Aris NALCI


Hep 24 Nisan'da yazacak değiliz ya Ermenilere, Süryanilere yapılan soykırımı, Seyfo'yu...

Dünyanın dört bir yanında soykırımlar hâlâ devam ederken sadece birkaç güne sığdırmak, Holokost'u, Ermeni soykırımını ve Seyfo'yu, Ruanda'da öldürülenleri senede bir gün o ülkenin resmi kurumlarından birkaç bürokratın, şanslıysanız bir belediye başkanı, vali veya siyasetçinin katılımıyla anmak artık gelenek haline geldi.

Bu belki de Türkiye Cumhuriyeti'nin başının en az ağrıyacağı 24 Nisan oldu.

Bu sene Koronavirüs sebebiyle bu anma etkinlikleri yapılamayacak. En azından kamusal alanlarda olamayacak. Herkes online mesajlarla ailesinden hikayeler paylaşarak Ermeni soykırımını anıyor.

Data ve sosyal medya dediğin şey de zaten sen istediğin ölçüde istediğini gösteriyor, dolayısı ile soykırımı görmek istemeyenler, “Milletimizin tarihinde yüzleşemeyeceği, hesabını veremeyeceği bu tür bir kara leke asla yoktur.(Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kasım 2019) demeye devam edeceklerdir.

 

Zaten olmamış bir şey için de hesap vermeye gerek yoktur zira onlar için.

Bu ülkede soykırım olmadı.

Bu ülkede Kürtler de yok.

Bu ülkede hapishanede işkence de yok.

Bu ülkede yolsuzluk da olmadı hiç.

Bu ülkede kimsenin malı elinden de alınmadı.

Bu ülkede tutuklu gazeteci de yok...

 

İyi de var olan ve hayattaki insanların bu yukarıda sayılanlara kendi varlıklarıyla kanıt sayılabilecekken nasıl olacak bu.

O da kolay, yok edilecekler...

Gazeteciler hapislerde çürütülecek ya da gazeteler devlet veya hükümet tarafından devşirilecek ki gazetecilik diye bir kavram görünürde kalmasın, kalsa da az insan okusun, görsün.

Bu sistem belki de 100 yıldır Türkiye'nin kullandığı yoldur.

Bir nevi çalışmıştır da. Ermeniler neredeyse yok olmuştur, Süryaniler neredeyse yoktur Türkiye'de. Rumlar zaten bir elin parmakları kadar. Levantenler de gitti...

Buradaki kırmızı nokta şu cümlelerin “Neredeyse” bölümünde yatıyor...

 

Çünkü ne olursa olsun yok edemediklerini gösteriyor bu neredeyse.

Yani “Kökünü kazıyacağız” diyorlardı ya, OLMADI.

 

Siyasi alandan sokağa düşen soykırım inkarcılığı

 

Türkiye'nin tarihindeki bir yara gibi soykırım.
Yara da kabuk bağlar ama kaşınır. Gerekli tedaviyi görmezse de iz bırakır veya sürekli kaşınmaya devam eder.

İçten içe seni yer bitirir.

Türkiye bu yarayı bugüne kadar tedavi etmedi.

Edemedi değil etmedi.
Dolayısı ile yara kaşındı, kaşındıkça büyüdü, başka yaralar açıldı...

Bugün bu konu üzerine yazan tarihçiler ve gazeteciler sayesinde Türkiye toplumu kendini daha çok sorgular oldu. Ermeni akrabalarını arayanlar, anneannesinin, dedesinin Ermeni olduğunu keşfeden Erzincanlı, Yozgatlı, Tokatlı, Sivaslılarla dolup taşan mail kutum bunun göstergesi.

Sorguladıkça da Devlet tezlerinin sesi kısıldı.

Artık Türk Tarih Kurumu başkanının açıklamalarını duymuyoruz televizyonlarda eskisi kadar sıklıkta. Başka bir tehlikeyle daha karşı karşıyayız.

Akademik alanda, siyasi alanda ve hatta toplumsal alanda yenilmiş olan resmi inkar tarih tezi ve bunun uygulayıcı, devam ettirici ikitidarları artık soykırım karşıtı söylemini sokak savaşına benzer bir taktiğe dönüştürdü.

Son dönemde 24 Nisan'da, Noel'de ve Hıristiyanların özel günlerinde Kurtuluş gibi Ermeni mahallelerinin sokaklarında marş söyleyerek dolaşanların sayısı arttı.

Soykırım karşıtı sokak savaş alanını ABD'ye kadar ilerletip oradaki Ermeni okullarına inkârın sembolü olarak Türk bayrağı asma cesaretini bile buldular kendilerinde.

İşçi Partisi ve Talat Paşa Komitesi gibi organize suç örgütlerini de unutmayalım.

 

Bitmeyen sadakat beklentisi

Tarihi çarpıtma ve inkar taktiğinin çöküşü o kadar korkuttu ki Devlet'i, Türkiyeli Ermenilerden sadakat beklentisi daha da arttı. Kendi 'milli' okullarının yıllık en fazla 200 binlik bütçelerini denkleştiremeyen ve buna parası yetmeyen Ermeni Vakıflar Birliği, Erdoğan'ın televizyondan paylaştığı İBAN numarasına Milli Dayanışma Kampanyası adına 500 bin lira bağış yapmaya kadar gitti. (4 Nisan 2020)

Yeni seçilen Ermeni Patriği Sahak Maşalıyan kendinden önce gelenlerden daha da kötü bir açıklamayla “24 Nisan'ı 1915'te hayatını kaybeden azizler için” ayin yaptı.

Oysa kilise takviminde net bir şekilde "inanç ve vatanları için Ermeni Soykırımı sırasında şehit olan azizler" olarak tanımlanıyor. (Hatırlatma için teşekkürler twitter @narekboy)

 

Sonuç olarak ne diyodu George Orwel 1984 romanında:

“Biz, zorla boyun eğilmesinden hoşlanmayız. Bize kendi isteğinle uymalısın. Biz bize başkaldıranları yok etmeyiz. Akıllarını ele geçirip değiştirir, yeniden biçimlendiririz. Ondaki tüm kötülüğü yok eder, onu yalnız görünüşte değil, tüm gönlü ve tüm ruhuyla kendi tarafımıza çeker, sonra öldürürüz.”

 

Gelinen durum tam da bu.

Onlar gömdükçe biz kazacağız....

Kazmaya devam.

 

Not: Sözüm definecilere değil!

Yazı görseli: Ohannes ŞAŞKAL / https://twitter.com/osaskal/status/1253286444283637760