'Korkuyorum çünkü Osman Kavala’ya, Ahmet Altan’a, Demirtaş’a bakıyorum, neden içerideler?'



Artı Gerçek

Tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, şarkıcı, senarist Deniz Türkali’yle geçmişe doğru...


Seran VRESKALA

ARTI GERÇEK – Bazı söyleşiler vardır, karşındakiyle saatlerce sohbet etsen de işin bittiğinde “şunu da sormalıydım” diye kendini yer bitirirsin. O pişmanlık mide krampına benzer, dolayısıyla bu söyleşide bir sürü pişmanlığım var. Sonradan aklıma gelen sorular için gecenin körüne kadar 5-6 kere arayıp durdum kendisini, bir kere bile ‘el-insaf’ demedi bana… Ne yazık ki yerimiz dar, yoksa Deniz Türkali ile yapılan söyleşi -tadından yenmeyeceği için- en azından bir kitap uzunluğunda olmalı... Nitekim de Türkali için “bir yaşam militanı” diyen can dostu gazeteci Murat Çelikkan bu yüzden onunla bir nehir söyleşi yapmış ve bunu ‘Daha Dans Edicem’ ismiyle kitap olarak yayımlamış. Türkali’nin ilk militan hareketi de cezaevinde babasına vermek üzere üstünde gizlediği mektupları, notları gizlice içeriye sokmasıymış. Üstelik bale yaparak… Kitabın isminin öyküsü de buradan geliyor.

Nasıl güzel bir kadın. Gözlerinin şekli şemali, rengi enfes, hatta bir zamanlar göz mankenliği bile yapmış. Bakışları içinizi delip geçiyor; insan o gözlerin içinde yüzebilir, o derece… Ama ters bir anına denk gelirseniz aynı gözlerde boğulabilirsiniz de… Öyle bir enerjisi var; sevgisine de öfkesine de pranga vurmayanlardan… O gözler belli ki bir zamanlar çok can yakmış. Flörtçü aynı zamanda ama karşı cinse özel değil, her canlıyla flört ediyor, kedileriyle bile; rahmetli Mina Urgan bu yüzden ona “Fingirdeksin kızım!” dermiş. Kendisi de çapkın ve hovarda bir kadın olarak tanımlıyor kendini zaten, hatta bir söyleşisinde “en son imama göz kırpıp öleceğim” demiş. Bunu söyleyen aslında içinde yaşattığı minik hınzır kız çocuğu Deniz bence… Sohbet ederken ara ara o kız çocuğu ortaya çıkıyor.

Cihangir’deki muazzam evinde buluştuk; bir manzarası var, canlı bir tablo adeta… Lale Mansur’la birlikte dekore etmişler. Size kapıyı öyle bir açışı var ki, daha ilk andan itibaren gerçekten hoş gelmiş olduğunuzu hissettiriyor. Söyleşiden evvel kimse rahatsız etmesin diye telefonunu uçak moduna aldı; daha önce telefonlarına cevap vermeyenleri görmüştüm ama bunu yapana ilk kez rastladım doğrusu. Sohbeti baldan tatlı, cevap verirken size yardımcı olabilmek için elinden geleni yapıyor; muhtemelen bir zamanlar gazetecilik yaptığından... Gazeteci olarak ilk röportajını Sophia Loren ve Carlo Ponti’yle yapmış mesela; sonrasında yaptığı siyasi söyleşiler Abdi İpekçi’nin dikkatini çekmiş. Dolayısıyla ondan bir hikâye beklediğinizi bildiği için, hikâyeler anlatmaya çalışıyor. Samimiyetinize samimiyetle karşılık veriyor ama dedikoduya asla müsaade etmiyor. Kimlerin ismini geçirdiysem fark etmedi. Sezen Aksu, Serra Yılmaz ve Türkan Şoray en yakın dostlarından; şimdi böyle inanılmaz isimlerle birlikte zaman geçiren biri olarak müthiş hikayeleri vardır değil mi; lakin kimlerle neler yaşadığı hakkında bilgi almanız çok zor. İnsanların mahremiyetine çok saygılı…

Şarkıcı kızı Zeynep Casalini, İtalyan eşinden… İkinci evliliği ise 14 yaşından beri tanıdığı ancak 30 yaşında sevgili oldukları efsane yönetmen Atıf Yılmaz’la. Muhteşem bir ailesi var; bir kere babası Vedat Türkali, daha ne olsun! Kardeşi de Barış Pirhasan. Buna rağmen aile kavramını değerli bulmuyor, aksine ailenin kutsal sayıldığı bir toplumda ailenin korkunç bir canavar olduğunu söyleyecek kadar cesur… Ne babasına göre ideal bir kız çocuğu, ne de kızına göre ideal bir anne olmuş. Toplumun kadına giydirmeye çalıştığı klasik kadın kumaşlar üstüne hiç olmamış; Türkali hep önce insan olmuş, sonra da olmak istediği kadını kendi şekillendirmiş. Şu an hayatında çok önem verdiği üç erkek var; Murat Çelikkan, Yıldırım Türker ve kardeşi Barış Pirhasan…  Kardeşiyle müthiş bir ilişkisi var, birbirlerinin en büyük destekçileri; ortak özelliklerinden biri de en sevdikleri eserin babalarının yazdığı ‘Kayıp Romanlar’olması…

Sözünü esirgemiyor. Otosansürü yok. Vedat Türkali gibi edebiyatımıza damga vurmuş bir yazarı milyonlar taktir ederken, Deniz Türkali babasını en ağır şekilde eleştiriyor. Öyle çok değerli bir insanı, babalığı üzerinden eleştirdiği için büyük tepkiler almış. Bir babayı evladından daha iyi kim eleştirebilir ki? Ülkedeki en büyük sorunlardan biri birtakım insanları, sıfatları ve inançları kutsallaştırmamız değil mi zaten! Vedat Türkali şahane bir romancı, entelektüel, aydın hatta iyi bir insan bile olabilir ama bu onun iyi bir baba veya koca olduğunu gösterir mi? Ergenken babasından çok ciddi şiddet görmüş, hem psikolojik hem fiziksel; şimdi kolay mı bir sanatçı için bunu bu kadar açık anlatabilmek? Bu konuyla ilgili yaptığı bir söyleşide “Babam hapisten çok kötü çıktı, benimle ilişkisi çok kötüydü. Giydiğim kıyafetten, dinlediğim müziğe kadar her şeyime karışıyordu. Ne kadar solcu, komünist, ilerici, aydın olursa olsun…” demiş. Hayatı boyunca babasıyla kavga etmiş ama onunla yüzleşmiş; babasını şimdi anlıyor ama hak vermiyor. Yine de annesi Merih Pirhasan’ın hakkını vermek gerekiyor; olağanüstü bir kadın olarak nitelendirdiği annesi akademisyen olabilecek bir kadınken, bir komünistle evli olduğu için bu hayalini gerçekleştirememiş. Eşi hapse girdiği zaman babasının evine sığınıp, ailesine bakabilmek için nefret ettiği bir işte çalışmış yıllarca ve bu sayede Vedat Türkali romanlarını yazabilmiş.

Türkali tam bir aşk kadını. Gözlerinden aşk damlıyor, hatta gülümsemesi bile buram buram aşk kokuyor. Ona göre aşk, çok şiddetli bir ruh hâli ama ille de karşı cinse duyulması gereken bir hal değil! Bir kitaba, bir ağaca, bir filme, bir kediye, evlada, kardeşe hatta dosta da âşık olunabilir. Hatta can dostu Yıldırım Türker, sonradan Sezen Aksu’nun ‘Ablam Aşktan Öldü’ ismiyle seslendirdiği şiirini, Türkali için yazmış. Yaşadığı aşklar kadar ilişkileri de çok özgür ve aykırı. Aykırı çünkü toplumun belirlediği normlara ters; Türkali’ye göre bir insan aynı anda birkaç kişiyi sevebilir. İki erkek arasında kaldığı durumlar olmuş ama Atıf Yılmaz’a olan aşkının şiddeti hiç azalmamış. Arada başkalarıyla olmalarına rağmen birbirlerini hep affetmişler. Ona göre aldatmak seksle değil, yalanla oluyor çünkü… Arada minik bir ayrılık yaşasalar da ilişkileri tam 32 yıl sürmüş. Bu hikâye bana feminist Simon de Beauvoir’la Sartre aşkını anımsatıyor. İkisinin de fotoğraflarına bakın; böyle sıra dışı kadınlar nedense hep aynı gülüşe ve aynı can alıcı bakışlara sahipler… Bu benzetmeyi kendisine söylediğimde ilk tepkisi “vauv” oldu.

Çocukluğundan beri şarkı söylermiş. Müthiş bir yorumcu olmasına rağmen oyunculuk ağır basmış hep. Bir ara Fecri Ebcioğlu vesilesiyle Maksim’e çıkmasına ramak kalmış ama kendi vazgeçmiş. Daha çok protest şarkılar söylemiş. Bir arkadaşının “adeta bir mücevher” olarak nitelendirdiği, Kavafis'in şiirlerinin bestelendiği ‘Şehvet’ isimli bir albümü var. İki yıl evvel başlattığı ‘Hatırlıyorum’ ismini verdiği konser serilerine hala devam ediyor. Politik bir kadın; tarafını saklamayan, ses çıkartan ve savaşa hayır diyebilenlerden... Doğa ve hayvan katliamı, işkence, zulüm, sömürü canını fena acıtıyor. İnsanın insana örgütlü kötülük edebilmesini dimağı kabul etmiyor. Nuriye ve Semih için açlık grevi yapanlardan; hatta iki eğitimcinin durumunu görüşmek için arkadaşlarıyla Süleyman Soylu ve dönemin Başbakanı Binali Yıldırım'a bile başvurmuş, cevap alamamış. Gezi zamanı Twitter adresi ‘çapulcudenizturkali’ imiş. Eskiden eylemlere katılırmış ama artık katılamadığı için kendisine “oturduğum yerden aktivistim” diyor. Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide adeta bir film sahnesini anımsatan vasiyetini açıklamış; Girit Adası'nda, üzerinde beyaz bir elbiseyle, her tarafında çiçekler olan bir sala konularak, denizin ortasında yakılmak…  

“70’Lİ YILLARDA ‘SAYIN MUHBİR VATANDAŞ’ DİYE BİR LAF VARDI, BUNUN GERÇEKTEN NE KADAR ALÇAKÇA BİR ŞEY OLDUĞUNU HEPİMİZ GÖRMÜŞTÜK”

Her söyleşide birinin kızı, birinin eşi, birinin ablası, birinin annesi olarak sorular soruluyor size. Bu çok rahatsız edici değil mi? Deniz Türkali diye bir kimlik var sonuçta…

Rahatsız edici değil çünkü bu doğru değil. Yılmaz’la evli olduğumu, birlikte yaşadığımızı, onu kaybettikten sonra bile bilmeyen bir sürü insan vardı. Babamın takma soy ismiyle benim takma soy ismim aynı olduğu halde daha çok ben soruldum. Yılmaz ya da babam ya da Barış ya da Zeynep çok daha az soruldu. Ama böyle bir ailenin içinde olmaktan dolayı bir baskı hissedip hissetmediğim hep soruldu mesela. Birisi “Türkali Ailesi Redgrave Ailesi gibi” demiş. (Gülüyor) Michael, Vanessa, Thomas, Jemma Redgrave’leri bilirsin… Ailedeki herkesin kendine ait birer kimliği var. Barış’la kardeş olduğumuzu bile çok insan bilmez, soy ismimiz ayrı olduğu için…

Soy isimleriniz bile ayrı hikayeler içeriyor. Siz neden babanızın soy ismini seçtiniz?

Bizim asıl soy ismimiz Demirkan’dı, zaten sevmiyordum o ismi, değiştirecektim; babam “sen de Türkali ismini al” dedi. Babamın sözünü dinlediğim nadir zamanlardan biridir. (Gülüyor)

Babanızın asıl ismi Abdülkadir Pirhasan ama…

Pirhasanoğulları’ndan geldiğimiz için soy ismini o şekilde seçti. Hatta soy ismini değiştirmek için mahkemeye gittiğinde, hâkim Abdülkadir Pirhasan’ı görünce “ne o beyefendi, tekke mi kuracaksınız?” demiş. (Gülüyor) Ben hiç o ismi kullanmadım.

Niye ismini bu kadar sık değiştirmiş?

Çünkü hapisten çıktığında kendi ismiyle bir iş yapamıyordu. O dönemler kim bir komüniste iş verirdi ki? O yüzden mutlaka takma bir isim kullanması gerekiyordu. Vedat Türkali de öyle ortaya çıkmış ama şimdiki aklım olsa ben Türkali olmazdım. Ne Türk ne de Ali olmak istiyorum, Pirhasan’ı da almazdım ama... (Gülüyor) Kötü olduğu için söylemiyorum; Türklük bana çok özel bir şey gibi gelmiyor çünkü.

Nişantaşı’nda büyüdünüz, o günleri biraz anlatabilir misiniz?

Benim dönemimde herkes çok şık giyinirdi, hiç unutmuyorum büyükbabam ahbaplarını görünce şapkasını çıkarırdı; tamam bunlar güzel mi güzel ama çok görsel şeyler, bana bir şey ifade etmiyor, insanların kucaklaşması benim daha çok hoşuma gidiyor.    

Öyle demeyin, birkaç gün evvel Van'da bir lisede, doğum günü kutlayan iki öğretmene kucaklaştıkları için soruşturma açıldı. Savcılık, "sarılmak suç değil" derken, MEB, öğretmenlere ceza verdi.

Tecavüzlere, tacizlere, cinayetlere, çocuk ve kadın şiddetine çıtını çıkarmayanların bu kadar masum bir şeye tepki göstermeleri anlaşılır gibi değil. Bu o dünya görüşünün iki yüzlülüğü, alçaklığı, zavallılığıdır. Ne diyebilirim ki başka? İnsanların ne kadar sevgiden ve şefkatten uzak olduğunu gösteriyor bu durum. Çünkü onlar sevgi nedir, dostluk nedir, kucaklaşmak nedir bilmiyorlar. Çok kirli, çok pis ve çok mide bulandırıcı buluyorum. Benim bu durumun vahametini, bu zihniyetin çirkinliğini anlatmaya kelime dağarcığım, sözlüğüm yetmiyor.

Sadece iki insanın kucaklaşmasına kirli bir zihniyetle bakmaları da değil buradaki problem… Bunu yetkililere bildirmeleri çok acı… Eğitimcilerin bunu yapması çok korkunç bir şey; bu zihniyet çocuklara ne öğretiyor acaba?

İşte bunları… Hani deveye sormuşlar, “boynun neden eğri” diye, “nerem doğru ki” demiş. Sistemin de eğri olmayan hiçbir yanı kalmamış. Bir yandan da ihbar mekanizmasının nasıl işlediğini görüyorsun. Darbe sonrası 70’li yıllarda “sayın muhbir vatandaş” diye bir laf vardı, bunun gerçekten ne kadar alçakça ne kadar mide bulandırıcı bir şey olduğunu hepimiz görmüştük. O zamanlar insanları birilerine ya da bir yerlere ihbar etmenin ne kadar korkunç bir şey olduğunu konuşup tartışmıştık, bunun nasıl iğrenç bir şey olduğunu ülkece benimsedik sanıyordum; aslında hiç benimsenmediği gibi daha da artmış. Her türlü güzelliği, insani davranışı, iyiliği yok etmeye hazır bir güruhla yaşıyoruz demek ki.

Sosyal medya paylaşımlarınız bile ihbar ediliyor, hem de en yakınlarınız ya da takipçileriniz yapıyor bunu.

Evet, evet. Çok mide bulandırıcı. İnsanların birbirinden çekinmesi ne fena.

Nişantaşı’na geri dönelim.

Şimdiki kadar çok mağaza yoktu. Nişantaşı’nda pasajın içinde ilk tostçu açılmıştı, sanırım ismi Panpan’dı. Beyoğlu’ndaki Atlantik’ten daha eskiydi. Ben ortaokuldaydım o zaman. Bon Marche vardı mesela, orada kadınlar kaçan çoraplarını tamir ettirirlerdi. Bunu üst düzey kadınlar da yapardı. Pahalı bir şeydi o zaman naylon çorap… Naylon çorap giymek biraz burjuvaya has bir şeydi. (Gülüyor)

İlk çorabınızı aldığınız zamanı hatırlıyor musunuz?

Evet. 13-14 yaşımdaydım. İnce çorabımla, minnacık topuklu bir ayakkabı giyerdim. Hani beli incelen topuklar vardır ya, onlardan… Jüponlu etekler falan giyiyorduk o zaman, ben de yeni çorabımı bana çok topuklu gelen ayakkabılarımla birlikte giymişim; Yeni Melek Sineması’na gitmiştik. Orada biriyle karşılaşmıştık, çok sevindim, topuklu pabucumu göstermek için şak diye bacağımı kaldırmıştım. (Oturduğu yerden bacağını havaya kaldırıyor) Çünkü bir yanım çocuktu tabii. (Gülüyor)  

Bizim zamanımızda partilere çay denirdi. Öğlen 12’de başlar, 17’de biterdi.

Çok ilginç, bizden önceki yani teyzemlerin zamanında varmış çaylar, demek ki sizin nesilde de varmış, bayağı kuşak atlayarak devam etmiş. Benim zamanımda yani 50’li yıllarda parti deniyordu artık; Amerikanizasyonun Türkiye’de yeni başladığı yıllardan bahsediyorum. Parti için evlere giderdik ama içki içilmezdi, onu çok net hatırlıyorum ama ne içerdik onu hatırlamıyorum; belki gazoz içiyorduk. Türk filmlerindeki gazoza ilaç koyma olayı oralardan çıktı herhalde. (Gülüyor) Babet ayakkabılar, jüponlu etekler, Twin-Set trikolar; yani kısa kollu yün bir kazağın üstüne hırka modeli giyilirdi genelde partilerd

Kadın-erkek ilişkileri rahat mıydı peki?

Hayır. Hiçbir zaman kadın-erkek ilişkileri rahat olmadı. En azından ben görmedim – ki ben rahat ve modern bir atmosferde büyüdüm.

90’larda biz rahattık ya.

90’larda rahattınız çünkü biz 80’lerde feminist mücadele verdik.

90’lar aynı zamanda gece hayatının en iyi olduğu zamanlardı. 2019’lar, Fly-Inn’ler, High-End’ler, Nyx’ler, Budha Bar’lar falan…

Evet, bence de. Bu aslında 80’lerin ortasından başladı ama 90’larda eğlendiğimiz kadar hiçbir dönemde eğlenmedik. Bak aramızda kaç kuşak var, o kadar yaş farkımız var, sen de aynı şeyi söylüyorsun ben de; hayatımda 90’larda eğlendiğim kadar hiçbir dönem eğlenmedim. Bazen bir bara gittiğimde, şimdi insanlar nasıl eğleniyorlar diye bakıyorum, ellerinde içkiyle kafa sallıyorlar ya da durdukları yerde sallanıyorlar. Kimse dans etmiyor artık. Biz flört ederdik, dans ederdik, çok eğlenirdik.

2000’lerin başında ben ‘Leyla’dan çıkmazdım mesela. Eve gitmeden evvel mutlaka her akşam oraya bir uğrardım. Sizin diğer mekân ‘Beşinci Kat’ da sık gittiğim mekanlardandı.

(Gülüyor) Öyle mi? 2004’ten bahsediyorsun. ‘Leyla’ bambaşka bir atmosfer getirmişti Cihangir’e. Çok büyük sükse yapmıştı nedense. ‘Lucca’ açıldığı zaman Bebek’in ‘Leyla’sı diye açılmıştı. Hatta emlakçılar ‘Leyla’ya yürüme mesafesinde’ yazıyorlardı. Beşinci Kat’ı da Murat Çelikkan ve Yasemin Alkaya ile birlikte işletiyorduk.

‘Beşinci Kat’ın girişinde ‘Barbahçe’ diye bir gey kulüp vardı. Benim hayatımdaki ilk gey bar 14’tü sanırım, bir de…

14, 19, 20… (Gülüyor) Gey barlar çok eğlenceliydi, ben de sık sık giderdim. En çok 14, 19, 20’de eğlendim. Yanlarında o zaman Yeşil Kabare vardı, orada şov yapıyordum.

Yeşil Kabare tamamen aklımdan çıkmıştı. Orada Cenk Koray’la Müjdat Gezen’in birlikte yaptıkları bir şova gitmiştim.

Ben onlardan da önceydim. 89 civarları… Orayı Ali Poyrazoğlu’yla biz açtık. Ve ilk yıl, ilk program olarak sadece ben vardım. Zamanının ötesinde, çok eğlenceli bir yerdi.

O zamanın gey barlar aslında bizim hayata ve kimliklere olan bakış açımızı ne kadar geliştirmiş değil mi? Dünyada sadece iki cinsel kimliğin olduğunu sanıyorduk o zamana kadar.

Etkileri olmuştur kesin. O zaman ne kadar özgür ve rahatmışız diye düşünmeden edemiyor insan. Eğlence anlayışımız farklıydı sadece aslında, o değişti.

“AİLENİN, ANNELİĞİN KUTSALLAŞTIRILMASI, KAPİTALİZMDEN DE ÖNCE VAR OLAN ERKEK EGEMEN DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN BİR YANSIMASI…”

Ailenize gelelim; babanızdan psikolojik ve fiziksel şiddet gördüğünüzü açık yüreklilikle söylemenizin, aynı şeyi yaşayan başka kız çocuklarının yalnız olmadıklarını anlaması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hiç yüzleşebildiniz mi kendisiyle?

Ben babamla kendimi bildim bileli kavga ettim. Devamlı bir kavga halinde olduğunuz zaman, affettim, affetmedim noktasına gelmiyorsunuz. Çünkü belli ki o hesaplaşma birimizden biri ölünceye kadar sürecek bir şeydi. O yüzden orada benim daha az travmam var. Yüzleştiğim için. Her dakika yüzleştim, her dakika kavga etmenin bedeli. Yüzleşememek çok kötü. Ben sözel bir insan olduğum için hiçbir şeyi içime atmam. Yanlış bir şey söylersem de özür dilerim. Hani bir yere takılıyorsun ya, bu aşk ilişkin olabilir, babanla arkadaşınla hayvanlarla dünyayla ilişkili olabilir, aslında oraya takılmamak için affettiğin karşındaki değil, kendinsin. Kendini affediyorsun, niye takıldım ki ben şimdi buraya diyerek.

Travmasız insan yok ki.

Dediğin gibi, herkes travmalarla dolu… Aile aslında ne şahanedir değil mi? Koruyucudur, şefkatlidir, dayanışma vardır, şudur budur ama bana göre aile aslında cehennemdir.

Ben de ailenin abartılmış bir yapı olduğunu düşünüyorum.

Kesinlikle, aile bir cehennemdir; önemli olan onu senin yapılandırdığın… İçinde doğduğun biyolojik aile dışında kendi kurduğun ve dostlarınla oluşturduğun ailen bazen daha önemli oluyor. Tabii ki çok iyi biyolojik aileler de vardır ama onlar da bir yere kadardır çünkü gerisi numaradır. Mutlu aile görüntüsü verecekler ya. Televizyonda, dergilerde görüyoruz ya, herkes ne mutlu. Böyle bir dünyada yaşarken o kadar mutlu olmak için aptal olmak, geri zekâlı olmak lazım. Dünyadan habersiz mutlu mutlu yaşayacaksın, ne güzel! Helal olsun, yaşayana da…

Sosyal medyadaki çiftlerin hunharca verdikleri mutluluk pozlarına inanasım gelmiyor.

İnanılmıyor. Mutluluk zaten sabit bir şey değil ki! Aynen mutsuzluk gibi, gelip geçici… Hayat dediğin mutluluklar, mutsuzluklar, kavgalar, sevinçler, özlemler, üzüntüler; karmaşık bir yumak. Devamlı bir mutluluk hali çok acıklı ve patolojik bir hal bence.

Siz mutlu bir insan mısınız?

Ben mutlu muyum? Ben genelde mutlu bir kadınım ama yerin dibine girecek kadar mutsuz da oldum ki, uçacak kadar da mutlu olabileyim diye. Acıdan içimin kavrulduğu anlar da oldu, mutluluktan uçtuğum anlar da.

Bir cümle vardır, “sevgisine ve öfkesine pranga vurmayan kadınlar” diye; ben sizi öyle görüyorum. Öfkeniz de sevginiz de fırtına gibi sanki.

Aynen, yapım öyle. “Güzel hatalarım…” denir ya, ben hiç hoşlanmıyorum; neden güzel olsun hatalar? Ben onlara bağlanıp kalmıyorum, yani “aman hatalarım, eyvah!” da demiyorum. Bunlardan ders alabilirsen alırsın, alamıyorsan da tekrarlarsın.

Almak zorunda da değilsin, aynı öküzü elli kere sevebilirsiniz.

Aynen! Onun için, tek bir şeye yapışıp kalmak, hayatı tek boyutlu yorumlamak bana uymuyor, yanlış!

“MİZAH, KAHKAHA VE GÜLMEK DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR. HELE GÜLMEK ÇOK CİDDİ BİR MUHALEFET BENCE ÇÜNKÜ İKTİDARLAR HEP ASIK SURATLIDIR”

Peki, kardeşiniz Barış Bey sizin şiddete maruz kaldığınızı görünce bir tepki gösterir miydi? 

Barış’la biz çok yakındık, hala da öyleyiz, her zaman çok çok çok yakın olduk. Barış görmedi hiç çünkü babam Barış’ın önünde bana şiddet uygulamadı. Hiçbir zaman tanık olmadı öyle bir olaya. Ama biliyordu tabii. 

Nereden biliyordu? Siz mi söylediniz?

Yahu söylemesen de çocuk evde olanları bilmez mi? Anlamaz mı? Evdeki ortamdan etkilenmez mi?

Çocuğun bunu bilmesi ve elinden bir şey gelememesi de bir travma aslında.

Tabii canım. Barış’a da kaba şiddet uygulamadı ama o da başka türlü baskılar yaşadı. Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir misali, kendi kafasında son derecede iyi niyetle yaptığını düşünen biri olarak düşün bunu. Kötülük yaptığını düşünmüyor. Babam kendi kafasında bir kız ve erkek çocuğu yarattı, bütün anne babalar gibi; o yarattığı şablona Barış kendini çok uydurmaya çalıştı, bende de ne şablon bana uydu ne de ben şablona uydum. Barış da bir yere kadar uydurabildi kendini, sonra onunla da tartışmalar başladı. Barış daha sakindir, ne gerekiyorsa o kadar konuşur. Ben bağıra çağıra, kapıları vura vura, ağlaya ağlaya ifade ettiğim için kendimi, haklı da olsam haksız duruma düşerim genelde. O benim hayatımın en önemli erkeklerinden biridir.

Ablasını koruyamamak kötü bir his olmalı.

Aynı şey benim için de geçerli, ben de kardeşimi koruyamadım diye çok üzülürüm. Aynı şiddeti yaşamasına gerek yok ki, belki de daha vahimini yaşadı, bilemezsin ki. Ben de çok düşünmüşümdür; kardeşimi koruyamadım diye. Kendimi de koruyamadım diye… Ama hayat böyle bir şey. Bunları o kadar dramatize etmeye gerek yok, kendimi koruyamamışım, ne yapayım! Şimdiki aklımla o zamana dönemem, zaten ucube olurdum herhalde. Bu hepimiz için geçerli. (Gülüyor) O yaşlarda bir sürü hata yapacaksın ki şimdiki akıl düzeyine gelebil. Hareket eden hata yapar, imkânı yok hata yapmamanın…

Aile gibi kutsallaştırılan değerlerin eleştirilmesine katlanamadığımız ülkede sizin başınıza gelenleri ve babanızı anlatabilmeniz çok önemli bir şey.

Aman aileye dokunma, aman Vedat Türkali’ye dokunma… Ne demek ya, biz insanız, ne demek eleştirmeyeceğim? Yanlışların, hataların eleştirilmesi gerekmez mi? Kendim dahil her şeyi eleştireceğim ve en sevdiklerimi en çok eleştireceğim elbette. Babam bir sürü konuda bana çok destek oldu ama bu berbat bir baba olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şahane bir insan ve inanılmaz iyi bir yazardı ama baba olarak kötü bir babaydı işte. Zeynep’e sor mesela, ona hiç kek yapmadığım için kötü bir anne olduğumu bile söyleyebilir. (Gülüyor)

Yemek yapmayı o kadar seviyorsunuz, kek yapmadınız mı hiç?

Yapmadım, sevmiyorum çünkü. Yapmadım ve yapmayacağım da… (Gülüyor)

Toplumda annelik gibi kutsallaştırılan kavramları da tuhaf buluyorum ben de.

Evet, mesela ailenin, anneliğin kutsallaştırılması, kapitalizmden de önce var olan erkek egemen dünya görüşünün bir yansıması... Kapitalizm de bu ideolojiyi alıp kutsallığı baskı için kullandı. Bu kutsallık cinselliği yok etmek ve baskı altında tutabilmek için kullanıldı, kadının ayağına çocuğu dolayarak... Çocuk yapmak sosyal bir işlevdir, sadece anneye ait değildir.

Sizin en büyük dayanaklarınızdan birisi anneniz olmuş sanırım, ama çok arada kalmış.

Annem epey arada kaldı, ama büyük hataları da var. Ben annemi çok özel bir sevgiyle severim, çoğumuzun annesine duyduğu gibi. Benim için çok özeldir ama çok da eleştirmişimdir, yüzleşmeden duramam. Bana da hak vermiştir “yanlış yapmışım” diye. Eleştirmeye önce kendisi başladı, biz neredeyse “o kadar da haksızlık etme” diye durdurmak zorunda hissettik.

Bunları anlatırken bile devamlı gülüyorsunuz; mizaha sığındığınız bir tarafınız var gerçekten de.

Mizah, kahkaha ve gülmek devrimci bir eylemdir, biliyorsun. Hele gülmek çok ciddi bir muhalefet bence… Hayatla mizah olmadan başa çıkmak çok zor, dolayısıyla mizah çok önemli ve muhalefeti de oradan yapmak gerekir bana göre çünkü dikkat et, iktidarlar hep asık suratlıdır. Kahkahadan uzaktır, gülmesini bilmezler, gülseler bile o gülmek gibi olmuyor o, siyasetçilerin suratlarına dikkat et, gülerken hep takallüs ediyor.  

Mizahın ne kadar güçlü bir silah olduğunu Gezi Eylemleri’nde görmüştük zaten.

O mizah iktidarları en çok korkutan şeydir işte. Orada yapılan mizah nefisti bence.

“BENİM İNSANLARIN ÖRTÜNMESİ İLE BİR PROBLEMİM YOK, AMA BENİM DE İSTEDİĞİM YERİMİ İSTEDİĞİM GİBİ AÇMA ÖZGÜRLÜĞÜM OLSUN”

Gelelim büyük aşkınıza… Atıf Yılmaz için hep ‘Yılmaz’ diyorsunuz.

Adı Yılmaz olduğu için. Atıf onun göbek adıydı, asıl adı Yılmaz. Ben onu ‘Yılmaz abi’ diye tanıdım.

“Yılmaz abi” dediğiniz bir insana nasıl âşık oldunuz peki?

Hiç belli olmuyor tatlım bu işler.

Baba sendromu mu vardı acaba?

(Gülüyor) Baba değil de büyükbaba sendromu vardı. Yılmaz hiçbir zaman domestik bir figür olmadı. Ben abi desem de o Atıf Yılmaz’dı, kimseye abi ya da amca gibi davranmazdı, özel bir kimlikti. Ne kadar abi de desem onu erkek olarak gördüm her zaman, ama arzu duyduğum bir erkek değil; yani beni kışkırtan bir Fikret Hakan varken... (Gülüyor)

Fikret Hakan da çok yakışıklıymış ama…

Çok! Fikret gerçekten olağanüstü yakışıklıydı. Dolayısıyla, benim için abi dediğim bir insandan Yılmaz’a dönüşmedi. Flört ederken de arada abi diyordum, o da “yuh artık!” diyordu. Dil alışkanlığı olmuş. Yoksa ben dünyaya öyle bakmıyorum, benim için öyle abiler, amcalar, dayılar yok; insanlar var. “O benim abim, bu benim kardeşim” diye görmüyorum. Benim kardeşim var zaten. Bu tanımlar, mümkün olduğu kadar a-seksüel kılma amaçlı. Arkadaşımın kocası abim değildir ama abim değil diye mutlaka koynuna girmem gerekmiyor. Erkek diye koynuna girme arzusu bende olmuyor. Niye bütün erkekler beni kışkırtsın yahu? Bak bunlar eril tanımlar ve gözlemler. ‘Benim bacım’ diyen bütün sol bir dönem bacısıyla yattı kalktı; eğer bacısıysa bu kadar ensest hiçbir yerde görülmemiştir. Hep bacıydık, hepimiz bacıydık.

Atıf Bey’le olan ilişkinizi Simone de Beauvoir ile Sartre ilişkisine benzetiyorum.

Vauv beybi! Abartsaydın! (Kahkahalarla gülüyor.)

İlişkilere bakış açınız, birbirinizi özgür bırakışınız, aynı zamanda acıyı yaşama tarzınız çok benziyor.

Aslında bütün kadınlara benziyor; yani kadınlık hali! Onu nasıl algılayıp, nasıl ifade ettiğinle ilgili bir şey, yoksa çok özel bulmuyorum. Bilmem, çok gurur duydum. (Gülümsüyor) Aslında şaşılacak bir şey değil, biraz hayat üzerine, kadınlık, erkeklik ve ilişkiler üzerine açık görüşle bakarsan ilişkiler öyle oluyor. Ne oluyor, dürüstçe ifade etmeye çalışıyorsun ya da saklıyorsun. Sakladığın zaman bir şey olmuyor, özel hayatını konuşmak zorunda değilsin. Sonuç olarak, bu ilişkilerin nasıl olması gerektiğini arıyorsun. “Bu ilişki böyle olmalıdır” diye bir formül yok.

Evet, bir kullanım kitapçığı yok.

Yok, hiç yok. İki insan denk düşüyor, âşık oluyor, fakat ben tek eşliliğe inanmıyorum. Tek eşli olanları da kınamıyorum, nasıl isterse yaşasın, yeter ki benim alanım bana kalsın. Aynen şunun gibi: benim insanların örtünmesi ile bir problemim yok, ama benim de istediğim yerimi istediğim gibi açma özgürlüğüm olsun. Onun dışında, o peçeliymiş, bu türbanlıymış, hiç umurumda değil, yeter ki aynı özgürlük bana da verilsin.

İki kişinin oluşturduğu bir standarda başkaları neden karışır ki? Halbuki iki insan birbirini böyle kabul ediyorsa, başkalarına hiçbir şey düşmez.

Olmalı! Ama unutmamak lazım ki böyle bir hayat sürdürmeyi göze almak kolay bir şey değil, herkesten de beklenecek bir şey değil. Ve zor; böyle anlatıldığı gibi değil! Simone de Beauvoir’ın ‘Konuk Kız’ kitabı ne kadar acılı bir şeydir, insanın içini oyar, kolay bir şey değil. Benim bu aşk ilişkilerinde tek avantajım, kıskançlığımın olmaması; bu bana doğanın verdiği, Allah’ın verdiği büyük bir nimet bence… Aslına bakarsan kedilerde var, ilgili olanlar çiçeklerde de olduğunu söylüyor. Aşırısı hastalık tabii. Kıskançlık diye tanımlanan şeyin ve tezahürünün son derece patriarkal bir şey olduğunu düşünüyorum, sahiplenme duygusu...

Kanatları altına alma falan...

O kanat mı pençe mi bilemiyoruz artık ama iyi niyetle kanat diyoruz. (Gülüyor)

“O SAATTE ORADA NE İŞİN VARDI, BAKANIN ODASINA NİYE GİTTİN, AYRICA NİYE GİTTİYSEM GİTTİM KARDEŞİM, BU TACİZİ MEŞRU MU KILAR?”

Biraz da bu yüzden Simone de Beauvoir’a benzettim, çünkü o da çok acılar yaşamasına rağmen kıskançlık göstermiyor.

Aklıma Woody Allen’ın bir filmi geldi. Hani karısı psikiyatrist, hamile kalıyor ve hastalarına evde bakıyor. Woody Allen’ın karakterinin de bu hastalardan birisiyle ilişkisi var. Karısı öğreniyor ve kıyameti koparıyor, “nasıl yaparsın, hem benim hastamla hem de bu evin içinde” deyince adam “ne yapalım, senin yüzünden; sosyal hayatımız kalmadı, mecbur kaldım” diyor. (Kahkahalarla gülüyor).

Woody Allen’i çok severim ama evlatlık kızıyla ilgili meseleden dolayı bayağı rahatsızım.

Onun da ne olduğunu bilmiyoruz.

Bir kadın, durup dururken ortaya böyle bir şey atmaz.

Ama annesi, Mia Farrow faktörü de var.

Evet, annesinin nevrotik bir yapısı var, intikam da almak isteyebilir ama o kız çocuğunun verdiği detaylar çok acayip...

Bence de prensip olarak kadının beyanıdır geçerli olan. Çok korkunç. Ama bunlar adamın dahi olduğu gerçeğini değiştirmez.

En çok eğitimlilerin de bunları yapması çok acı.

Evet, en çok eğitimlilerden çıkıyor kadına şiddet.

“BEN DE BENİ TACİZ EDENİN KİM OLDUĞUNU SÖYLEMİYORUM. SÖYLEMEM DE… ZATEN ÖLDÜ MÜ KALDI MI ONU DA BİLMİYORUM”  

Bence anneannenizin anneannesi dahil, bu ülkede ve dünyada tacize uğramamış bir kadın yoktur, %100 eminim buna.

Kesinlikle, tacize uğramamış kadın yoktur! Bana yapılanları biliyorum, çocukluğumda yapılanları biliyorum. Kaldı ki, benim anneannemin annesi, Rabia Ninem, daha regl olmadan 12 yaşında evlendirilmiş. Bu taciz, tecavüz değil de ne?

Gazetecilik yaptığınız dönemde MSP’li bir bakanın tacizine uğradığınızda, gazeteci Tufan Türenç “sen de kaşınmışsın” demiş. Bunun, tecavüze uğrayan veteriner hekime, kadın bir savcının “ben neden tecavüze uğramıyorum da sen uğruyorsun” tepkisinden hiçbir farkı yok.

Aynı kirli zihniyet işte. Bu sadece Tufan’la ilgili bir şey değildi, o dönem kadın tacize ya da tecavüze uğradığında suçluydu zaten; o saatte orada ne işin vardı, bakanın odasına niye gittin, ayrıca niye gittiysem gittim kardeşim, bu tacizi meşru mu kılar? Neyse ki bu dönemde en azından kadınlar ses çıkarıyor. Bu çok yaygın bir söylem. Allah Allah, demek ki bütün sarkıntılık edilen, bütün tecavüze uğrayan kadınlar bunu hak ediyor, öyle mi? Tecavüzü kim hak eder? Bu nasıl bir bakış açısı, bu bir açı mı? Bu bir ne?

Tüm dünyayı sarsan #MeeToo kampanyasının ülkemizde de çok ses getireceğini düşünüyordum ama bizde hiçbir hareket olmadı. “Rejisörün yatağından geçmek” gibi korkunç bir deyim vardı Yeşilçam’da halbuki. Bundan yıllar evvel yaşadığı tacizi ilk dile getiren Zerrin Özer olmuştu.

Zerrin Özer çıktı, başına geleni anlattı, yemediği hakaret kalmadı. Herkes tacizciyi değil de onu eleştirdi. Burası Amerika değil; Türkiye’de #MeToo demek, bana da şu oldu demek kolay değil. Önce ailesini, arkadaşlarını sonra da bütün çevresini karşısına alması gerekiyor bunun için. Ters dönüyor, kadın hedef haline geliyor. Ben de kim olduğunu söylemiyorum. Söylemem de… Zaten öldü mü kaldı mı onu da bilmiyorum.  

“E, KORKMAMAK İÇİN DELİ OLMAK LAZIM BU ÜLKEDE”

Sosyal medyayı nasıl buluyorsunuz bu konuda?

Sosyal medyada paylaşılan bazı yorumlar gerçekten korkunç. İşkencenin her türü var. Diyelim ki bir kadın tecavüze uğradı ya da biri kadını öldürdü. Bu adamı kazığa oturtmalı ya da kaynar suya atmalı diye linçler başlıyor. Senin o zaman o adamdan ne farkın kalıyor ki? Onun çocuğuna da yapmalı aynı şeyi diyorlar ya! Bu nasıl bir kötülük! Bilim bu kadar ilerledi, neden bir vicdan hapı hala çıkmadı? Bir vicdan hapı istiyorum sadece böyle hayatı bize zindan eden insanlara verilecek.

O hapı içti mi zaten hayatı mahvolur, kendi kendini cezalandırır.

İşte bu kadar. Vicdan azabından daha büyük bir ceza mı var? Kimi neresinden asarsan as, bu azap dünyanın en büyük cezasıdır. Dünyayı da ıslah edecek şey vicdandır. Vicdan senin pusulan olmadıkça hiçbir şey olamaz. Her şeyi bu pusuladan bakarak yaşarsan devrimcisin.

Vicdandan bahsedip duruyoruz ya, sizce vicdanlı iktidar olur mu?

Bambaşka bir düzen, bir ütopya hayal edip duruyoruz; paylaşılmış bir iktidar… Hiçbir gücün diğeri üstünde baskı kurmadığı, tek başına egemen olmadığı bir dünya hayal ediyoruz. Ayrıcalıklı olan bir dünyada ayrıcalığa sahip kesimden olmak da istemiyorum. Herkesin eşit olmasını istiyorum. 

Ülkenin bu haline rağmen ifade özgürlüğünü kullanabilen, Kürt meselesi, kadın meselesi hakkında sesi çıkan birkaç sanatçıdan birisiniz. Hiç çekinmiyor musunuz? Füsun Demirel’e olanı biliyorsunuz, bir şey söyledi, kadını linç ettiler.

Absürt, o artık hakikaten absürt bir şey. Bunlar işte insanların vicdansızlığı… Kötülüğü… Asıl bu hainlik ve korkaklık; bunlar birbirinden ayrılmazlar. Korkmaya gelince valla korkuyorum ama söylediklerimden ötürü korkmuyorum. Korkuyorum çünkü Osman Kavala’ya bakıyorum, Ahmet Altan’a bakıyorum, Selahattin Demirtaş’a bakıyorum, neden içerideler? Günahım kadar sevmediğim, hayatta bir gün en ufak sempati duymadığım Nazlı Ilıcak’a bakıyorum. E, korkmamak için deli olmak lazım bu ülkede.

Ama bu korkuya rağmen bir şey söylemek çok değerli bir şey.

Yok o kadar büyütülecek bir şey değil! Babamın bir lafı var, romanında da geçer; “düşündüğünü söylemekten korkmaya başladı mı insan, düşünmekten de korkmaya başlar.” Düşünmeye korkmaya başladıktan sonra, artık sen sen olmaktan çıkarsın. Savaşa karşıyım ne yapayım, yani ne diyeyim, çocuklar ölsün mü diyeyim?

Ama savaşa hayır demek suç şu an.

Ne yapayım? Suçu ben yaratmadım, ben suç demiyorum. Benim için savaşa evet demek suç.

CHP’nin her yaptığı suçtur zaten bu anlamda

CHP’nin çok suçu var, hangisinden başlayayım. CHP’nin günahı çok. Bu ülkeye CHP’nin yaptığı kötülüğü az unsur yapmıştır.

“MİNE FİLMİ, TÜRKAN’IN (ŞORAY) KENDİ DEVRİMLERİNDEN BİRİDİR”

Hiç sinemadan konuşmadık; Türkan Şoray’ın başrolünde oynadığı, senaryosuna sizin de katkıda bulunduğunuz ‘Mine’nin kadın meselesini beyaz perdeye taşıyan bir özelliği ve Türkiye Sineması’nda çok özel bir yeri var bence. Atıf Yılmaz da hep kadın filmlerinde imzası olan bir yönetmen, bu anlamda zamanının ne kadar ilerisindeymiş.

(Gülümsüyor) Geçen sene SİYAD bana Onur Ödülü verdi. O kurumdan ödül alacak kadar sinemacı olmamama rağmen hem de… Tek nedeni, kadın meselesinin yerli sinemaya bu kadar geçmesindeki katkımdan dolayıdır. Kendi feminist çevrem sayesinde gerçekleşti bu. Atıf Yılmaz’ın kadın filmlerinin bu kadar çok olmasının altında yatan nedenlerden biri de budur. Mesela Yılmaz’ın Berdel diye bir filmi vardır, kadın meselesini şahane kadar işleyen, yurtdışında çok ciddi ödüller aldı. 

Türkan Şoray’ın, ‘Mine’ için Türkan Şoray kurallarını ilk yıktığı film diye başlıklar atıldığını hatırlıyorum.  

O işin magazin yanıydı, eleştirmenler ve seyircinin büyük kısmı öyle bakmadı olaya tabii. Çok önemli bir şeydi elbette Türkan gibi bir kadının birdenbire bambaşka bir filmde oynaması; Mine filmi Türkan’ın kendi devrimlerinden biridir. 

Kameranın oyuncuyu sevmesi diye bir şey var, değil mi?

Beni kamera çok sevmez mesela, kamerayla aramız hiçbir zaman çok iyi olmamıştır. (Gülüyor) Eskiden oynadığım filmlerin bir kısmında öyle olduğunu düşünüyorum. Ya kamera sevmedi ya da Yılmaz oynatmak istemedi. (Gülüyor) Bak mesela, kamera bazı oyuncuların önünde secdeye varır; Türkan gibi Müjde Ar gibi…

“Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filmi de çok özel bir film, benim için... Seks işçilerinin, LGBTİ’nin konu edildiği kaç film var ki o dönem?

Kesinlikle. Ben de çok severim. ‘Gece Melek ve Bizim Çocuklar’ gerçekten kült olmuş bir film; finali hariç. Finali bence çok kötü.

Nasıl yani?

Finali değiştirmesi için Yılmaz’ı bir türlü ikna edemedik.

Nasıl bir final istiyordunuz?

Kız gene gelecekti ama oraya gelmeyecekti. Kadın öldükten sonra oradan geçip gidecekti, doğum gününe, o kadar. Onu oraya sokmak büyük bir hataydı bence. Hatta söyledim de “ya acaba kessen mi orasını? Oradan geçip gitse, daha iyi olmaz mı?” diye ama olmadı. Sonradan onun da içine sinmedi zaten, o da yanlış yapmışız dedi. Zaten bir final yapamama sorunu var Türk Sineması’nın genellikle… Vardı diyelim, şimdikilere bir şey demeyeceğim.

Derya Arbaş da bence gelmiş geçmiş değeri bilinememiş bir oyuncuydu, çok da güzeldi.

Çok yazık oldu ona. Zerrin yani annesi benim konservatuvardan sınıf arkadaşım. Derya da Amerika’da yaşıyordu biliyorsun, dolayısıyla sık sık gidip gelemiyordu. Çok genç yaşta kaybettik. Çok ağır bir şey insanın çocuğunu kaybetmesi... Derya da Uzay da benim için çok değerlilerdi.

O film yapılırken emniyet müdürlüğü falan sizlere bayağı yardımcı olmuş. Şimdi hiç düşünemiyorum öyle bir şey.

Şimdiyi katma zaten o film yapıldığında 90’lı yılların ortası galiba değil mi? 90’lı yıllar bir yandan savaşın en sert zamanıydı; Güneydoğu’daki savaşın… Burada da feminist ve LGBT hareketi yükselmişti, ondan dolayı bu konuda rahat çalıştık ama o dönem polislerden çok ağır şiddet görüyorlardı translar.

Tabii Hortumcu Süleyman vardı o zaman.

Çok ağır işkenceler görüyorlardı. Zaten trans arkadaşlardan birkaçı “nitekim gerçek olsa şimdi canımıza okumuştunuz” diye konuşmalar geçmişti polislerle aralarında. Çünkü gerçek polisler de varmış aralarında çekimde. Yılmaz’ın böyle filmler yapmasına gelince, bunda benim de kendi feminist çevremin de ve hayatı paylaştığımız arkadaşlarımızın da çok büyük etkisi oldu.

Biri sizinle röportaj yapacağımı öğrenince, baskının bu kadar yoğun olduğu ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir devirde ‘özgürce cevap verebilecek mi?’ diye sormuş.

Biliyorsun, ‘Daha Dans Edicem’ diye Murat’ın (Çelikkan) yazdığı bir hayat hikayem var. Benim hala görüştüğüm, lise yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Bu bana “nasıl anlattın her şeyi, ne kadar yüreklisin” falan dedi. Eğer anlatmayacaksam niye böyle bir şeye girişeyim? Kendi hayatını anlatmayı göze alıyorsan, doğruyu söyleyeceksin ya da hiç yapmayacaksın. Kimsenin çok steril bir hayatı yok ki!

İnsanın kendisine tarafsız bakabilmesi mümkün mü?

Ben sadece olanları anlattım. Ne düşündüysem ne yaşadıysam onları söyledim. Söylemek istemediklerimi de söylemedim. Cevap vermek istemediğim soruya cevap vermek istemediğimi belirttim. Bu kadar basit. Bunu büyük bir cesaret olarak görmek yanlış bence.

Var mı şimdilerde bir proje?

Bir dizi projesi var, şimdi daha yazılma aşamasında. Önümüzdeki yıl için de iki tane oyun projem var.

BAĞLANTILI HABERLER