Dünyanın derdi…



Artı Gerçek

Dünyanın derdi çok. Nüfus artışı ve kaynakların tükenmesi bunların en önemlilerinden. Bizim de hiç derdimiz yok denemez, ama çok şükür devletimiz güçlü…


İnsanlığın ciddi dertleri var.

Yok hayır, sadece yeni salgın hastalıklardan, iklim krizinden, ekonomik sorunlardan, savaşlardan, göç hareketlerinden, geçmişin faşist rejimlerini andıran yeni “seçimli diktatörlük”lerden söz etmiyorum.

Nüfus artışı başlı başına bir sorun.

50.000 yıl önce gezegendeki insan nüfusunun bir milyon eşiğini ancak aşabildiği varsayılıyor. 100 milyon eşiği neolotik çağda (yani yerleşik tarım düzenine geçilmesiyle) aşılabiliyor.

Hazreti İsa döneminde dünya nüfusunun 200 milyonu ancak bulduğu tahmin ediliyor. İncil’in ufkundaki insanlık bu. Hazreti Muhammed dönemine varıldığında toplam dünya nüfusunda hâlâ ciddi bir artış yok. Türkler 1071’de Malazgirt’e geldiklerinde bu rakam ancak 300 milyon civarına ulaşıyor. 500 milyon eşiği İstanbul’un fethi döneminde aşılmış olabilir.

Yeryüzündeki toplam insan sayısının bir milyarı bulması için 19. yüzyılın ortalarını beklemek gerekecek.

Ancak o tarihten itibaren, tıptaki yeniliklerin etkisiyle bebek ölüm oranlarının azalması sonucu (bugün kimilerinin “emperyalizm icadı” diye karşı çıktıkları aşılar sayesinde!) nüfus artışı artık olağanüstü bir ivme kazanıyor: Yirminci yüzyılın başında, yani Osmanlı İmparatorluğu çökerken dünya nüfusu bir buçuk milyara ulaşıyor.

Cumhuriyet kurulduğu yıllarda bu rakam 2 milyarı buluyor. 1950’de Demokrat Parti iktidara geldiğinde 2,5 milyara ulaşan yeryüzündeki insan sayısı, bu iktidar 27 Mayıs 1960 darbesiyle yıkıldığında 3 milyar eşiğini aşıyor. 12 Eylül 1980 darbesi, dünya nüfusunun dört buçuk milyara yaklaştığı bir dönemde yapılıyor.

2002’de AKP iktidara geldiğinde artık yeryüzünde 6 milyardan fazla insan var. O günden bu yana dünya nüfusuna neredeyse 2 milyar insan daha eklenmiş ve bu rakam 7,7 milyara ulaşmış!

Gerçi 1990’da her kadın ortalama 3,2 çocuk doğururken bu rakam 2019’da 2,5’a düşüyor, böylece katlanarak giden baş döndürücü nüfus artışı 2000’lerden itibaren biraz yavaşlıyor. Gel gör ki 2050’ye varıldığında 9 milyarlık nüfus eşiğinin aşılacağı öngörülüyor. 2100 yılında ise tahminlere göre yeryüzünde 11 milyar insan var olacak.

Özetle, dünya nüfusu sırf son yüz yılda yaklaşık beş misli artarak 1,5 milyardan neredeyse 8 milyara ulaşmış durumda. Başka bir deyişle, beş misli daha fazla insanın karnının doyması, su bulabilmesi, barınması, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanması, iş bulması, enerjiden faydalanabilmesi gerek.

Yani son yüz yılda yeryüzünün kaynakları beş misli daha fazla insan tarafından tüketilmekte. Bunun ne gibi çevre sorunlarına yol açtığı sır değil.

Zaten çevre sorunlarının dünyada gündemin birinci maddesi haline gelmesi boşuna değil. Üstelik bu “çok daha fazla sayıda insan”, bu kaynakları eskisine kıyasla çok daha uzun süre boyunca tüketecek: 1750’lerde bir insan ortalama 27 yıl yaşarken, bu rakam bugün 80 yıla yaklaşıyor.

Ayrıca tüm bu konularda bölgeler arasında çok ciddi farklar var. Bugün dünyada yaşayan her üç insandan ikisi Asyalı; bunların 2,5 milyarı ya Çinli ya da Hintli. 2050’de ise dünyada yaşayan dört insandan ikisinin Asyalı, birinin Afrikalı olacağı tahmin ediliyor. Yani dünyanın en yoksullarının kıtaları, nüfusu en çok artan kıtalar.

Nüfusu azalan en gelişmiş ve en çok tüketen (ve de en çok kirleten!) Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri ile diğerleri arasında hem gelir düzeyinde hem de kaynak tüketiminde uçurumlar var.

Oxfam adlı uluslararası STK’nın yıllık raporuna göre, geçen yıl dünya nüfusunun en zengin %1’lik kesimi dünyada üretilen toplam zenginliğin %82’isine el koydu.

Zaten dünyanın en zengin 2.000 milyarderinin toplam mal varlığı, 4,6 milyar insanın (yani dünya nüfusunun neredeyse üçte ikisinin!) malvarlığından fazla. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı günde 30 TL’den az parayla yaşıyor. Beş çocuktan biri maddi imkânsızlıktan ötürü okula gidemiyor.

Bu durum sürdürülebilir değil: Böyle devam ederse bu eşitsizliğin giderek artan toplumsal sorunlara, bugünkünden çok daha önemli göç hareketlerine, yeni savaşlara yol açması kaçınılmaz.

Çevre sorunlarının yaratabileceği olası kitlesel ölümler ayrı bir başlık.

Kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlik de buna bağlı ayrı bir gündem. Bugün kız çocuklarının okula gidebilme oranı erkeklerden %20 daha az. Çalışan kadınların maaşı ortalama olarak erkeklerden %15 daha düşük. Ancak asıl eşitsizlik, kadınların evde üstlendikleri, “ev ve aile fertlerinin bakımı” işlerinde ortaya çıkıyor: Kadınların hiç ücret almadan yerine getirdikleri bu hizmetlerin ekonomiye yıllık katkısı yaklaşık 11 trilyon dolar, yani tüm teknoloji sektörünün üç misli. Bu işleri yapmak için kırsal kesimde yaşayan kadınlar günde 14 saat çalışıyor. Kentlerde ise kadınlar bu işi yükü nedeniyle eve hapsoluyor.

Özetle, dünya tüm bu devasa sorunlara en kısa zamanda çözüm üretmek zorunda. Dünyanın derdi ve gündemi bu.

Ya bizim?

Gerçi bizde de ekonomide, istihdamda ve gelir dağılımında ya da kadın erkek eşitsizliğinde hiç sorun yok denemez elbette… Nasıl olmasın? Hangi dünyada yaşıyoruz?

Ama şükürler olsun ki devletimiz çok güçlü, bütün bu sorunlar emin ellerde, çözümler belli ki bulundu. Zaten daha çok çocuk yaptığımızda her şey kendiliğinden iyiye gitmeyecek mi? Allaha emanetiz ne de olsa...

Dolayısıyla bizim gündemimiz farklı tabii; siyasetimizin halletmeye çalıştığı hayati meseleler de öyle:

Tüm sakıncalı belediyelere yeterince kayyım atandı mı? Deprem sonrası sosyal medyada uygunsuz paylaşımda bulunanlar hakkında gerekli soruşturmalar açıldı mı? Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan ve benzerlerinin hapiste çürütülmesinin yöntemi bulundu mu? Hapishanede kitap okunması fazla gürültü patırtıya yol açmadan engellenebiliyor mu?

Bir de hapistekilerin kitap yazmalarının önünü kesmenin çaresi bulunabilse, oh, mis, her şey güllük gülistanlık olacak.

Şanslı ülkeyiz gerçekten.