Seran VRESKALA 


ARTI GERÇEK – Doğrusu hayatımda en zorlandığım röportajlardan biriydi. Cevap alabilmek için soruları uzatabildiğim kadar uzattım; bu durumun beni net olarak anlamaya çalışmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bir şeyi anlamaya çalışmak onun için her şeyden önemli. Çok sabırlı, aynı şeyi defalarca tekrar etmekten usanmıyor; bu da benim daha iyi anlamam için… 13 yaşında matematikle tanışana kadar kendisinin çok "aptal" olduğunu söylüyor.

Alışılmışın dışında bir adam; biraz John Nash gibi ama şizofren değil. Eğitim ve çocuk sevgisi Şirince gibi masalsı bir yerde matematik köyü açmasına sebep olmuş. Gerçekçi bir hayalperest bu anlamda… Üstelik bu köye spor, ziraat, ilahiyat, biyoloji ve edebiyat köylerini de ekleyerek bir Eğitim Vadisi haline getirecek. Çocukluğundan beri resimle, edebiyatla haşır neşir olan Nesin’in yeni bir hayali daha var; doğayla bütün, tartışma kültürünün öğretileceği, kompozisyonlara ağırlık verileceği, tek tip sistemden ve bilinen tüm klişelerden uzak, özgür bir lise açmak... Bu hayali bana nedense Harry Potter’daki Hogwarts Büyücülük Okulu’nu hatırlatıyor; kendisi de tabii ki Dumbledore… Eğitim sisteminde çeşitlilik ve farklılık olması gerektiğini düşünüyor; mesela okul saatlerinin coğrafyaya, ailelerin iş durumuna hatta iklime göre ayarlanması gerektiğini söylüyor. Okullarda gereksiz disipline de karşı. Öğrenciler karşısında bacak bacak atarak oturabilir ya da kendisi sınıfa girdiğinde ayağa kalkmayabilir ama sakıza kesinlikle karşı. Bu konuda ‘Sakız çiğnemeye kılım ve görürsem hemen çıkarttırırım’ diyor. Ders vermektense düşünmeye sevk ettiğini söylüyor. Babasının yerine geçmesini isteyen bir sürü insan olduğunu düşünüyor ve bunu saçma buluyor. Siyasetle çok arası olmadığı halde arada ona farklı farklı isimler takılıyor. Bazen "Tayyipçi" deniyor, bazen de "yetmez ama evetçi" olduğu için sosyal linçe uğruyor. Öldükten sonra açtığı/açacağı okullara ne olacağı konusunda bir tahmini yok.

Matematik yetenek midir yoksa çalışılarak öğrenilecek bir şey midir?

Doğru öğretildiği taktirde ve çalıştığınızda herkesin öğrenebileceği bir şeydir.

Ama çoğu öğrencinin zorlandığı konu da bu, sorun ne peki?

Bir kere öğretmenlerin çoğu kendileri bilmiyorlar matematiği. Ya bilmiyorlar ya da derinliğini gösteremiyorlar. Sadece formül veriyor ama o formül nasıl bulunmuş, nasıl akla gelmiş, nereden çıkmış anlatmıyor. Anlatmayınca çocuk onun derinliğini kavrayamıyor. Bu sadece formül ya da denklem çözme işi değil! Hani matematik ne işe yarayacak diyorlar ya! Ulan cep telefonuyla oynuyorsun sabahtan akşama kadar, bir işe mi yarıyor? Saatlerce dam tıs müzik dinliyorsun, bir işe mi yarıyor? Diskotekte çılgınlar gibi dans etmek bir işe mi yarıyor?

Onları yaparken bir şey düşünmüyorlar ama matematikte düşünmek zorundalar; öğrencileri zorlayan da bu olsa gerek. Düşünmek yorucu geliyor.

Evet, olabilir. Önemli olan bir konuyu ilginç bulması; öğrencilerin ilgisini çekebilirse konu orada kolayca ilerler. Mesela ilk çağı bilmeden Fransız tarihini öğrenebilirsin ama matematik öyle değil. Bir önceki yılın matematiğini öğrenmemişsen, bir sonraki yılın gitti. Bizler bütün estetik değerlerimizi doğadan almıyor muyuz? Resimde bile kurallar doğadan gelir. Bilim de matematik de doğayı açıklamaya çalışıyor. Matematik düşünce tarzıdır sadece.

Evet ama EQ denilen duygusal zekâ matematiği baz almaz mesela.

(Gülüyor) Öyle bir şey bilmiyorum ben. IQ’su olmayanın EQ’su olsa ne olur! Nedir EQ yani? Biz öküz müyüz? Yok mu bizim duygularımız? Bunun zekayla değil, aptallıkla, eğitimsizlikle kültürsüzlükle alakası var.

Bilerek öyle davrananlar haricinde, aptallık kişinin suçu değil ki!

İyi de benim suçum mu?

‘Kendi ülkemin aptallarına ve vahşilerine daha toleranslıyım’ demişsiniz bu konuda.

Evet öyle çünkü onlar benim aptallarım.

Babanız da oran vererek benzer şeyler söylemişti.

Ülkenin % 60’ı aptaldır demişti ya, aslında % 93’ü demek istemişti referandumun sonucu olarak. Bu dünyanın her yerinde aynıdır. Mesela Amerika’da da aptallar var ama kendilerini buradakiler kadar açık etmezler çünkü sistem tıkır tıkır işler; yine de burada sistemin iyi çalışmadığından şikayetçi olsak da Türkiye’nin güzel tarafı bu anlamda daha özgür bir ülke olması…

Hangi anlamda özgür bir ülkeyiz?

Ben kaçak bir köy kurdum mesela, olabilir mi böyle bir şey? Dünyanın uygar hiçbir yerinde bırak köyü kaçak ev bile kuramazsın.

İyi de neden kaçak yapmak zorunda kaldığınız önemli değil mi burada?

Evet, o da önemli ama yapabildim sonuç olarak.

Peki, siz Türkiye halkı için bir aptallık oranı verseniz ne verirdiniz?

Ben henüz Türk halkına hakaret edecek hakkı kazanmadım, babam kazanmıştı.

Nesin ismi sizi zorladı mı hiç? Çünkü babanızı geçmenizi, yenmenizi bekleyenler var.

Tam tersine onu yenmemi değil, babamın yerini almamı bekliyorlar. Onu taklit edeyim, onun gibi olayım istiyorlar. Niye öyle bir çabanın içine gireyim ki? Niye Aziz Nesin olayım ki? Nasıl oluyor da benzemiyorsun dediklerinde ‘ben anama çekmişim’ diyorum. (Gülüyor) Babam farklı ve çok zeki bir insandı; müthiş öngörüleri vardı. Mesela beni direkt yurtdışına gönderdi 15 yaşımdayken bazı şeyleri gördüğü için.

Neleri mesela?

E, Türkiye’nin geleceğini gördü. Terörün artacağını gördü. Binlerce kişinin öldürüldüğünü gördü. Türkiye’de kalsaydım öldürülmüştüm ben kesin. Kesin.

Babası öldürülmeye kalkılmış bir çocuk olmak çok travmatik bir duygu olmalı. 

Öyle. Üstelik tesadüfen kurtuluyor.

Burada sizi tanıyorlar mıydı çocukken?

Türkiye’ye döndüğümde ilginç olaylar yaşadım. Resim yapıyordum o tarihlerde. Bir gün dışarı çıkmıştım tek başıma; bir sokak serserisinin resmini yaparken etrafımda bir kalabalık oluştu, Aziz Nesin’in oğlu diye. Nasıl kaçacağımı bilemedim. Bir gün de çok eklektik bir çingene arabası bulmuştum, ya bundan çok güzel bir şey olur diye aldım, İstiklal Caddesi’nde onu itiyorum falan; ‘Profesör Doktor Aziz Nesin’in oğlu çingene arabasını iterken’ diye haber yapmışlar. Bir gün de otobüsle bir yere gidiyorum, arkamdan birileri ‘Ahmet Nesin’in kardeşi değil mi bu’ dediler; ‘Ulan babam vardı şimdi de Ahmet çıktı’ dedim. (Gülüyor)

Siyasi görüşleriniz bayağı farklı onunla değil mi?

Nasıl? Ahmet’in siyasi görüşü mü var? (Gülüyor) Eskiden iyi tespitlerde bulunurdu ama değişti bayağı… Neyse. 

En çok sosyal linçe uğrayanlardan birisiniz.

Tabii. Eskiden üzülüyordum ama artık gülüyorum. Bağışıklık geliştirdim. Eskiden yapılan yorumlar beni çok üzerdi çünkü ben kendimi sevilmeyecek bir insan olarak görmüyorum. Moda oldu şimdi, ‘babasını çok severim ama oğlunu hiç sevmem’ demek… Hatta ‘hiç sevmem aslında kendisini ama bu konuda çok haklı’ diyenler de çok. Moda yani. Eskiden görürdüm Ekşi Sözlük’te falan, başkalarına küfrederler, benim için güzel sözler söylerlerdi, ben de ‘siz de benim gibi olsanıza o zaman’ derdim. (Gülüyor) 

BİR ÜLKEDE NE KADAR ÇOK HAPİSHANE VARSA O DEVLET O KADAR BAŞARISIZ DEMEKTİR”

70’lerde fen liselerinden mezun olan insanların çoğu şu an hatırı sayılır statülerde ve ülkeye katkıları olmuş ahlaklı insanlar. O günlerde demek ki eğitimde doğru bir şeyler yapmışız. Bugüne baktığımızda eğitim seviyesi yerlerde sürünüyor. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?

Doğru. 2000’lere kadar devam etti o kalite. Ama ondan sonra elit eğitim çok yara aldı, düşük düzeydekiler de çok yükseldi, son birkaç yıldır özellikle. Eskiden Anadolu Liseleri, Fen Liseleri diğer liseler için korkunçtu. Diğer liselerde en kötüler, en kültürsüzler, en okumak istemeyenler, en serseriler, en molozlar olurdu; onların hepsi de birbirlerini aşağı çekmek için adeta yarışırlardı. Bir çukurun içindeydiler ve hiçbir kurtulma çabaları yoktu. Sonra o değişti, iyilerle kötüler yan yana geldiler ve bu kötüler için çok iyi oldu.

İyiler için ne oldu peki?

Onlar için fazla bir şey değişmedi. İyileri bozmak için bayağı uğraşmak lazım, o yüzden onlar için fazla bir değişiklik olmadı. İki seviyenin arasında bu kadar fark olunca çok üst düzey eğitimle, çok alt düzey eğitim yara alacaktır. Orta seviye o kadar yara almaz. Çok iyi eğitim veren okullar da var burada ama müfredat hep aynı. Anlayış, felsefe hep aynı. Binalar aynı. Tatil günleri aynı. Kitaplar aynı.

Son yıllarda mantar gibi biten üniversiteler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onlar üniversite değil ki! Ama onların ülkeye faydalı olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten mi? İnsanın kötü bir eğitim alması almamasından daha mı iyi?

Herhangi bir eğitim hiç eğitimden daha iyidir. Gerçekten faydası var; bir kere işsizlik oranını azaltıyor, suç oranını düşürüyor. Kötü de olsa eğitim görenler karşılarına ilk çıkan kızla ya da erkekle evlenmiyorlar. Üniversite ortamını, kültür atmosferini yaşıyorlar. Yöreye ekonomik canlılık da getiriyorlar, gençler geldiği için mahalleler daha modernize oluyor. Gerçekten de ülkeye büyük bir zararı yok.

İyi bir eğitim almayan doktor, mühendisler ileride potansiyel katil ya da kötü bir bilim insanı olmaz mı?

Oralardan o şekilde çıkanlar iş bulamıyor zaten. Bir sürü işsiz ya da kendi mesleğini yapmayan insan var. Oraları eğitim yuvası, kültür evi olarak görebiliriz ama kesinlikle üniversite değiller.

Ülkede 70 binin üzerinde tutuklu öğrenci var. Bu bağlamda daha fazla eğitim kurumu açılacağına hapishaneler açılıyor.

E, ihtiyaç varsa açılacak tabii. O kadar çok mahkûm olursa açılacak tabii. İyi bir şey bu.

Nasıl iyi bir şey? Bir ülkedeki hapishane sayısı belirlemez mi o ülkenin ilerici ve eğitimli olup olmadığını?

Bir devletin görevi nedir? Vatandaşının içindeki cevheri, erdemi ortaya çıkarmaktır. Bir ülkede ne kadar çok hapishane varsa o devlet o kadar başarısız demektir.

Bir fen lisesi kurma hayaliniz vardı ama değişti galiba.

Evet. Fen lisesi değil normal lise yapacağım. Çünkü fen liselerinin koşulları çok ağır ve zor. Her yerde de yapılamıyor. Ben de bilim kısmında okudum ama bizler bilimin yanında bayağı ağır felsefe ve edebiyat da vardı.

Aslında bilim ve sanat birbiriyle örtüşen şeyler; fen liselerinde sadece bilimsel konulara ağırlık verildiği için mi buna yöneldiniz?

Evet. Benim istediğim daha evrensel bir kültürü olan gençler yetiştirmek. Matematikten sanata, edebiyattan spora, müziğe kadar çok geniş bir yelpazede eğitim vermek. Bir nevi Leonardo da Vinci gibi.

Hayatını bilime ve insanlığa adayan bilim insanları bende büyük bir saygı uyandırıyor. 

Öyle ressamlar da var.

İyi de onlar aşka da zaman ayırıyorlar. Picasso gibi.

(Gülüyor) Bizde olmaz öyle şeyler!

İroni yapıyorsunuz ama sanat aşktan fakat bilim gerçeklerden beslenir ya!

Onlar resimlerini yapıyor ‘biz intel’leri oluyoruz. (Gülüyor)

Hakikaten beyin olarak sizi doyurması gerekir mi karşınızdakinin?

O da olsa fena olmaz yani!

Peki, matematiğin hayatın her alanında kullanılabileceğini iddia ediyorsunuz ya, ikili ilişkilerde de kullanılması mümkün mü?

Denge unsurunun olduğu, insan aklının işlediği, kaosun olmadığı her yerde matematik vardır mutlaka. Biz dünyayı matematikle anlarız. Birisine ne kadar naz yapabilirim ne kadar kızabilirim filan, illaki kullanırsınız.

Sürekli bunu ölçerek yaşanabilir mi çok robotik olmaz mı?

Sürekli bunu ölçerek yaşıyoruz tabii ki, siz farklı mı yaşıyorsunuz? Her istediğinizi yapabiliyor musunuz?

Genelde.

Duygusal tepkiler verseniz bile bir yere kadar verebiliyorsunuz, beyniniz bir yerde size dur diyor. Kızsanız bir yere kadar kızabilirsiniz, sonsuza kadar kızgın kalmanız mümkün mü? Mesela eski eşim ağladığı zaman ben susar, haklısın derdim. Öperdim, okşardım. Bu matematiktir.

Herkes bu matematiği yapamıyor.

Kadınlar kızdıkları zaman ağlarlar, kızmakla üzülmek arasındaki farkı bilmezler.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI OLSAM YAPACAĞIM İLK İŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANI’NI LAĞVETMEK OLUR”

Çocuğun bireysel becerileri ve ilgi alanlarına odaklanan ve özgür eğitim bilimi olarak kabul edilen Montessori okulları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Benim büyük kızım da orada okudu. Ama genelleme yapmak istemediğim için net bir şey söyleyemem ama eğitimde farklılaşma iyi bir şey. Özgür eğitim olması güzel bir şey. Geçenlerde Milli Eğitim Bakanı okullarda marangozhanelerin kurulmasıyla ilgili bir açıklama yaptı. Ya Milli Eğitim Bakanı’nın bunlarla ne işi var yahu? Okul isterse açsın marangozhaneyi. Bu kadar basit bir konuda okul karar veremez mi yahu? Bunun için bakanın izni mi gerekir, mevzuat mı gerekir, yasa mı gerekir? Böyle bir saçmalık olabilir mi yahu? Ben Milli Eğitim Bakanı olsam yapacağım ilk iş Milli Eğitim Bakanlığı'nı lağvetmek olur. Kimse denetleyemeyecek okulları. Bundan daha kötü olmayacağı kesin. Çünkü halk başının çaresine bakar.  

Bürokrasi böyle bir şey.

E, o zaman bizi hep engelliyor. Eğitimde karar almayı engelliyor. Eğitimde çeşitlilik, farklılık olmuyor. Bütün çocuklara aynı davranıyorsun. Her zekaya, her zümreye, her ekonomik koşuldaki ve her kültürel düzeydeki çocuğa aynı davranıyorsun. Aynı tornadan çıkmış gibi oluyorlar. Tornaya sığmıyor bazı çocuklar, onlar da uyum sağlayamıyorlar. Çok fazla öğrenci var ülkede, bu iyi bir şey ama fazla homojen olmayan heterojen bir topluma tek bir eğitim sistemi olmaz. Merkezi sistem kaldığı sürece, kim bakan olursa olsun, hangi sistem olursa olsun başarıya ulaşmak mümkün değildir. 

Sizin açacağınız bu yeni okulda bunlara ve öğrenme farklılıklarına dikkat edilecek o zaman.

Elbette. Tabii ki çünkü bunlara önem verilmesi gerekiyor. Gerçi devlet okulları gayet iyi. Köyde çok ders veriyorum ve gözlemliyorum. Devlet okullarının istinasız hepsi de standart özel okullardan çok daha iyi gördüğüm kadarıyla. Öğretmenleri de öğrencileri de daha iyi.

Biraz daha ayrıntı verebilir misiniz?

Mesela özel okul öğretmenleri bize geldiklerinde benim dersime girmiyorlar ama devlet okulu öğretmenleri giriyor. Öğrenciler gibi, arkadaş gibi düşünüyorlar. Öyle davranıyorlar. Öğrenmeye açıklar. Zor bir soru sorduğumda da gocunmuyorlar ben bu soruyu yapamıyorum diye. Bu genelde diğerlerinde görmediğim bir şey. İstisna olan ve ülkenin en iyi okullarından sayılan özel okullar var ama dediğim gibi onlar istisna ve sayıları az. Bu yüzden devlet okulları çok daha iyi durumda.

Özel okul diye bu sonradan okula dönüştürülen dershanelerden bahsediyorsunuz sanırım. Öğretmenlerin bilgisi yetersiz mi?

Evet, öğretmenler bilgili değil maalesef. Bazılarında davranış bozukluğu, eksikliği de var.

Çıkan KHK’larla görevinden ihraç edilen birçok öğretmen oldu. Bir anda kadrolarda binlerce öğretmen açığı olunca, yerlerini tecrübesiz ve yetersiz öğretmenlerle doldurdular. Beyin göçü oranı da çok yüksek. Bu gelecek nesil adına beni korkutuyor, sizi de korkutuyor mu?

Benim çevremde de öyle, bir sürü arkadaşım gitti. Boğaziçi Üniversitesi’nden bir sürü hoca gitti. Türkiye’de eğitimin seviyesinin düşmesi kaçınılmazdı. Çünkü eğitim Türkiye’nin nüfusuyla birlikte çok çok arttı. Benim çocukluğumda nüfus 32 milyonken şimdi 80 milyon. Bundan 50 yıl evvel herkes okula gitmezdi. İlkokula bile gitmezdi. Şimdi 12 yıl eğitim mecburi; eğitim kadrosunu düşünsene ne kadar büyüdü. Bu 50 yılda Türkiye’nin nüfusu neredeyse 3 kat büyüdüyse, eğitim alanların nüfusu ihtiyacı 6-7 kat hatta 10 katı büyüdü çünkü şimdi daha uzun süre eğitim görüyorlar. Onca zamanda hangi bilinçli hükümet bunu hesaplayarak bir öngörü yapabilir ki? Böyle bir şey olacak, biz kadroları, fakülteleri hazırlayalım diyebilirdi ki? Bu sadece sebeplerden biri; ikincisi -şimdi kızacak feministler- ama eskiden kadın dediğin ya sekreter ya hostes ya öğretmen ya memur olurdu ama şimdi iş kadını oluyor, mühendis doktor oluyor.

Feministlerin kızacağı bir şey yok bu söylediğinizde. Bu dedikleriniz zaten zamanın ve ilerlemenin sebep olduğu bir şey, hükümetin sağladığı bir şey değil!  

Tabii ama zorunlu eğitim de sebep oldu buna. Demek istediğim yurtdışında da eskiden okumuş ve akıllı kadınlar öğretmen olurdu ama şimdi alanları genişledi. Doktor, mühendis, bilim insanı ya da sizin gibi gazeteci oluyor.

Peki, bilimle inanç birbirleriyle örtüşür mü yoksa çok ayrı unsurlar mı?

Ayrı unsurlar ama çok inançlı bilim insanı var. Eskiden papazlar bilim insanlarıydı mesela. Ben çok iyi fizik hocalarından ders aldım, hepsi de papazdı. Onlar bilimle inanç çok farklı iki dünya, o iki ayrı dünyayı birbirinden ayırmak meselesi, onlar da ayırabiliyor bunu. Çoğu da parlak insanlar. Bizim bir zihinsel bir de fantezi dünyamız var mesela ama fantezimizdeki her şeyi gerçekleştirmiyoruz, birbirinden ayırabiliyoruz, değil mi? Bu da o hesap. Mesela bizim hocalarımız ‘Adem’le Havva’dan nasıl oluruz, o zaman ensest olur bu?’ deyince ‘onlar sadece hikâye’ derlerdi. Okulda bunları tartışabilirdik. Napolyon’un çıktığı Saint Bernard Dağı’na giderdik bazen, 4-5 saat karda yürürdük. İnananlar dua ederdi ve akşamları da felsefe, metafizik falan tartışırdık. Bazılarımız inançlıydı, bazılarımız inanmazdı ve papaz hocalarımızın bugüne kadar bir kere bile ‘niye inanmıyorsun’ diye kızdıklarını hatırlamam. Bu daha çok eğitimle ve uygarlıkla ilgili bir şey. İnanmadığı halde sadece okudu diye bilime hizmet etmeye çalışan biri kariyerinde ilerleyemez zaten ve kimseye de bir zararı dokunmaz. ‘Allah isterse bu uçağı düşürür istemezse düşürmez’ derse o bilim insanı olamaz zaten. Ama öyle diyen de görmedim hiç. Uçağın üzerine maşallah yazmıyorlar, değil mi?

Yaşamsal dertleri olan kişi bilim yapamaz, Aziz Sancar gibiler burada yetişmez demişsiniz. Türkiye’de bu yüzden mi çok fazla bilim adamı yok?

E, tabii. Bilim çok konsantrasyon ister. Aynı konu üzerinde çalışan binlerce insan var ve onlar eğitimde bizden çok daha ileride. Daha sağlıklı ve daha düzgün düşünüyorlar çünkü başka dertleri yok. Gece gündüz vakitlerini bilime ayırıyorlar, fatura kira düşünmek zorunda kalmıyorlar. Hiçbiri de zengin değil çünkü olmalarına gerek yok. Devletleri onlara sahip çıkıyor. Mesela insanlar da bilim insanlarına değer vermiyorlar. Bir röportaj yapıyorsun, sosyal medyadan sana küfür eden edene. Bilim yapman nasıl mümkün o zaman? Bu kadar nefrete nasıl baş edebileceksin? Kendini bilime vermen mümkün mü? Sen de insansın sonuçta.

Bilinçsiz yaklaşıyorlar.

Ya, hatalı hatasız olmam önemli değil burada, yanlış da olabilirim ama yanıldım diye o sözler edilir mi? Türkiye’de fikir ayrılığı yok. Aymazlık vardır, hainlik vardır, ahkam kesmek vardır. Onların düşüncelerine ters bir şey söyledin mi sen hainsindir, alçaksındır, satılıksındır. Bu adam benden farklı, başka türlü düşünüyor demezler. Ya, sen nesin, kimsin, ne kadar biliyorsun, bu konuda ne kadar uzmansın?

Bu durum zaten eğitim kalitemizi göstermiyor mu?

Eğitimliler de böyle. Onlar hatta daha fazla böyleler. Demek ki onlarda diyalektik, tartışma kültürü yok, öğrenmemişler. Kavgadan çıkmışlar.

ÇOCUKLUK ARKADAŞLARIMI HAPSE ATAN BİR ADAMA BEN GİDİP BİR ŞEY İSTEYEBİLİR MİYİM?”

Eğitimdeki hataların başında bana göre 17 yaşımızda geleceğimizle ilgili büyük bir karar vermek zorunda kalmamız geliyor. Ne diyorsunuz?

Evet, bence de en büyük hatalardan biri bu. Bir kere lise eğitimi 20 yaşından evvel bitmemeli. 20 yaşından evvel üniversiteye başlanmaması gerekiyor bence. İsviçre’de liseyi bitirdiğimizde 19-20 yaşımdaydık. Ben 20 yaşımda başladım üniversiteye. Anlayışın değişmesi lazım.

17 yaşında karar verdiğimiz ve doğru yönlendirilmediğimiz için de yanlış seçimler yapıyor, yanlış uzmanlıklarda takılıp kalıyor, mezun olduğumuz konuda çalışmıyor hatta sevmediğimiz işlerde çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu da mutsuz bir topluma yol açıyor değil mi?

Evet ama insanoğlunun sevdiği bir şey yok ki zaten.

Böyle bir genelleme yapabilir miyiz?

Ne yapacağını bilen bir gence çok az rastlıyorum. Bu da dediğiniz gibi çok erken yaşta karar vermekten oluyor. E, bu durumda toplumun mutsuz olması da normal.

Oscar ödüllü aktris Tilda Swinton İngiltere’de bütün o disiplin kurallarını yıkarak, Milli Eğitim’den de onay almadan Drumduan Lisesi'nin kurulmasına yardımcı oldu. Bu okulda sınav yok, rekabet yok, not yok, sanat ve el becerisi ağırlıklı bir tedrisatı var. Sizin kuracağınız yeni lise de buna benzer mi olacak?

Hayır, bizimki kesinlikle böyle olmayacak. Biz gerçekten skolastik, ciddi bir eğitim vereceğiz.

Onlarınki de ciddi.

Öyle demek istemedim. Onlara karşı da değilim ama o kadının yaptığı şey bütün çocuklar ve bütün İngiltere için iyi olmaz; orada merkezi bir eğitim sistemi daha iyi olabilir. Singapur 5 milyonluk bir ülke, bir şehir aslında; orada tek bir eğitim sistemi olur. Olur ama kötü olur. Ama burası farklı, bizim merkezi sistemden uzaklaşmamız gerekiyor, bu yüzden bizimki her çocuğa hitap edebilen ve bütün ülke için iyi olacak bir sistem olacak.

Sizin kuracağınız lisenin en büyük farkı ne olacak peki?

İlişkiler açısından farklı olacak. Eğitim ve yaşam bir arada olacak. Çocukları hayata hazırlayan bir yer olacak. Orası bir lise değil aslında bir köy olacak; hocalar ve öğrenciler aynı mekânı paylaşacaklar. Birbirleriyle dost olacaklar sadece biri daha bilgili olacak, o kadar. 

Peki, kadroya mı yoksa müfredata mı önem vereceksiniz daha çok?

Kadro acayip önemli, müfredat hazır zaten. Yatılı okul olacağı için öğretmenlerle çok fazla vakit geçirecekler, dolayısıyla kadro çok önemli.

Her öğrenciye açık olacak mı? Yani maddi durumu kötü olan aileler çocuklarını size gönderebilecekler mi?

Biz imkânı olmayan her öğrenciye burs veriyoruz. Sonuçta özel bir lise olacağı için kendi kendini çevirmesi lazım ama kâr amacı gütmediğimiz için % 40 gibi bir burs oranı hesapladık, şimdilik. Desteklemek isteyenlere açığız çünkü dışarıdan burs da almak istiyoruz. Bulacağımızı da düşünüyorum. Bunu Diyarbakır, Adana, Van gibi başka bölgelerde de gerçekleştirmeyi düşünüyorum açıkçası; özellikle doğu illerimizde. 

‘Biz imkânı olmayan her çocuğa burs veriyoruz’ derken çocuğun başarılı olması gerekiyor mu?

Hayır ve maddi durumu kötü olan hemen her çocuğa burs olanağı sağlamaya çalışıyoruz. Sadece öğrenmek istemesi gerekiyor. Başta herkese veriyorduk aslında ama sonradan bunu istismar edenler oldu, şimdi bir tane referans istiyoruz. Ama şimdiye kadar reddettiğimiz olmadı.

Dünyaya açılmayı düşünüyor musunuz?

Hayır. Önce kendi çocuklarımızın ihtiyaçlarını bir karşılayalım. Ben aslında bu kadar büyümeyi de istemiyordum, TÜBİTAK sayesinde oldu. Onlar bizi desteklemeyince büyümek zorunda kaldık.

Üstelik ihtiyacınız da 35-40 bin lira gibi az bir bütçe imiş.

Tabii canım, biz o paraya harikalar yaratabilirdik. Bunu bizden esirgediler, onlar için para değildi ki o.

Ama led ışıklı ekmek dolabı gibi projelere ödül veriyorlar.

Saçma sapan şeyler. Daha evvel cemaat vardı ama şimdi onlar da yok ama hiç arayıp sormuyorlar, nasıl gidiyor, destek lazım mı diye.

Sizin istemenizi falan mı bekliyorlar.

Sondan bir önceki başkana gittim aslında, görüştük. Çok olumluydu önce aslında ama sonra öğrenmiş kim olduğumu vazgeçti. Aslında 2007 ve 2008’in bir kısmında desteklemişlerdi önceleri, ama sonra Darwin konulu bir kapağa karşı çıktıklarında ben de bir derginin kapağında alaycı bir karikatür yayınladım, hiç hoşlarına gitmedi tabii. (Bana karikatürü gösteriyor)

Desteği keseceklerini bile bile mi yayımladınız?

Tabii.

Pişman oldunuz mu?

Yok canım.

Cumhurbaşkanına gidip destek isteseniz verir aslında, aranız iyi sanırım.

(Cevap vermeden evvel birkaç saniye duruyor) Çocukluk arkadaşlarım hapiste yani. Çocukluk arkadaşlarımı hapse atan bir adama ben gidip bir şey isteyebilir miyim? Yalvarabilir miyim?

Çocukluk arkadaşlarınız kimler?

Osman Kavala. Ahmet Altan. Mehmet hapisteydi, yeni çıktı. Haklarında somut hiçbir delil yok. Ben ondan yardım istesem ve o da verirse, ben onu eleştirme hakkımdan feragat etmiş olurum.

ÜLKENİN EN AKILLI VE EN BİLGİLİ İNSANLARININ REKTÖR SEÇMELERİNE MÜSAADE ETMEYEN DİKTATÖRÜN ŞAHIDIR”

Türkiye’de akademi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nesi hakkında ne düşünüyorum, çok genel bir soru bu. Türkiye’nin her şeyi düzgün de bir akademisi mi kaldı? Bir ülkede ekonomi ne kadar bozuksa akademi de o kadar bozuktur. Spor da sanat da insan ilişkileri de o kadar bozuktur. Ama geri kalmışlık sadece ekonomiyle sınırlı değildir. Akademi de içler acısı ama benim Türkiye’ye geldiğim dönemden çok daha iyi. Ama bir üniversite rektörünü hocalar, öğrenciler seçemiyor. En akıllı, en bilgili, en uygar insanların toplandığı yere bile bağımsızlık vermiyor, o insanların kimi seçeceklerine müsaade etmiyorsan demek ki sen diktatörün şahısın. Üniversite rektörünü bile sen seçiyorsan, bitmiştir. Bu hangi ülke olursa olsun fark etmez.

Rektör olmak için profesör olmaya da gerek kalmadı artık. Gelebilecekleri en üst seviyeye profesörlük diploması olmadan çıkabilecekler.

Bu gidişle kimse profesör olmak da istemez ki! Diploma önemli ama yetenek gerektiren konularda çok önemli değil ancak bu konular da diploma şart olmalı. Babamın da Ecevit’in de diplomaları yoktu; zaten Ecevit o yüzden cumhurbaşkanı olamadı ya.  

Bazen rektörlerin söyledikleri de beni çok şaşırtıyor. Bilim insanı olarak en üst düzeye gelmiş kişiler bile öyle şeyler söyleyince şok oluyorum.

İnanılmaz gerçekten de. Beni de şaşırtıyor bazen. Mezun olduktan sonra kendilerini yetiştirmiyorlar. Ama ender olsa da çok iyi olanlar da var.

Geçenlerde Muş’ta bir öğretmen öğrencisinin battaniyeden yapılan çantasının fotoğrafını paylaştığı için görevinden uzaklaştırıldı. Sebebi yoksulluğu gösterdiği için halkın moralini bozmakmış.

Korkunç. Ne diyebilirim ki buna?

Cidden liberal misiniz yoksa bu sizin hakkınızda oluşturulmuş bir önyargı mı?

İnsanlar liberalin ne demek olduğunu bilmiyorlar; birkaç tür liberal var. Ekonomik anlamda liberal düşünce var, bir de ödlekler gibi başörtülüler şöyle olsun demiyorum, dinciler gibi içki içilmesin demiyorum, yani ben insanlara toleranslı ve anlayışlı yaklaşıyorum. Benimle aynı fikirde olmaları gerekmez. Düşünce anlamında liberalim. Mesela cumhurbaşkanının karısının başının örtülü olması beni zerre kadar rahatsız etmiyor. Ama bundan rahatsız olanlar var ve ben onlardan değilim. Bizim okulda da başı örtülü bir öğretmen bal gibi ders verebilir, yeter ki yetkin olsun.