Seran VRESKALA


ARTI GERÇEK - İlk kez TV dizisi ‘Kuruntu Ailesi’ ile tanımıştık kendisini. Tilbe’nin kelime anlamı ‘gezgin derviş, abdal, kalender kişi’ olarak geçiyor sözlükte. Çok eskiden ‘insan isminin anlamını giyermiş’ gibi bir söz duymuştum; Tilbe Saran ile yaptığımız bu hoşbeşte bu sözün doğruluğuna neredeyse inandım. Aydın bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmesi hayattaki yolunu çizmiş; güzelliği, zarafeti ve üslubunda profesör annesinin, gündemle haşır neşir olmasında ise hukukçu babasının etkisi olduğunu düşünüyorum. Bir haksızlık gördüğünde hemen sesini çıkaran sanatçılardan; Gezi zamanı gençleri desteklemek adına ‘keşke benim de çocuğum olsaymış’ diye bir demeç vermiş; tutuklanan Boğaziçili öğrencilere ise içi yanıyor. Tepeden tırnağa hiçbir sözü, hiçbir davranışı sahte değil; sevincini de öfkesini de korkusuzca paylaşanlardanmış gibi geldi bana. Belki de bu kadar gerçek olduğu için sahnede devleşen birkaç kadın oyuncudan biri… İşine deliler gibi aşık bir tiyatrocu olarak sahneye adım attığı ilk günden beri neredeyse her yıl bir oyunda oynamış ve onlarca ödül almış. En son, herkesin sessiz kalmaya çalıştığı bu günlerde TBMM’deki temsilde kadın oyuncuların sahneye çıkmasının engellenmesi nedeniyle ‘change.org’da Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ı istifaya davet eden bir imza kampanyası başlatması kendisini gündemin tepesine oturttu.

Annenizin ismi Nephan’ı ilk kez duydum; ne demek? Biraz ailenizle olan ilişkinizden bahseder misiniz?  

Annemin ismi ‘Nebih’ yani ‘temizlik’ten gelir. Sanırım, Annesi Nebahat'e uygun olsun diye böyle bir seçim yapılmış. Annem Cumhuriyet kuşağının tipik ilk temsilcilerindendi. Önce Ankara Üniversitesinde Hukuk sonra St. Louis Üniversitesinde Sosyoloji ve Antropoloji okuyup İstanbul Üniversitesinde Antropoloji bölümünün kurulmasına Profesör Hart ile birlikte öncülük etmiş gece gündüz çalışan bir akademisyendi. Hayatımın en kuvvetli figürüdür. Babam savaş- mübadele- göçler ortamında Giritli kalabalık bir ailede büyümüş ve baba mesleğini sürdürmüş bir hukukçuydu. Yumuşacık, vicdanlı, duygusal, iyimserlik abidesi, tatlı bir adamdı ama evin düzeni anneannemdeydi... Tek çocuktum. Ailemden gelen genetik miras sanırım; edep, vicdan, adalet, çalışmak, merak...

Çoğu yorumda ülkenin en iyi kadın tiyatro oyuncusu diyorlar sizin için; tiyatro ile sinema arasındaki en büyük fark nedir sizce? Mecbur bırakılsanız hangisini tercih edersiniz?

Şu "en"lerden vazgeçelim önce: bunlar gayet sübjektif değerlendirmeler. Dinmeyen bir arzu ile tiyatro ile uğraştığım doğrudur. Sahne kendimi en özgür, en yaratıcı, en muzip, en eğlenceli hissettiğim dinmeyen çocukluğumdur. Sinema yönetmenin, tiyatro ise oyuncunun er meydanıdır. Ama ikisinden öğrenilenler, deneyimlenenler farklı diller gibi insanın zihnini de bedenini de yeniler. Yani umarım böyle bir seçim yapmaya zorlanmam!

Sadece en iyi tiyatro oyuncusu değil, ülkenin en iyi seslendirme sanatçılarından birisiniz; insan bir sese nasıl can verebilir? Mesela Kayıp Balık Nemo’da Dory’i seslendirdiniz; nasıl seslendireceğinize nasıl karar verdiniz?

Seslendirmeye konservatuarda okurken başladım, TRT’de, İstanbul radyosunda ve pek çok film stüdyosunda çalıştım. Çizgi filmler de yaptım, sıra dışı oyuncuları da seslendirdim. Radyo tiyatrosu da roman okumak da farklı keyiflerdi. Bir başkasının canlandırdığı ya da çizdiği zaten sesi var olan bir karaktere kendi sesinizi benzetmeye çalışarak, onunla bir olarak, özdeşleşerek yapabilirsiniz seslendirmeyi. Yani karar vermekten ziyade onun gibi düşünerek, onun gibi hissederek onun bedenine ruhuna kendi nefesinizi üflersiniz.

Tiyatro nereye gidiyor sizce? Tiyatrocu bir arkadaşım ‘her sanat bitebilir ama tiyatro asla seyircisiz kalmaz’ demişti; aynı şeyi düşünüyor musunuz?

Doğru, çünkü insan hep hikâye anlatır, hikayeler yoluyla kültür dağılır: masallar, meseller, destanlar... İnsanlar kendini, evreni, hayatı anlamlandırmak, korkularını paylaşmak, sevinçlerini çoğaltmak için bir ateşin başında toplanmaya başladıkları günden beri anlatırlar; sesle, sözle, hareketle... Araçlar değişse de ihtiyaç sürüyor. Bir dinleyen oldukça bir anlatan da mutlaka olacaktır.

Şimdi internet yayınlarına da sansür kararı geldi ya; eğer ses çıkarılmazsa bu sansür tiyatro oyunlarına kadar varır mı? Yani belki metinlere yansımıyordur ama sansür başka türlü uygulanıyor; mesela en son hatırladığım ‘Adalet Sizsiniz’ oyununun ya gösterisi iptal ediliyor ya da oynayacak mekan bulamıyorlardı...  

Sansürlenmeyen tek tiyatro mu kaldı? Sansüre ilk tiyatrodan başlandı. Sansürün nerelere uzandığını anlayabilmeniz için sansür konusunu işleyen Müstehak dergisini mutlaka okumanızı öneririm. En yakın örnek Barış Atay'ın ‘Diktatör’ oyunu! Sadece oyunu değil neredeyse Barış'ı yasakladılar; keza dediğiniz gibi Rutkay Aziz ve Taner Barlas'ın ‘Adalet Sizsiniz’ oyunu da yasaklandı! 

Bir rolü çok uzun zaman oynadığınızda, zamanla karakter bunalımı yaşıyor musunuz? Üstünüze giydiğiniz karakterden çıkmakta zorlanır mısınız?

Her rol sizden izler taşır, oyun kişilerini anlamaya çalışmak biraz da kendinizi anlamanın yolculuğudur. İnsan denen o karmaşık yapının sonsuzca değişen kimyasını çözebilmek kozmik bir danstır, sizden ona ondan size yansıyan parçalar "gerçeklik"i yaratır. Hayat sürer gider roller portmantoya asılır! Aksi akıl sağlığında tehlike çanı çaldırır.

Oyuncular Sendikası'nın da genel sekreteriydiniz bir ara; görevdeyken neler yaptınız?

Bizim sendikamızda görev süreleri 3 yıllıktır. Geçtiğimiz Eylül'de çok çalışkan kıymetli arkadaşım Sercan Gidişoğlu'na bu görevi devrettim. Bizim dönemimizde mesleğimizin can güvenliği açısından önemli bir kazanım olan "tehlikeli sınıf" tescillendi. Setlerdeki iş güvenliği önlemleri yasal zorunluluk hale getirildi, setlerde çalışan oyuncu ve tüm teknik ekipler için çok kapsamlı rehber kitap hazırlandı. Oyuncuların kim olduğu ile ilgili ilk niteliksel ve niceliksel akademik araştırma yapıldı. Mikrofon oyuncularının çalışma koşullarında iyileşme sağlandı... Bu konuda daha detaylı bilgiler için sendikanın sitesinde ayrıntılı faaliyet raporumuza bakabilirsiniz.

Neredeyse 20 saat süren dizi çekimlerinde oyuncular ve set işçileri adına bir iyileşme oldu mu sizce? O kadar protesto işe yaradı mı gerçekten?

İşe yaraması için ancak ve ancak hiç değilse 1 günlüğüne tüm diziseverlerin ‘biz bu emekçiler bu koşullarda çalıştığı sürece televizyonlarımızı açmıyoruz’ demesi felaketin asıl sorumlusu kanalların sesimizi duymasına vesile olur! Tabii daha gerçekçi fantezi ise sektörde çalışan tüm oyuncu teknik emekçilerin "yeter bu koşullarda çalışmıyoruz" diye setleri durdurarak yapımcı ve kanalların süreleri ve çalışma koşullarını insanî ölçeğe çekmelerine neden olabilir.

Bazıları sizi bu dizi furyasında görmekten çok rahatsızlar. Sizin gibi dev bir oyuncunun ‘bu tarz’ dizilerde oyunculuk yapmanızı kaldıramıyorlar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Kimse onlar bana bir tiyatro yapsınlar bi zahmet! Onca kıymetli, kıdemli ve popüler ismin bir arada olduğu MARTI oyunumuzu bile banka kredisi ile gerçekleştirdik, tiyatromuz hala borç ödüyor! Ekibin aylık ortalama kazancı 600 TL yani yaklaşık 150 Euro.

'SANATA HADSİZ, EDEPSİZ BİR YAKLAŞIM SÖZ KONUSU'

Haksızlıklara, yanlışlara sessiz kalmıyorsunuz. En son İsmail Kahraman istifa etmeli diye bir demeç verdiniz. Sizce meclis başkanı olarak kadın erkek ayrımı yapmaksızın halkın iradesini temsil eden birinin böyle bir şey söylemesinin nasıl sonuçları olur? Eğer tepki gösterilmezse bu nelere sebep olacaktır?

En hafifiyle sanata hadsiz, edepsiz bir yaklaşım söz konusu ama daha vahimi ortada anayasal bir suç var! Takipçisi olunmalı. O kampanyada da belirttiğimiz gibi; “Türkiye halkının iradesini temsil etmesi gereken meclisimizde uygulanan kadına sahne yasağını, gericiliğin ve eşitsizliğin en cüretkar ve resmi ağızdan saldırısı olarak değerlendiriyor, bu yasağı koyan Meclis Başkanı İsmail Kahraman'ın bu görevinden derhal istifa etmesini talep ediyoruz.”

Kadınların bu eril siyasetten çektikleri nedir sizce? Aileden, çevreden, mahalleden, toplumdan yeteri kadar baskı görmüyormuşuz gibi bir de siyasetçilerden görüyoruz! 

Dünya değişiyor, yıllardır eksik etek, saçı uzun aklı kısa diye bastırılan kadının ne kadar güçlü olduğu ortaya çıktıkça siyasi erk, eril dünya kendi zafiyetinden ürküyor. Sahte iktidarını bırakmamak için keskinleşiyor. Ama gelecek kadınların!

İnsanlar konuşmaya çekinirken siz büyük bir cesaretle düşüncelerinizi paylaşıyorsunuz; bu da cesur bir eylem sayılıyor artık günümüzde. Geçmişe baktığımda haksızlığa tepki göstermiş insanların çoğunun (Mehmet Ali Alabora gibi) tiyatrocu olduğunu görüyorum; bu duruş sizlere öğretilen bir şey mi?

Sanat hayatın açtığı yaralara sürülen merhemdir. Haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe çıkarılan sestir. Toplumların ortak vicdanı ve sağduyusudur, insanoğlunun bitmeyen tecessüsüdür. Dolayısıyla doğası gereği kimsenin görmek istemediğini göstermeye, duymak istemediğini bağırmaya uğraşır. Kimsenin elini tutmadığını bağrına basar. Yorulduğunuzda dayanacağınız omuz olur, üşüdüğünüzde sıcak aş, daraldığınızda denizden esen meltem... Her daim muhaliftir. Sadece soru sorar, yanıt vermez, arar, düşünür... çoğunluğa değil sesi çıkamayan azınlığın sesini duyurmaya gayret eder. Yalnızların elinden tutar. "Öteki"ni anlatmaya uğraşır, köprüler kurar, gönülden gönüle yollar döşer. Yok eğer iktidarın, çoğunluğun borazanı olursa zamanın çarkları arasında toz olur gider. 

Geçtiğimiz referandumda oyunuzun ne olduğunu bir video ile açıkladıktan sonra bu yüzden bir veto yediğiniz oldu mu? Malum hükümete yakın sanatçılara para ve proje yağarken, karşıtı olanlar neredeyse aç bırakılıyorlar! En son Ali Kocatepe ile yaptığım röportajda böyle bir şey söylemişti kendisi…

Hayır videosundan sonra veto yemedim, tabii bildiğim kadarıyla...Demokratik ülkelerde düşünce suç değildir! Bir gün bu siyasi iktidar da ilk yıllarındaki söylemini hatırlamak zorunda kalacaktır. Zira gördük ki "Stalin" bile ölür! Her devirde kraldan çok kralcılar, durumdan vazife çıkaran muhterisler Nazım Hikmet'in oyunundaki gibi İvan İvanoviçler yaratırlar.

Ülke ayrımcılık bugüne kadar hiç görmediği kadar büyük bir uçurum yaşıyor. Bu ötekileştirme tiyatroya da yansıdı mı?

Hep birlikte ortaklıklarımızı hatırlamaya ve farklılıklarımızın bizi zenginleştirdiğini anlamaya ihtiyacımız var. Evrim teorisinin kanıtladığı gibi sadece doğadaki fiziki yapılar değil sosyal yapılar yani toplumlar da bu tek tipleştirme ile yok oluşa mahkum olur. Sürekli düşmanlık besleyerek yaşamak akıl ve ruh sağlığı için deliliğin başlangıcıdır!

Türkçeyi en güzel ve doğru konuşan biri olarak siyaset dilini nasıl buluyorsunuz?

Dizi ve filmlerde milletin ahlakını düşünen RTÜK kuralları siyasetçilere uygulansa hepsi ‘bip’lenirdi! Kaba, hoyrat ve sürekli kin kusan eril bir haykırma! Ecevit'in nezaketini, Demirel'in hicvini bile özleyeceğim aklıma gelmezdi.

Bir gerillanın annesini oynadığı için 3 yıldır bir proje gelmeyen, resmen zor durumda bırakılan Füsun Demirel için ne düşünüyorsunuz?

Bazı askeri canlandırmalarda düşmanı canlandıranları sahici düşman sanmak kadar ölçüsüz bir ilkelliğin, basitliğin tezahürü… Bir zamanlar Shakespeare'in ‘Othello’ oyununu ‘Arap’ın İntikamı’ adıyla oynarken ‘İago’ karakterini oynayan oyuncuya saldırılması ya da yakın zamanda TV dizisinde ölen karakterin arkasından lokma dağıtılması gibi ancak yetişkinliğe erişmemiş yani gerçek ve kurguyu birbirinden ayıramayan olgunlaşmamış bir zihin bulanıklığı veya patolojik bir ruh sorunudur bu... Bir oyuncu ‘hüdhüd’ kuşunu da oynar gerilla annesini de! Bu durum onu hüdhüd yapmayacağı gibi gerilla annesi de yapmaz! Canlı bomba olmak ve insanları öldürmek suçtur, lakin canlı bomba olan bir karakteri canlandırmayı suç saymak, gerçeği kurmacadan ayıramamak demek olur, ki herhalde bunun da psikolojide tıbbi bir adı vardır.

Son olarak, tutuklanan Boğaziçili öğrenciler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tutuklanan öğrenciler, gençler diyorsunuz! Ahhh içim yanıyor! ‘insanlar ölmesin, barış olsun’ demenin suç sayılması 12 Eylül Barış Derneği davasını akla getiriyor, demek 80’den bu yana neredeyse 40 yıldır insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmazları konusunda bir arpa boyu gidememişiz!

Fotoğraflar: Banu Kaplancalı