“Ezelden beri yaşam sadece bir sarhoşluktan ibarettir, asıl hakikat, ölümdür.”

Céline, Semmelweis

Gençlik yıllarında İspanyol gribi ve tifüs pandemilerine tanıklık etmiş olan Louis Ferdinand Céline, hekimlikten ve hastalıklardan sıklıkla söz etmekle birlikte eserlerinde doğrudan salgınları konu alan bir metin yazmadı. Onun gündeminde çok daha ölümcül “pandemiler” vardı: Tanık olduğu iki dünya savaşı ve her gözeneğinden irin sızdıran insan ruhunun kötücüllüğü, kendi tabiriyle evrensel “hırtlık.”

1957 tarihli bir söyleşisinde Céline zaten şöyle der: “Eski savaşların sonu hep hastalıklarla gelirdi, artık savaşlar hastalıkla sonlanmıyorlar, yeniden savaşa yol açıyorlar.”

Céline hakkında birçok kitaba imza atan Profesör Henri Godard, gerçek anlamda “varoluşçu” yazarların Sartre ve arkadaşları değil, asıl Céline ve onun kuşağının yazarları olduğunu vurgular.

Bu kuşak, ilk gençlik yıllarını aydınlanma ideolojisinin en parlak günlerini yaşadığı, teknolojinin ve bilimin üst üste zaferlerle cehaleti, yoksulluğu ve katı inançları gerilettiği, dolayısıyla insanlığın geleceğine umutla ve iyimserlikle bakıldığı bir çağda, XX. yüzyılın başlarında yaşadı.

Ardından gelen ve tüm gezegende insanların yıllarca birbirini boğazlamasına yol açan, ilkinde en az 20, ikincisinde ise en az 60 milyon insanın hayatına mal olan iki dünya savaşının akıldışılığı, bu kuşağın aydınlarının iyimserliğini tümüyle yerle bir eden gerçek bir şok etkisi yarattı.  

Hekimlik eğitimi almış olan ve yaşamının son dönemine kadar mesleğini icra etmeye devam eden Céline’in üzerinde bu hayal kırıklığının etkisi katmerli oldu. Tüm eserlerinde insan doğasına ilişkin bu hayal kırıklığının izlerini sürmek mümkün.

“Yazar ikinci romanına ‘Taksitle Ölüm’ adını verdi, gelgelelim bu ad aslında eserin bütününe de gayet güzel yakışıyor” diyen Godard’a göre, Céline’in kaleminden çıkan tüm metinlerin odağının “ölüm” olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Semmelweis adıyla yayımlanan Tıp Fakültesini bitirme tezi, tüm bu karmaşayı yansıtan ve ardından gelecekleri sanki peşinen ilan eden “öncü” bir metindir.

ÖLÜMÜN İŞBİRLİKÇİLERİ

Semmelweis genellikle Céline’in ilk edebi eseri olarak kabul görür: “Tezi henüz Céline’in sonraki üslubunu yansıtamıyordu kuşkusuz, ama daha o zamandan edebi bir metindi” der Godard.

Tezin konusu, Avusturya-Macaristanlı bilim insanı ve hekim, "Annelerin kurtarıcısı" ya da “Sabunun Galileo’su” lakabıyla tanınan Dr Ignaz Philipp Semmelweis’ın yaşamıdır.

19. Yüzyılın ortasında Viyana üniversitesinde hekimlik yapan Semmelweis, hastanede doğum yapan kadınların nerdeyse üçte birinin “hamilelik humması” denen ateşli hastalıktan ölmeleri üzerinde durur. O dönem henüz bakterilerin bulaşıcı hastalıklardaki rolü bilinmiyor, dolayısıyla asepsi önlemleri de alınmıyordu: Hekimler, örneğin kadavra üzerinde çalıştıktan sonra ellerini yıkamadan ve (henüz keşfedilmemiş olan) steril eldiven takmadan ameliyata ya da doğuma girebiliyordu.

Semmelweis, salt gözlemlerine dayanarak bu iki olgu arasında bir bağlantı olabileceğini düşünür ve meslektaşlarını hiç olmazsa ellerini sabunla yıkamaya teşvik eder, ancak kimseyi ikna edemez ve hekimleri suçlayıcı olarak değerlendirilen bu yaklaşımından ötürü Viyana’dan kovulur.

Budapeşte’deki bir klinikte çalışmaya başlayan Semmelweis, asepsi yöntemleri uygulayarak ölüm oranını yüzde birin altına çekmeyi başarsa da -henüz “Pasteur öncesi çağda” olunduğu için- tezini doğrulayacak “bilimsel kanıt” öne süremez ve yine yeterince ikna edici bulunmaz.

Ömrünün sonunu akıl hastanesinde geçiren Semmelweis, kimine göre orada kadavra üzerinde çalışırken kendi elini de kesiyor ve ömrü boyu mücadele ettiği hastalığın kurbanı oluyor, kimine göre de hastabakıcılar tarafından dövülerek öldürülüyor.

Céline gençlik yıllarından beri hijyen konusuna meraklıdır. Daha sonraki yıllarda Birleşmiş Milletlerin öncülü olan Milletler Cemiyeti’nde hijyen bölümünde çalışacaktır. Zaten antibiyotiklerin henüz keşfedilmediği bir dönemde bulaşıcı hastalıklardan, salgınlardan korunmanın tek etkili yolu hijyendir. 

Bitirme tezi konusu olarak bu alanda çığır açan öncü bir hekimin yaşantısını seçmesi ve tezinde dile getirdiği yaklaşımlar, tıp mesleğinin yazarlığına etkileri konusunda değerli ipuçları sunuyor.

Semmelweis’in mücadelesi tam da doğumla ölümün yollarının kesiştiği bir alana odaklanmıştır: Doğum sırasında hekim (insan) hatası ve cehalet yüzünden pisi pisine ölen kadınlar… Céline tezinde “Onun benliği özünde tümüyle bu ortak kadere, yani ölüme karşı çıkmaktadır, tek ufku, yaşama olan sonsuz inancıdır” der. 

“EN CÖMERT İNSANİ DÜŞÜNCE”

Bu tez aynı zamanda Fransa’da bir önceki yıl yayınlanan ve büyük yankı uyandıran Jules Romain’in hekimleri paragöz sahtekârlar olarak sunan Knock adlı oyununa karşı tıbbın toptan savunusudur: “Semmelweis’ın üzerinde durmamızın nedeni, dünyada var olan belki de yegâne gerçekten insani düşünce olan o güzelim, cömert mi cömert tıp düşüncesinin onun yaşamının her sayfasında gayet açık okunacak derecede kendini göstermiş olmasıdır.”   

Çocukluğundan beri hekim olmak isteyen 24 yaşındaki genç Céline’in bitirme tezindeki bu sözler, mesleğine aslında nasıl bir değer biçtiğinin ifadesidir.

Muhataplarını kışkırtmak ve sarakaya almak için elinden geleni yaptığı 1957 tarihli söyleşisinde, “sırf para kazanıp kendine bir ev alabilmek için roman yazdığını” söylemesini fazla ciddiye almayabiliriz. Gelgelelim, kızının tıbbiyeyi kazandığını haber veren bir dostuna 1944’de yazdığı mektupta “tek mutluluk böyle bir meslek seçmektir; edebiyatla tıp arasında seçebilecek olsaydım tıbbı seçerdim” demesinde bir doğruluk payı olduğunu düşünebiliriz. Hatta on yıl sonraki bir başka mektubunda da “bir nezleyi iyileştirebilmek benim için daima bir kitap kotarmaktan daha fazla gurur kaynağı olmuştur” diyebilmiştir.  

Céline bir söyleşisinde şöyle der: “Ben çok özenli ve çok sakin bir varoş hekimiyim. İnsan yazdığının tam zıddı olmayı becerebilmeli. Sürpriz diye buna derim işte.”

Meslek hayatının neredeyse tümünü hep yoksulların hekimi olarak geçiren Céline’in mesleği icra edişi hakkındaki tanıklıklar da bu sözleri teyit eder niteliktedir. Genç dostu Henri Poulain şöyle demiştir: “Ben hayatımda hiç onun kadar hastalarını saygıyla ve kardeşçe bir güdüyle ağırlayan hekim görmedim. Hemşire kapıyı açar açmaz Ferdinand hemen fırlar, hastaların en sakatına, en huysuzuna, en sefiline dahi kucak açardı. En ağır yükleri bile insancıl bir sıcaklıkla, şefkatle sırtlardı, tek derdi anlamak, yardımcı olmak, kurtarmak, umut vermek olduğu için asla boyun eğmeyecek bir güç yansırdı hareketlerine.” (aktaran Lale Özcan)

Yoksul hastalarından ücret almadığı da sıklıkla söylenir. Bu tavrını Gecenin Sonuna Yolculuk romanında kahramanı Bardamu’nün ağzından şöyle açıklar:

“Aileye çeşitli tavsiyelerde bulunduktan ve reçetemi yazdıktan sonra, kapıya geçirildiğimde, sırf ödeme anından birkaç dakikalığına daha sıyırabilmek için, bir sürü ipe sapa gelmez yorum yapmaya başlıyordum. Orospuluk yapmasını bilmiyordum. O kadar sefil, o kadar leş gibiydiler ki, müşterilerimin çoğu, aynı zamanda da öyle bir ters ters bakıyorlardı ki, bana vermeleri gerekecek olan o yirmi frangı nereden bulacaklarını hep merak eder dururdum, bir de acaba buna karşılık beni öldürüp öldürmeyeceklerini. Oysa benim de o yirmi franga az ihtiyacım yoktu. Ne utanç verici durum! Hâlâ yüzüm kızarır, kızarmaya da devam edecek. ‘Vizite!…’ Buna hâlâ böyle havalı adlar takmaya devam ediyordu meslektaşlar. Mide değil işkembe! Sanki bu sözcük o ödemenin benimsenmesine yetiyordu ve artık açıklanmaya muhtaç olmaktan çıkarıyordu… Ayıp! demeden edemiyordum kendi kendime ve bundan kurtulmanın yolu yoktu. Her şey açıklanabilir elbette, bunu ben de biliyorum. Ne var ki fakir fukaranın yüz parasını almış olan kişi artık ömrü billah beş para etmez iğrenç herifin teki olarak kalmaya mahkûmdur!”

Gelgelelim, bu cömertliğin de bir bedeli vardır: Kirasını bile zor öder hekim Céline, tıpkı roman kahramanı Bardamu gibi:

“Hasta eksik olmuyordu, ama aralarında vizitesini ödeyebilecek durumda olan ya da ödemeyi kabul eden pek yoktu. Tıp, nankördür. Zenginler size takdim ettiklerinde, uşak yerine konmuş olursunuz, fakirler aynı şeyi yaptıklarındaysa hırsız muamelesi görürsünüz. “Vizite” mi? O nasıl söz öyle! Zavallı hastalar zıkkımlanacak ve sinemaya gidecek mangıra bile muhtaçken, bu yetmiyormuş gibi bir de ceplerinde kalanlara el koyup “vizite”ye mi dönüştürecektiniz yani? Üstelik tam da fenalık geçirdikleri bir sırada? Olacak iş değildi bu. Üstünde durmuyordunuz o zaman. Yufka yürekli oluveriyordunuz. Ve tabii batıyordunuz. Ocak ayı kirasını karşılamak için önce büfemi sattım.”

“İNSANLAR APTAL VE ACIMASIZDIR”   

Céline çağdaşlarını “hantal” buluyordu, “aptal ve acımasız” olduklarını düşünüyordu. Bunu ömür boyu söyleşilerinde de romanlarında da hep dile getirecektir.   

Ona göre başlarına gelen felaketlerin çoğu insanların kendi suçudur: Savaşları aptalca desteklemeleri, birbirlerini öldürmeye onca hevesli olmaları, korkaklıkları, cehaletleri, kibirleri…

Örneğin tezinde, cehaletlerinden ötürü ve kendileriyle yüzleşmeye korktukları için Semmelweis’a karşı çıkan hekimleri “ölümün büyük işbirlikçileri” olarak nitelendirir. Daha sonra, Gecenin Sonuna Yolculuk adlı romanında bu kez aynı nitelemeyi askerler için kullanacaktır: “Ölümün işbirlikçileri…”

Romanda sıklıkla en yakınlarını kurtarabilecek adımları atamayan, atmak istemeyen korkak ya da çıkarcı insanları betimler, hedef alır. Doktor Bardamu’nün düşük yapan bir hastasının evinde yaşadıkları, bu yaklaşımı gayet açık şekilde anlatır:

“Bu ceninin dışarı atılmasında bir türlü mesafe kaydedilemiyordu, rahim ağzı kuru olsa gerek, artık kaymıyor, sadece kanıyor. Altıncı çocuğu olacaktı bu. Kocası nerede? Onu çağırttırıyorum. Karısını bir hastaneye yönlendirebilmek için önce kocayı bulmak gerekiyordu. Onu hastaneye yollamayı önermesine önermişti bana akrabalardan biri. Bir anneydi bu ve o da artık gidip yatmak istiyordu, çocuklar yüzünden. Ancak hastane lafı edilir edilmez, kimse yanaşmadı. Kimileri hastaneye evet diyordu, kimileriyse edep kuralları adına kesinlikle karşı çıkıyordu. Lafının edilmesine bile tahammül edemiyorlardı. Hatta bu konuda akrabalar arasında kolay kolay unutulmayacak cinsten biraz nahoş laflar bile edildi. Aile tarihine mal oldular bile. Ebe ise herkesi aşağılar bir tavırdaydı. Ama, kendi hesabıma, benim esas bulunmasını istediğim kişi kocaydı, ancak ona danışarak şu ya da bu yönde karar verilebilirdi. Neyse ki, nihayet, bir grubun içinden sıyrılıp ortaya çıkabildi koca, tüm diğerlerinden bile daha kararsız bir halde. Oysa karar vermesi gereken bal gibi de oydu. Hastane olsun mu? Olmasın mı? ne istiyordu? Bilmiyordu. Duruma bir bakmak istiyordu. Baksındı o zaman. Ona karısının, içinden pıhtılar taşan, kan fokurdayan deliğini gösterdim, ardından da karısını, tepeden tırnağa, şöyle bir süzdü. Üstünden araba geçmiş koca bir köpek gibi inliyordu kadın. Sonuç olarak adam ne istediğini bilmiyordu. Ona destek olmak için bir yerlerden bir kadeh beyaz şarap tutuşturdular eline. Oturdu. Yine de bir türlü aklına bir şey gelmiyordu.”

Bu ibret verici olayların sonucunda kimse karar veremez, onları karar vermeye zorlamak için fazla bir çaba sarf etmeyen doktor da çeker gider ve elbette kadın hasta ölür!

Céline’in kendini de kahramanlaştırmayan, kendi korkaklığını da çekinmeden dile getiren bu metinleri sanki tümüyle insanlığın bu korkunç yönünü, zaaflarını, “evrensel hırtlığını” dile getirmek, bu hakikati haykırmak üzere kaleme alınmış gibidir.

"ANLAYABİLMEK İÇİN HEKİM OLMAK GEREK”

“Mağaralarımızda korkunç şeyler olduğu söylenegelir; daha neler oluyor neler ve bunu anlayabilmek için hekim olmak gerek.”

Tezinin önsözündeki bu yargı, genç Céline için hekimliğin insan hakikatine, mahremine, gizli olana, ruhuna ve bedenine en yakın meslek olduğunu ortaya koyuyor: Hakikati anlamak için hekim olmak gerek.

Hekimler için çoğu insanı ürküten, tiksindiren insan bedeni ve onun iç organları, sıvıları, salgıları, dışkısı, idrarı, kanı, tükürüğü, sümüğü, menisi ya da hastalık sonucu ortaya çıkan yaralar, urlar, cerahatler, döküntüler, ateşler, sayıklamalar, hezeyanlar, acılar ve ölüm, gündelik iş hayatının olağan malzemeleridir.

Oysa çoğu insan kendi bedenine yabancılaşmış olarak yaşar. Çoğu kişi ayna karşısında bile bedenini ayrıntılı olarak incelemez. Birçok kültürde sevişirken bile bedenler “zorunlu” olanın ötesinde temas kurmaz, birbirine bakamaz. Hele kadın bedeni, hatta saç bile İslam coğrafyasının çoğunda “mahremdir.”

Bir tek çocuklar tabu tanımadıkları için daha meraklıdırlar, onların bu merakı da dayakla, korkuyla kırılır.

Oysa hekim mahrem tanımaz, odaya girer, hastayı zora sokacak her tür soruyu sorar, sırları deşer, ardından daha ilk temasta “soyunun!” komutunu verir, bakar, eller, mıncıklar, deliklerden içeri parmağını sokuverir, şırıngalarıyla kanınızı bile alır, bedeninizin içinde, dışında ne varsa hepsini ele geçirir, inceler, tıbbi materyale dönüştürür.

Tıpkı hekim Céline gibi yazar Céline de romanlarında bu tür malzemeleri hiç çekinmeden, hatta Taksitle Ölüm romanında olduğu gibi burlesk bir teşhircilik ve abartıyla bol bol kullanır, okurun gözüne sokar ve onu gerekirse ürkütür, iğrendirir, sindirir, ama eğer okur kitabı elinden atmıyorsa, tıpkı hekimin hastayı teslim aldığı gibi o da okuru avcunun içine alır.

Bu bakımdan yazar Céline için hekimlik, insanı en mahrem yönleriyle izlemek için eşsiz bir gözlem kulesidir.

Gelgelelim mahremiyetlerini bu derece deştikleri için insanlar hekimlerden hem korkarlar hem de bazen diş bilerler. (özellikle de “soyunun!” komutuyla tüm güçlülükleri yerle bir edilen diktatörler!)

Benzer şekilde, insanın iç yüzünü bu kadar acımasızca ortaya döken yazarlar da bazen okurların tepkisini çekebilirler. Özellikle de edebi zevkleri fazlasıyla “muhafazakâr” olan kesimler, aşırı “yenilikçi” buldukları yazarın defterini dürmek için fırsat kollamaktadırlar…

Hele insanlığın tek hakikati ölümse ve hekim bununla yüzleşmek zorundayken yazar da bunu haykırmakta ısrarcıysa…

ÖLÜME KARŞI MÜCADELEDE YENİLGİYE MAHKÛM OLMAK

Hem hekimlik deneyiminin hem de tanık olduğu savaşların ona öğrettiği “tek hakikatin” aslında ölüm olduğunu Céline birçok metninde dile getirmiştir.

Her hekimin -çoğu kez henüz öğrencilik yıllarında, hastaneye adım atar atmaz- yüzleşmek zorunda olduğu acı gerçek budur: Hekim, hastasını yaşatmak için ölüme karşı verdiği mücadeleyi er geç kaybetmeye mahkûmdur. Hastalık karşısında kazanılan her zafer ister istemez geçicidir, ölümü ancak öteleyebilir, yaşamı ancak bir süreliğine uzatabilir.

İyileşen hasta bile aslında tecilli bir ölüdür… Daha sonra başka bir hastalıktan, kazadan ya da yaşlılıktan ölmeye mahkûmdur. Başka bir deyişle, Céline’in Semmelweis tezinde dile getirdiği gibi yaşam deneyimi sadece bir “sarhoşluktan” ibarettir, bir bakıma taksitle ölümdür, tıpkı yazarın ikinci romanındaki gibi…

Tüm çabasına rağmen hastasını kaybeden, hele pisi pisine, yani insanların kendi hatası, korkaklığı ya da cehaleti yüzünden ya da sağlık sisteminin alt yapı yetersizliğinden, ilaç ve diğer malzemelerin eksikliğinden, ola ki meslektaşlarının hatasından ötürü hastası ölen, ölüme karşı verdiği mücadelede yenik düşen her hekimin bir kırılma noktası vardır.

Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metninde Camus’nün hekimlere söylediği gibi “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”

Kimi hekim için bu yılgınlık anı geçidir, kendini toparlar ve mücadeleye kaldığı yerden devam eder, tıpkı Camus’nün Veba’sındaki Dr Rieux gibi, her zaman başarılı olamayacağını bilse bile yine de “işini yapar”, gerisine bakmaz.

Oysa Céline işini yapmakla yetinmeye razı değildir. O, savaşta, sömürgede, fabrikada ve gündelik pratikte tanık olduğu hakikati, insanların hırtlığını, korkaklığını, gaddarlığını haykırıp insanları uyarma iddiasındadır. Bunun için hekimlik ona yetmeyecektir, yetenekli olduğu diğer alanı, yazarlığı seçecektir.

Gerçek soyadı olan Destouche’u terk edip, mahlas olarak büyük annesinin adını benimseyerek artık Louis Ferdinand Céline olarak anılacaktır.

Yazar olarak anlatacaklarını da kendi yaşadıkları üzerinden, öz yaşantısını kurgulayarak anlatacaktır, hem de kendisinden önce var olan geleneksel Fransız edebiyat dilini tamamen altüst eden yepyeni, devrimci bir dil ve üslupla, daha önce metinlere yansıyanlardan çok daha güçlü sözcüklerle…

Ve tıpkı ortalığı birbirine katacak olan Gecenin Sonuna Yolculuk’ta yazacağı gibi:

“Sözcüklerden asla yeterince sakınmayız, öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. Onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten.”

“İYİLİĞİN BEDELİ DAHA PAHALIDIR”

“Bu korkunç Hakikatle en yararlı, en bilgece yüzleşmek tüm kardeşlerimizin arasında asıl biz hekimlerin işi değil midir? İşte belki de insanların o kibirlerinin bizde en az tahammül ettikleri özellik, en büyük sırlarıyla bu kadar rahat biçimde içli dışlı olabilmemizdir.”

Semmelweis tezinin önsözünde dile getirdiği bu görüşler, genç Céline’in sonradan başına gelecekleri önceden sezdiğinin de göstergesidir. Rahatsız edici hakikatleri insanların yüzüne haykırmanın bir bedeli olacaktır mutlaka…

Meslektaşlarını kendi hatalarına karşı uyarmaya çalışmanın bedelini yaşamıyla ödeyen Doktor Semmelweis’ın başına gelen tam da bu değil miydi zaten?

İşin ilginç tarafı, Céline bu görüşlerini daha da geliştirerek yıllar sonra -1936 Aralık ayında- Semmelweis’ın ticari baskısının yeni önsözünde, bu kez sanki maruz kaldığı eleştirilere karşı kendini savunma amacıyla yineleyecektir:

“İnsanlara fazla iyilik etmeye kalkmanın tehlikesi. Bu hâlâ tazeliğini koruyan çok eski bir öğretidir. […] Bu kavanoz dipli dünyada bedeli olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyin kefareti ödenir, iyiliğin bedeli de tıpkı kötülüğünki gibi, er geç ödenir. Ama iyiliğin bedeli daha yüksektir, elbette.”

1936 yılı her bakımdan Céline için keskin bir dönemeçtir.

Gecenin Sonuna Yolculuk’un büyük başarısından sonra o yıl içinde yayımlanan ikinci romanı Taksitle Ölüm hiç de beklediği gibi karşılanmamıştır, aksine çok ağır eleştiriler almıştır.

Sovyetler Birliği’ne yaptığı geziden de ciddi bir hayal kırıklığı ve komünizm hakkında enikonu eleştirel görüşlerle dönmüştür.

Şiddetli bir öfkeye dönüşen bu çifte düş kırıklığıyla birlikte, insan doğası konusundaki kesif karamsarlığını, Semmelweis’in yeni baskısına bu kez eşlik eden küçük bir risalede, korkunç bir serinin ilki olan Mea Culpa’da kusacaktır.

Bu risalenin ardından ertesi yıl yayımlanan Bagatelles pour un massacre (Bir Katliam için Ivır Zıvır) adlı 400 sayfalık hezeyanda ise antisemitizmini öyle bir güçle ve öyle bir üslupla ortaya saçacaktır ki, ne yaparsa yapsın artık ebediyen ırkçı bir yazar olarak damgalanacaktır.

Kendini tıpkı Semmelweis gibi “özünde haklı ama bunu bir türlü kanıtlayamayan, insanların iyiliği için mücadele eden ve kötü niyet kurbanı masum bir hekim” olarak göstermeye çalışması bile onu bu yaftadan asla kurtaramayacaktır.

Çünkü Céline yaşamının bu noktasında aslında belki de farkına varmadan saf değiştirmiştir: Artık yaşamı savunan Semmelweis’ın “cömert” öğretisinden uzaklaşmış, hastalık ve ölümlerden “yabancı öğrencilerini” sorumlu tutarak onları kovmayı çare olarak gösteren Semmelweis’in can düşmanı klinik şefine daha yakın ölümcül bir söyleme sapmıştır.    

Gelgelelim, 1937’den itibaren kaleme aldığı risalelerin tahammül edilmez ırkçı içeriklerine ve mide bulandırıcı üsluplarına rağmen, hatta Nazi işgali dönemindeki savunulamaz tutumuna rağmen Céline, ölümünden altmış yıl sonra dahi hâlâ dünyanın en önemli yazarlarından biri olmaya devam ediyor.

Bu düşünceyi en net ifade edenlerden biri, kendi de Yahudi olan Amerikalı yazar Philip Roth’tur:

“Aslına bakarsanız Fransa’da ‘benim Proust’um’ Céline’dir. İşte çok büyük yazar diye ben buna derim. Her ne kadar Yahudi düşmanı olması yüzünden tahammül edilemez ve iğrenç bir insan olsa da.  Onu okumak için Musevilik bilincimi askıya almak zorundayım, ama bunu yapabiliyorum, çünkü Yahudi düşmanlığı Céline’in romanlarının merkezinde yer almıyor. Céline çok büyük bir özgürlükçüdür, onun sesinin çağrısı beni içine çekiyor.”

Roth’un özgürlükçülükle ırkçılığı ya da büyük yazar olmakla Nazilerle mesafeli de olsa yol arkadaşlığını nasıl bağdaştırabildiğini, daha doğrusu XX. yüzyılın en büyük edebi dehalarından biri olan, üstelik gençliğinde “yaşama olan sonsuz inancı selamlayan” bir hekimin bu noktaya nasıl vardığını irdelemek ise başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor…