Dilli dilince



Artı Gerçek

Çifte kumrular gibi leb denmeden birbirini anlayabilmek, birbirlerinin cümlelerini tamamlamak, hatta sözcüklere bile gerek duymadan anlaşabilmek ne hoştur. Tersi ise tam bir kâbustur!


Hani bazen “dilimizde tüy bitti” dersiniz, ama yine de muhatabınıza derdinizi bir türlü anlatamazsınız ya… Ne can sıkıcı şeydir insanların birbirinin dilinden anlamaması. 

Aksi de bir o kadar hoştur elbette: Hele aşkın en civcivli dönemlerinde iki sevgilinin leb denmeden leblebiyi anlamaları, birbirlerinin cümlelerini tamamlamaları, hatta sözcüklere bile gerek duymadan anlaşabildikleri o dönem… Gerçi orada bile yanlış anlaşılma riski hiç yok değil…

Gelgelelim dil belalı bir iş. Aşk kelebeklerinin mevsimi geçtiğinde, en yakınlarımızla bile aynı dili konuşmadığımız hissine kapılmaz mıyız sıklıkla? 

Her kuşak zaten kendine göre bir dil tutturuyor. Çocuk dili bambaşka. Bir de mesleki jargonlar var: Gel de hukukçuların, doktorların, bankacıların, felsefecilerin ya da din adamlarının dilini anla! Yerel deyişler, şiveler de bazen anlaşılmayı zorlaştırıyor. 

Bir de enikonu “sadeleştirilmiş,” üç beş sözcükle meseleyi çözen diller var. Örneğin turist dili: Rakı, şiş kebap, lokum çok güzel, kaç para, OK? Taraftar dili: Yaşa var ol, kahrol! Ya da polis devletinin dili: Mezar taşlarına kazılı. 

Karnından konuşanları, yalan söyleyenleri saymıyorum bile, bir de resmiyetten dili kütük gibi olanları. Sınıf farklarını da sözcüklerin anlamını farklılaştırabiliyor, “ücret” kimi için “emeğin karşılığı”, diğerleri için salt “maliyet.” 

Sonuç olarak, sözcükler ve dil iletişimi her zaman kolaylaştırmayabiliyor. İşin aslına bakarsak, işaret dili ve beden dili ne güne duruyor? Yeter ki maksat birbirini anlamak olsun. Birçok el kol işareti evrensel ne de olsa.

Derdini anlatamamak bazen hayati bir sorun: Örneğin acil bir durum var, yardım gerek, saniyeler önemli, hemen Acil Çağrı Merkezini arıyorsunuz… Ama görevli sizi anlamıyor çünkü sizinle aynı dili konuşmuyor!

Tek bir dil içinde bile anlaşabilmek yeterince karmaşıkken, bir de araya farklı diller karışınca, nasıl çıkılır işin içinden? Üstelik “farklı” demek ille yabancı dil demek de değil, aynı ülke içinde farklı yerli diller de olabiliyor… 

Ne de olsa tüm devletler sonuçta iç ve dış savaşlardan sonra sancılı süreçlerden geçerek oluşmuş ve çoğu kez oldukça farklı, ayrı dilleri olan insan topluluklarını biraz da zorla bir arada tutan, “doğal” değil siyasi yapılar. Tarihi süreç böyle yaşandığı için vatandaşla ortak bir dil tutturarak anlaşmak devletler açısından zor bir denklem olmuştur daima.

Bazı devletler meseleyi kestirmeden çözmeye kalkmıştır: Çok dil mi? O da nesi? Tehcir, inkâr, asimilasyon, gerekirse mübadele ve mukatele, derhal teke indirile! “Neden olmasın?” denebilir. Maksat herkesin aynı dili konuşup birbirini anlamasını sağlamaksa… Sorun şu ki, bu yöntem her zaman başarılı olmuyor. Kısa vadedeki zayiatı ve orta vadede asimilasyon uğruna çekilen acıları devlet aklının hatırına görmezden gelsek bile, uzun vadede evdeki hesap çarşıya uymuyor: “Tek dil, tek din, tek bayrak, tek millet, tek vatan, vb.” diye göğsünüzü yırtsanız bile, mızrak çuvala sığmayınca toplumsal gerçekler insanın gözüne batıyor, hatta bazen koca devletler bile bu yüzden batabiliyor. Tarihte örnekleri var.

Öte yandan, daha farklı, daha demokratik yöntemler bile meseleyi her zaman çözmüyor. 

Örneğin Belçika’da, dünün hâkim dili Fransızcayla dünün ezilen dili Flamancaya eşit statü tanınması, yani devletin iki resmi dilli olması (hatta azınlık dili Almancayla üç) ülkede yaşanan dil savaşına son vermedi: İki kesimin temsilcileri devletin harcayacağı her kuruşu kendine çekmek için on yıllardır adeta birer istiklal savaşı veriyor: Bir türlü boşanamayan çiftler gibi; insanın “ayrılın da kurtulun!” diyesi geliyor. Demokratik ya da yerel özerklik de olası bir çözüm olarak gündemdeydi, ama AB üyesi İspanya’da, Katalonya’daki bağımsızlık oylaması sonrasında yaşananlar ile bunun da her zaman çözüm olmadığı kanıtlandı sanki…

Afrika ülkelerinde nüfusa oranla dağılımları az çok eşit sayılabilecek onlarca dil konuşuluyor; birini öne çıkarmak sorun yaratacağı için devletin resmi dili çoğu zaman eski sömürge ülkesinin dili (Fransızca, İngilizce, Portekizce) seçilmiş.

Ancak bu sefer de devlet kendi vatandaşıyla aynı dili konuşmamış oluyor. 

Bir çare, her dil grubu için ayrı devletçikler kurmak olabilir. Her dil grubunun kendi devletinin olmasına, kendi polisinden kendi dilinde cop yemesine kim itiraz edebilir? Gelgelelim, Avrupa kıtasında yakın tarihte yaşananlar aksini söylüyor:

1991’de Sovyetler Birliğinden ayrılıp bağımsızlığını kazanmış Baltık ülkelerinde dil temelinde yaşanan sıkıntılar, Gürcistan’da ve Ukrayna’da olan bitenler ortada. 

Kaldı ki eski Yugoslavya’dan türeyen her ülkenin kendi ayrı resmi dili var: Sırpça, Hırvatça, Boşnakça ve Karadağca. Gel gör ki dilbilimciler açısından bu dört dil arasında temel bir fark yok! İnsanlar tercüman kullanmadan birbirini gayet rahat anlıyor, AB içinde aynı tercümanlar sadece etiket değiştirerek bu dillerden diğer Avrupa dillerine tercüme yapabiliyor.

Yani niyet milliyetçilik olunca, resmi dilin hangisi olacağı değil, adının bile ne olacağı sorun çıkartabilir…

Macaristan ve Romanya örneklerinde olduğu gibi resmi dil meselesi ulusal düzeyde çözüldüğünde bile, bu sefer yerel ve bölgesel diller sorun haline gelebiliyor. Sırbistan’ın kimi yerel yönetimlerinde Arnavutça, Çekce, Romence ya da Lusince gibi dillere resmi statü tanınmış. Birbirine diş göstermektense resmi dil enflasyonuna başvurmak neden çözüm olmasın?

Gerçi bu sefer de bürokrasinin hacmi o oranda artabilir: Ya Lusince üzerinden işlem yapan memur, talimatları Arnavutça üzerinden okuyan memurdan farklı yorumlarsa ve Çekçe konuşan memur bunu Romence konuşan amire şikâyet ederse? Ayıkla pirincin taşını!

Bu karmaşanın en ilginç örneği, AB’nin kurucu ülkesi olan, yalnızca 600.000 nüfuslu ve kişi başına düşen milli geliriyle dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Lüksemburg dukalığı. Ülkenin üç resmi dili var: Fransızca, Almanca ve Lüksemburgca. Nüfusun %55’inin anadili olan Lüksemburgca resmi statüye ancak 1984’te kavuşabilmiş, oysa Fransızca nüfusun sadece %12’sinin anadili, Almanca ise sadece %3’ünün! Gel gör ki ülkede en çok konuşulan ikinci dilinin resmi statüsü yok, çünkü bu dil, nüfusun %15’inin oluşturan Portekizli göçmenlerin dili Portekizce…

Halkın çoğunluğunun diliyle resmi dilin örtüştüğü kadim Avrupa ülkelerinde bile dil sorunu bitmiş değil. Bu kez de ülkeye sonradan gelen ve nüfusunun yabana atılmayacak bir kesimini oluşturan göçmenlerle mültecilerin devletten alacakları hizmetler söz konusu olduğunda (örneğin hastanelerde, sosyal yardım kuruluşlarında ve okullarda) iletişimsizlik yaşanıyor. 

Türkiye’de buna çare bulunmuş: Örneğin 112 Acil Çağrı Merkezlerini aradığınızda, derdinizi Türkçe dışında dört dilde daha anlatabiliyormuşsunuz. Bu son derece medeni ve gerekli bir uygulama: Sadece Türkçe bilenler hastalanmıyor ne de olsa. Gelgelelim, geçenlerde internette gördüğüm bir habere göre, bu son derece ulvi hizmette ufacık bir kusurcuk varmış: Bu dört dil arasında İngilizce, Almanca, Rusça ve Arapça olduğu halde, Kürtçe yokmuş… Ne tuhaf: Ülke nüfusunun yaklaşık beşte birinin konuştuğu bir dil bu… 

Unutulmuş olsa gerek. Evet evet, sehven yapılmıştır ve en yakın zamanda bu eksiklik giderilecektir, çünkü hangi uygar devlet, yabancı dillerde bile böyle bir hizmet verirken, bunu kendi vatandaşlarından esirger? Bunun için resmi dili değiştirmeye gerek yok ki…

Zaten devletin resmi dilinin ne olacağı, ne olmayacağı, ne olması gerektiği meselesi bir tarafa, dil eğer her şeyden önce insanlar arası iletişim kurmanın bir aracıysa, asıl mesele aynı dili konuşmayanların nasıl iletişim kuracakları değil mi? 

Bir çözüm, üçüncü bir ortak dil kullanmak olabilir. Ne de olsa günümüz gençleri için İngilizce bir tür Esperanto gibi evrensel bir dil oldu. Gelgelelim, Van’dan acil çağrı merkezini arayıp kalp krizi geçirdiğini bildirmek isteyen birisinin çağrısına cevap veren görevliyle İngilizce konuşması biraz tuhaf olmaz mı? 

Eskiden, birçok Ortadoğu, Kafkasya ya da Balkan ülkesinde ve bir zamanlar Kıbrıs’ta insanlar yörenin tüm diğer dillerini az çok biliyordu. Bugün bile mal satmak isteyen tüccar, ülkeye gelen turistlerin dilini az çok öğrenmiyor mu? Farklı dilleri -ve bu arada kendi ülkemizin insanlarının farklı dillerini- öğrenmekten neden korkarız ki? Kaldı ki, bu ülkede anaokulundan üniversitesine kadar değişik yabancı dillerde eğitim görülmüyor mu? O zaman bu ülkenin vatandaşlarının diğer dillerinde eğitim verilmesi neden sakıncalı olsun ki?

Derdimiz gerçekten anlaşmaksa, aracılık yapmaya gönüllü ve hevesli iki dilli insanlar bulmak çok zor olmayabilir. Daha karmaşık iletişimler için de profesyonel çevirmenlere başvurulabilir. 

Kaldı ki, teknoloji bu sorunun bir kısmını zaten halletmek üzere: Gündelik konuşma dilinde birkaç yüz kelimenin ve beylik cümlelerin ötesine geçilmediği düşünülürse, cep telefonunuza yükleyeceğiniz bir uygulamayla hem yazılı hem de sözlü olarak bunları çevirtmek şimdiden mümkün. Gittikçe daha gelişen bu uygulamalarla yurt içi ve yurt dışı tüm iletişim sorunlarımızı (çağrı merkezleri dahil) çözebiliriz. Yeter ki bazı dillerin yazılımları “sakıncalı” bulunup yasaklanmasın… 

Özetle, dil meselelerini gerek resmi gerekse de gayrı-resmi düzeyde çözmek çok da imkânsız bir sorun değil aslında:

Birbirinin dilinden anlamak özünde bir niyet meselesi. Soruna dili dile kırdırmadan, dil dalaşına girip dil yarası açmadan yaklaşmak yeter. Anlamak isteyen anlar, anlayan anlıyor zaten.

Niyet muhabbet etmekse, dil ve iletişim sorunu bir şekilde çözülür. Ne demiş atalarımız? Maksat muhabbet olsun, değirmen iki taştan muhabbet iki baştan.

Bütün mesele, dediğim dedik deyip anlamak istemeyen dili zifirlere dert anlatabilmek.

Onlara da olasılıkla anladıkları dilden konuşmak gerek. 

Hep bir ağızdan.