman hiçbir tanışıklık yoktur. Birbirlerini ilk kez görürler ve muhtemelen bir daha hiç karşılaşmazlar. İlişki birkaç saniyelik bir bakış, kısa bir sesleniş, uzatılan bir el ve verilen birkaç bozuk paradan ibaret kalır. Sonra herkes kendi yoluna gider. Bu nedenle şehirde yardım ilişkisi daha anonim, daha geçici ve daha duygusuzdur. Köyde ya da kasabada ilişki süreklilik içinde ahlaki bir bağ üretirken, şehirde ilişki anlık bir temas olarak kalır.

Bu fark önemlidir. Çünkü ahlaki sorumluluk yalnızca soyut ilkelerden doğmaz; çoğu zaman tekrar karşılaşma ihtimalinden, tanışıklıktan ve ortak hafızadan beslenir. Küçük yerlerde insanlar birbirlerine karşı daha dikkatli davranmak zorunda kalırlar; çünkü birbirlerinden bütünüyle kaçamazlar. Şehirde ise insan, yardım ettiği ya da görmezden geldiği kişiyi bir daha görmeyeceğini bildiği için, ilişki daha kolay kesilir. Böylece dilencilik, yalnızca yoksulluk meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bağların çözülmesi meselesi hâline gelir. Köyde dilenci cemaatin içinde bir figürdür; şehirde ise kalabalığın içinden geçen anonim bir gölgedir.

Dijital Çağda Yardım ve Sadaka

Kapitalizm öncesinde ve kapitalizmin erken dönemlerinde yardım eden ile yardım edilen arasında daha doğrudan bir ilişki vardı. İnsan, köyündeki ya da kasabasındaki yoksulu tanır, onun gözünün içine bakar, onunla yan yana yaşar ve ona yardım ederdi. Ya da bir dilenci gelip doğrudan size seslenir, derdini anlatır, bakışınızı yakalar ve yardım isterdi. Yardım, çoğu zaman yüz yüze bir karşılaşmanın içinden doğardı. Bu nedenle yardım ve dayanışma bir mekâna bağlıydı; aynı coğrafyada, aynı köyde, aynı kasabada ya da aynı mahallede yaşayan insanlar arasında gerçekleşirdi.

Kentleşmeyle birlikte yardım ve dayanışma giderek kurumsallaştı. Artık Afrika’daki birine, başka bir şehirdeki yoksula ya da Bayern’de küçük bir köyde yaşayan bir aileye yardım ettiğinizde, o insanla hayatınız boyunca hiç tanışmayabilirsiniz. Özellikle Noel dönemlerinde, dinsel ve vicdani duyguların yükseldiği zamanlarda, yardım kampanyaları devreye girer. Afrika’dan fotoğraflar, kısa videolar, ağlayan çocuklar, boş tabaklar, yıkık evler gösterilir. Yoksulluk artık doğrudan karşılaştığınız bir insanın sesiyle değil, hazırlanmış bir görüntüyle, kurgulanmış bir anlatıyla size ulaşır. Siz de çoğu zaman bu anlatıdan etkilenerek yardım edersiniz.

Bu görüntüler gerçekliğin kanıtı gibi sunulur. Fotoğraf, video ve kısa tanıklıklar, yardım talebinin inandırıcılığını kurar. Böylece yardım ve dayanışma yalnızca ahlaki ya da dinsel bir eylem olmaktan çıkar; giderek kendi dili, araçları, kampanyaları ve imgeleri olan bir endüstriye dönüşür. Dayanışma kurumsallaşır, profesyonelleşir ve çoğu zaman anonimleşir. Yardım eden ile yardım edilen arasında doğrudan bir tanışıklık yoktur; bunun yerine imgesel, fanteziye dayalı ve aracılar üzerinden kurulan bir ilişki vardır.

Bu durum yardım ilişkisinin duygusal yapısını da değiştirir. Afrika’da açlık çeken bir çocuğa acıyabilir, merhamet duyabilir, onun için üzülüp bağış yapabilirsiniz. Fakat onunla hiç karşılaşmamak, onun yaşadığı dünyaya gerçekten temas etmemek, aynı zamanda o acıyı görmezden gelmeyi de kolaylaştırır. Görüntü birkaç saniye vicdanı harekete geçirir; sonra kapanır, geçer ve gündelik hayat devam eder. Yoksulluk artık insanın karşısına bir komşu, bir tanıdık, bir yüz olarak değil; bir kampanya görseli, bir bağış çağrısı ya da kısa bir video olarak çıkar.

Bu nedenle yardım eden ile yardım edilen arasındaki bağ, birebir tanışmaya ve doğrudan karşılaşmaya dayalı olmaktan uzaklaşır. Bununla birlikte bu ilişkiye ait duygular da zayıflar. Bugün sokakta karşımıza çıkan bazı dilenciler hâlâ bizimle doğrudan ilişki kurabilir. Gözümüzün içine bakar, bize seslenir, bizi durdurmaya çalışırlar. Ama onlar da çoğu zaman tanımadığımız, hayatımızdan birkaç saniye içinde geçip gidecek insanlardır. Büyük şehirde dilenciyle kurulan ilişki bile çoğu zaman anlık, kopuk ve anonimdir.

Kurumsal yardım biçimleri başka bir tutumu da beraberinde getirir. Sosyal devletin varlığıyla birlikte bazı insanlar bireysel yardımdan kaçınarak “devlet yardım etsin” ya da “çalışsın” diyebilir. Böylece sorumluluk bireyden devlete devredilir. Elbette sosyal devletin görevi yoksulluğu azaltmak, insanlara temel güvence sağlamak ve kimseyi yalnızca bireysel merhamete muhtaç bırakmamaktır. Fakat bu düşünce bazen vicdani sorumluluktan kaçmanın bahanesine de dönüşebilir. İnsan, kendi gözünün önündeki yoksulluğu görmemek için sorumluluğu soyut bir kuruma havale eder.

Böylece yardım modern dünyada tuhaf bir gerilim içinde kalır. Bir yandan sosyal devlet, kurumsal yardım ağları ve kampanyalar yoksulluğu daha sistemli biçimde görünür kılar; diğer yandan bu görünürlük, yardım eden ile yardım edilen arasındaki canlı ilişkiyi zayıflatır. Yardım artık çoğu zaman bir karşılaşma değil, bir aktarım işlemidir: para gönderilir, bağış yapılır, kampanya desteklenir. Fakat yardım edilen kişinin yüzü, sesi, hikâyesi ve gerçekliği çoğu zaman uzak bir imge olarak kalır. Bu da modern yardımın temel çelişkisini gösterir: yoksulluk daha görünür hâle gelir, ama yoksulla kurulan ilişki daha mesafeli ve anonim olur.

TikTok ve dilenme

Dijital kapitalizmle birlikte ise bambaşka bir durum ortaya çıkmıştır: dijital dilencilik. TikTok’ta insanlar “Bana yardım edin, üç tane gül atın, üç dakika kaldı” gibi çağrılar yapıyorlar. Filtreler, makyajlar, ışıklar, efektler ve sahnelenmiş görüntüler eşliğinde destek isteniyor. Burada dikkat çekici olan şey şu: Artık yardım edilen kişi klasik anlamda yardıma muhtaç biri olmak zorunda değildir. Yardım bazen bir eksikliğe değil, bir fazlalığa yönelir. Güzelliğe, çekiciliğe, eğlenceye, dikkat çekici bir bedene ya da sahnelenmiş bir kişiliğe destek verilir. “Ne güzel gözleri var”, “ne güzel dudakları var”, “ne tatlı konuşuyor” denilerek para gönderilir.

Eskiden insanlar çoğu zaman eksikliklerinden dolayı yardım görüyordu; bugün ise bazen sahip oldukları çekici özellikler üzerinden destek alıyorlar. Elbette dijital alan gerçekten yardıma muhtaç insanlar için de bir görünürlük imkânı sağlar. Hastalığını anlatan, sokakta kaldığını söyleyen, çocuğunun tedavisi için para isteyen insanlar da bu platformlarda yardım talep eder. Fakat bu tür içerikler çoğu zaman daha az ilgi görür. Çünkü dijital ortamda yalnızca acı değil, acının nasıl sunulduğu da önemlidir. Hatta bazen acıdan çok sunum, ihtiyaçtan çok performans belirleyici olur.

Günümüzde yardım ilişkisi tek taraflı olmaktan çıkmıştır. Sokakta müzik yapan biri bize bir şey sunar; biz de karşılığında para veririz. Orada yardım ile alışveriş arasında ince bir çizgi vardır. Dijital ortamda ise kişi bize güzelliğini, eğlencesini, kırılganlığını, hikâyesini ya da dikkat çekici yönlerini sunar; biz de buna karşılık destek veririz. Böylece yardım, giderek mikro bir alışveriş biçimine dönüşür.

Analog ve dijital yardım

Eskiden yardım daha çok suçluluk, sorumluluk, merhamet ve vicdanla ilişkiliydi. İnsan yardım ederken karşısındaki kişinin acısıyla, yoksulluğuyla ya da çaresizliğiyle yüz yüze gelirdi. Yardımın içinde bir rahatsızlık, bir mahcubiyet, bazen de kendi konumundan duyulan suçluluk vardı. Bugün ise yardım giderek haz, uyarılma, estetik tatmin ve dikkat ekonomisiyle ilişkili hâle geliyor. Yardım artık her zaman en çok ihtiyacı olana değil, çoğu zaman kendisini en iyi sunana, en etkili biçimde görünür kılana gidiyor. Bu nedenle dijital çağda dilencilik yalnızca yoksulluğun değil, görünürlüğün de meselesidir. Artık yalnızca “kim muhtaç?” sorusu değil, “kim kendisini daha etkili gösterebiliyor?” sorusu da belirleyici hâle gelmiştir. Yardım, yalnızca yardım olmaktan çıkıp haz ve eğlenceyle iç içe geçmiştir. Dilenmek de kimi zaman eğlenceye, performansa ve gösteriye karışır. TikTok yayınları, YouTube videoları, çevrimiçi gazeteler, podcastler ve sosyal medya kampanyaları bu yeni düzenin parçasıdır. Acı, ihtiyaç ve yoksulluk artık yalnızca anlatılmaz; izlenir, paylaşılır, beğenilir, tüketilir ve bazen eğlenceli bir içerik formuna sokulur.

Analog kültürde yardım daha bedensel ve dokunulabilir bir ilişkidir. Sadaka verilirken el cüzdana gider, para çıkarılır, karşıdakinin avucuna bırakılır. Bu, elden ele geçen bir şeydir. Orada bakış vardır, ses vardır, yüz vardır, kısa da olsa bir karşılaşma vardır. Yardım bir mekânda gerçekleşir; sokakta, cami çıkışında, pazar yerinde, kapı önünde ya da mahallede. Veren ile alan aynı anda aynı yerde bulunur. Bu nedenle yardım yalnızca ekonomik bir aktarım değil, aynı zamanda bedensel ve duygusal bir karşılaşmadır.

Dijital çağda ise yardım giderek bedensizleşir. Para artık elden ele geçmez; çevrimiçi havaleyle, banka uygulamasıyla, bir linke tıklayarak ya da ekrandaki küçük bir simgeye basarak aktarılır. Veren kişi çoğu zaman karşısındakinin elini, yüzünü, sesini, kokusunu, yorgunluğunu ya da mahcubiyetini duymaz. Yardım bir temas olmaktan çıkar, bir işlem hâline gelir. Böylece sadakanın bedensel sahnesi çözülür; onun yerine ekran, görüntü, ses efekti, canlı yayın ve dijital performans geçer. Bu dönüşüm yardımın duygusunu da değiştirir. Eskiden yardım, karşılaşmanın ağırlığını taşırdı; bugün ise çoğu zaman ekranın hafifliği içinde gerçekleşir. Bir tıklama ile vicdan rahatlatılır, bir bağışla suçluluk azaltılır, küçük bir dijital hediye ile hem destek verilmiş hem de eğlenilmiş olur. Yardım eden kişi yalnızca veren değil, aynı zamanda izleyen, beğenen ve tüketen kişiye dönüşür. Yardım edilen kişi de yalnızca muhtaç olan değil, kendisini sahneleyen, görünür kılan ve dikkat toplamaya çalışan bir figür hâline gelir.

Böylece yardım, sadaka ve dilencilik dijital çağda yeni bir biçim kazanır: merhamet ile eğlence, vicdan ile haz, ihtiyaç ile performans birbirine karışır. Yardım artık sadece yoksulluğa verilen bir cevap değil; aynı zamanda görünürlük, dikkat ve dijital etkileşim düzeninin bir parçasıdır.

Medya, Merhamet ve Mağduriyetin Sahnelenmesi

Masum mağdurlar, iktidarlar ve güç odakları… Bunlardan biri de medyadır. Medya, halkın duygularını yönlendirebilmek için zaman zaman son derece sansasyonel masumiyetler ve merhamet sahneleri üretir.

Günlerdir bir televizyonda sahile vurmuş bir balinayı kurtarmak için verilen olağanüstü çabaları izliyoruz: ağlayan çocuklar, seferber olan insanlar, duygusal anlar… Kuşkusuz bu çaba değerlidir. Türler arası dayanışma, koruma ve bakım duygusu insani bir refleksin ifadesidir. Ama mesele burada bitmez. Aynı dünyada her gün sayısız canlı türü yok oluyor; ekosistemler geri dönülmez biçimde tahrip ediliyor. Buna karşı sistematik önlemler alınmıyor ya da alınan önlemler yıkımın hızına yetişmiyor. Bu büyük yok oluş çoğu zaman görünmez kılınıyor. Ve tam da bu görünmezliğin ortasında, tekil ve dramatik bir olay büyütülerek kolektif bir duyarlılık sahnesine dönüştürülüyor.

Buna bir örnek de her yıl Türkiye’ye gelen ve neredeyse ulusal bir hikâyeye dönüşen Yaren leylektir. Gelişi günlerce takip edilir, karşılanır, üzerine haberler yapılır; birkaç günlüğüne ülkenin ortak duygusunun merkezi hâline gelir. Oysa aynı anda her gün birçok tür yeryüzünden geri dönülmez biçimde silinmektedir. Bu yok oluşlar ne manşet olur ne de kolektif bir yas üretir. Ama Yaren leylek gelmediğinde, neredeyse ulusal bir yas ilan edilecekmiş gibi bir atmosfer oluşur.

Burada sorulması gereken şudur: Neye üzülüyoruz ve neyi görmüyoruz? Hangi canlı için seferber oluyor, hangisinin yok oluşunu sessizce kabul ediyoruz? Merhametimiz gerçekten acıya mı yöneliyor, yoksa medyanın görünür kıldığı, hikâyeleştirdiği ve duygusal olarak tüketilebilir hâle getirdiği sahnelere mi bağlanıyor?

Bu sorunun bir başka katmanı, insanın kendi konumunu nasıl kurduğuyla ilgilidir. İnsan yalnızca medyanın yönlendirmesiyle değil, aynı zamanda kendi türsel narsisizmiyle de dünyayı anlamlandırır. Birçok inanç sistemi insanı yaratılışın merkezine yerleştirir. İnsan en üstün varlık olarak tanımlanır; doğa ise onun kullanımına sunulmuş bir alan olarak kurgulanır. Bu düşünce, yeryüzünü ortak bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp insanın mülkü hâline getirir.

Oysa doğada böyle bir hiyerarşi yoktur. “Üstün” ve “aşağı” olan ayrımı insanın kurduğu bir düzenlemedir. Ancak bu düzen kutsal bir referansla meşrulaştırıldığında, eleştirilemez bir hakikate dönüşür. Tam da bu noktada merhametin sınırları daralır. Çünkü vicdan, insanın içsel bir sorumluluğu olmaktan çıkar ve dışsallaştırılır. Kutsal metinlere, ilahi buyruğa ya da ideolojik bir çerçeveye devredilir.

Böylece kişi yaptığı eylemin sorumluluğunu kendi üzerinde hissetmez. Bir canlıyı öldürmek, doğayı tahrip etmek ya da bir başkasına zarar vermek artık bireysel bir tercih değil, bir gereklilik olarak algılanır. Suçluluk duygusu askıya alınır, merhamet devre dışı kalır. Bu anlamda vicdanın dışsallaştırılması yalnızca bireysel bir savunma mekanizması değil, aynı zamanda politik bir işleve de sahiptir. İnsan kendi eylemlerinin yükünü taşımak yerine, sorumluluğu kutsala, ideolojiye ya da tarihsel zorunluluk fikrine bırakır. Böylece merhamet bir duygu olmaktan çıkar; koşullara bağlı, sınırlandırılmış ve yönlendirilebilir bir alana dönüşür.

Mağduriyetin Saf Olmayan Doğası

Svenja Goltermann’ın Opfer. Die Wahrnehmung von Krieg und Gewalt in der Moderne (= Modern Çağda Savaş ve Şiddet Algısı, 2017) adlı çalışmasında altını çizdiği şey basit ama rahatsız edicidir: Mağduriyet sandığımız kadar saf değildir.

Modern toplumda savaş ve şiddetin algılanışı, mağdur ile fail arasındaki sınırların düşündüğümüz kadar net olmadığını gösterir. Uganda’daki savaş bunun en çıplak örneklerinden birini sunar. Hristiyan teokratik bir devlet kurmak isteyen Lord’s Resistance Army içinde yer alan Dominic Ongwen, binlerce insanın öldürüldüğü eylemlerle ilişkilendirilen bir faildir. Fakat hikâye burada bitmez. Akrabaları mahkemeye itiraz ederken onun hayat hikâyesini hatırlatırlar: Ongwen henüz çocukken kaçırılmıştır. Çocuk asker yapılır. Var olabilmek için çocuk yaşta oyun yerine öldürmeyi öğrenir. Eline silah verilir ve şiddetin içinde büyür. Öldürmeyi öğrenir. O hâlde şu soruyla karşı karşıyayız: Bu kişi yalnızca bir katil midir, yoksa bir çocuğun uzatılmış kaderi midir? Modern savaşın en karanlık noktası tam da burada başlar: Fail ile mağdur arasındaki çizgi bulanıklaşır. Kimin yalnızca mağdur, kimin yalnızca fail olduğunu belirlemek bazı durumlarda imkânsızlaşır. Savaş yalnızca bedenleri değil, ahlaki kategorilerimizi de parçalar.

Benzer bir ikili durum Vietnam Savaşı’nda da karşımıza çıkar. Amerikan askeri Vietnam’da öldürür; ama her zaman “katil” olarak adlandırılmaz. Çünkü savaş, öldürme eylemini yeniden adlandıran bir dil üretir. Üniforma, şiddeti ahlaki olarak dönüştürür. Aynı insan, aynı eylem: Bir bağlamda suç, başka bir bağlamda kahramanlık olur. Ama aynı asker esir düştüğünde, bu kez zulme uğrayanların öfkesinin nesnesine dönüşebilir. Böylece mağduriyet ve faillik birbirine dolanır. Dün öldüren kişi bugün işkence gören bir esir olabilir; dün mağdur olan kişi bugün zalimleşebilir. Bu yüzden savaş yalnızca insanları değil, kavramları da yaralar.

Bunlar bize uzak meseleler gibi görünebilir. Oysa adını bile tam olarak koyamadığımız, neyin savaş, neyin güvenlik politikası, neyin terörle mücadele, neyin devlet şiddeti olduğunu tartışmaktan kaçındığımız her süreçte, kimin fail kimin mağdur olduğu er ya da geç yeniden gündeme gelecektir. Devletlerin kendi anlatılarını masum ve zorunlu gösterme çabası da kuşkusuz bir noktada sorgulanacaktır. Çünkü hiçbir devlet anlatısı bütünüyle tarafsız değildir; her anlatı, bazı acıları görünür kılarken bazılarını bastırır, bazı ölümleri yas konusu yaparken bazılarını istatistiğe indirger. Belki de bu nedenle devletler toplu çözümleri, sessiz uzlaşmaları ve mümkünse geçmişin çok fazla kurcalanmamasını ister. Çünkü konuşulmaya başlandığında maskeler düşebilir. Fail ile mağdur arasındaki sınırlar, resmî anlatıların kurduğu kadar net olmayabilir. Kimin neyi yaptığı, kimin adına yaptığı, kimin sustuğu, kimin seyirci kaldığı ve kimin acısının hiç tanınmadığı ortaya çıkabilir. Devletin maskesi çoğu zaman sessizlikle korunur; geçmiş konuşulmaya başladığında ise yalnızca olaylar değil, o olayları mümkün kılan dil, hukuk, medya ve ahlak düzeni de sorgulanmaya başlar.

Kolektif mağduriyetler

Bugün ise başka bir eşiğe gelmiş durumdayız: kitlesel mağduriyetler çağındayız. Milyonlarca insan savaş, çatışma, doğal afet, açlık, ekolojik yıkım ve ekonomik şiddet nedeniyle yerinden ediliyor. İnsanlar yalnızca hayatlarını değil, köklerini, hafızalarını, evlerini ve gelecek duygularını da kaybediyor. Ama asıl değişen yalnızca sayı değildir. Asıl değişen, mağduriyeti nasıl gördüğümüzdür.

Geleneksel olarak mağdur, pasif olan kişi olarak düşünülürdü: olay anında hiçbir şey yapamayan, yalnızca maruz kalan, zarar gören kişi. Oysa bugün biliyoruz ki mağduriyet her zaman sessizlik değildir. Bazen mağdur direnendir. Bazen kahraman dediğimiz kişi, aslında son ana kadar mücadele etmiş bir mağdurdur. “Şehit” dediğimiz figürler de çoğu zaman pasifliği değil, eyleme geçmiş bir mağduriyeti temsil eder. Bu noktada kritik soru şudur: Kim mağdur sayılır?

İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizmin hedef aldığı bazı gruplar — örneğin Romanlar ve eşcinseller — öldürülmüş olmalarına rağmen uzun süre tam anlamıyla tanınmış mağdur statüsüne dahil edilmemiştir. Benzer şekilde zorla kısırlaştırılan bireyler ağır bir zulme maruz kalmalarına rağmen uzun yıllar boyunca destek ya da kamusal tanınma elde edememiştir. Demek ki mağduriyet yalnızca yaşanan acıyla ilgili değildir; tanınmayla ilgilidir. Görülmeyle ilgilidir. Kimin acısının değerli, kimin acısının tali, kimin acısının ise sessiz kalmaya mahkûm sayıldığıyla ilgilidir.

Ve belki de en rahatsız edici olan şudur: Bugün mağduriyetin arttığını düşünüyoruz. Ama belki de artan şey yalnızca mağduriyet değil, görme kapasitemizdir. Eskiden normal sayılan birçok şey bugün şiddet olarak adlandırılıyor. Bir çocuğun dövülmesi artık terbiye değil, istismar olarak görülüyor. Aile içindeki baskı, okulda aşağılanma, savaşta sivillerin hedef alınması, doğanın tahrip edilmesi ya da zorla yerinden edilme artık daha açık biçimde şiddet diliyle tartışılıyor.

O hâlde soru şu: Dünya gerçekten daha mı kötü oldu, yoksa biz mi ilk kez bazı konulara daha duyarlı ve eleştirel bakmaya başladık? Kısacası modern toplumda mağduriyet sabit bir kategori değildir. Her dönemde yeniden tanımlanır; siyasetle, kültürle, hukukla ve ahlakla birlikte şekillenir. Bu nedenle mağdurdan söz etmek yalnızca acıyı konuşmak değildir. Aynı zamanda şu soruyu sormaktır: Kimin acısı konuşulabilir, kimin acısı sessiz kalır? Kimin yarası kamusal merhameti harekete geçirir, kimin yarası görünmezliğe terk edilir?

Bu yazıları huzursuz olalım unutmayalım diye yazıyorum…