Savaş Kılıç

Savaş Kılıç

Âdembabacılık

Âdembabacılığın görmezden geldiği, kelimelerin yananlamları, yani dilin duygusal işlevidir. Sözgelimi “kadın” ile “hatun” arasındaki yananlam ilişkilerini betimlemek bizim için bile zorken makineye nasıl öğretilebilir ve doğru tercihi yapabilir mi makine?

Cep telefonlarındaki kelime oyunlarına merak sardığım oluyor. Bu oyunlarda yaygın dil tasavvurunun bazı özelliklerini fark etmek de pek zor olmadı. Oyunları oynarken, bekleneceği üzere, tartışmasız sözlük birimi sayılan (yani sözlüğü açıp bakınca tak diye bulacağınız) dil öğelerine yer verildiğini görüyorsunuz.

Bu öğeler de öncelikle isim ve sıfatlardan oluşuyor. Örneğin “ışık” ya da “ılık” kabul edilirken “hızla” gibi bir zarfın kabul edilmeme ihtimali olduğunu seziyorsunuz. “Ilık” sıfatının sayıldığı bir mantıkta “ılınmak” ya da “ılıştırmak” gibi öğelerin de kabul edilmesini beklersiniz, bu kelimeleri yazacak harfleriniz varsa kabul edilmeleri de muhtemeldir. Ama mastar şekillerini yazmak için gerekli harfleriniz olsa bile ancak “çakmak” ya da “kaymak” gibi isimleşmiş mastarların kabul edildiği oyunlar da var. Çünkü “çakma” ya da “kayma” biçimlerini (yani eylem adlarını) aynı oyunlar kabul etmeyebiliy

İSİM LİSTESİ

Peki neden? Bunun bir açıklamasını Saussure’ün “adamisme” dediği dil ideolojisinde buluyorum. “Âdembabacılık” diye çevirdiğim bu terim, dili bir isim listesi (nomenclatura) olarak görmeyi anlatıyor. İnanışa göre Âdembabamız hayvanların adlarını koymuş ya da öğretmiştir. Bu tasavvur dilin en görünür, bir bakıma en somut yönünü öne çıkarırken fiiller ve edatlar başta olmak üzere dilin sağduyu için erişilmesi biraz daha zor kısmını gözden çıkarır.

Bu anlayışı, ya da bir benzerini, çocukların dil oyunlarında, oyun olsun diye uydurdukları dillerde olduğu gibi belki yetişkinlerin uydurduklarında da, hatta yaygın tasavvurun yabancı dil öğrenmeye ilişkin değerlendirmelerinde de görmek mümkün. Dil öğrenmek demek o dilde “nesnelerin adlarını” öğrenmek demektir: Ekmeğin, suyun, yatağın “adını” öğrenirseniz en azından aç kalmaz, başınızı sokacak bir çatı bulabilirsiniz. (Bu dil öğrenme anlayışının sözlük ezberleme imgesiyle temsil edildiği de olur.)

Sözünü ettiğim ilkel tasavvurun ihmal ettiği dil parçaları, yani diyelim ki fiiller, edatlar, bağlaçlar ve belki zarflar vs tali olmaktan ziyade karmaşıklığa tekabül eder. Örneğin basit bile olsa fiillerin zaman ve şahıs çekimleri devreye girer öğrenmek istediğinizde. Bu da acelesi olmayan bir ihtiyaç gibi geliyordur (tabii bazı dillerde isim çekimi de söz konusudur, o zaman da nominatif hali bütün çekimlere baskın çıkar). Aynı şekilde bağlaçlar, edatlar da eksiklikleri hissedilse bile, iletişimi bütünüyle engellemeyecekleri varsayımıyla bir yana bırakılıyordur.

Sağduyunun yol gösterdiği bu tasavvurda bir yana itilen dil boyutlarının bir an için gerçekten tali olduklarını düşünelim. İsimler ve sıfatlar –farzımuhal– nesnelere ve nesnelerin hallerine tekabül ediyorsa fiiller, zarflar, edatlar, bağlaçlar neye tekabül ediyordur? Sağduyu için bu tür kelimeler evrenin değil düşüncenin varlıklarına karşılık geliyordur (aslında isim ve sıfatlar da düşüncenin varlıklarına tekabül eder, ama konu ettiğimiz düşünme biçimini teşrih etmek için geçici olarak aksini varsayıyoruz). Öyle ya, evrende “ama/fakat” diye bir cisim, nesne, varlık yoktur. Bu kelime(ler) olsa olsa zihinsel bir ilişkiye tekabül ediyordur ve o da ilişkiyi kuracak bir zihnin yanı sıra arasında ilişki kurulacak (potansiyel ya da gerçek) iki önerme olmasını gerektirir.

Örneğimizden devam edelim: “Hız” vardır evrende, “hızlı” da vardır ama “hızla” ya da “hızlıca” var olmak için bir özneye ve fiile muhtaçtır; varoluşu geçici, eğreti ve ikincildir. Keza “pişirmek” vardır, mutfakta gözlemleriz, ama yalın bir şekilde değil de bir öznenin belli bir andaki ameli olarak var olur: “Poğaça pişirmiş annem, ben de çorba yaptım.”

Dili bir isim listesi olarak hayal etsek bile bu tür kelimelerin listenin altlarına atılması bu bağımlı varoluşlarından olsa gerek. Demek ki Âdembabacılık –kendi bakış açısından– (düşüncenin) öz mallarını yok saymak, arka plana itmek üzerine kurulu. Bir bakıma, düşüncenin kendi üstüne düşünememesi olarak kavrayabiliriz bu tasavvuru.

Belki bu noktada durmamalı, neden kendi üstüne düşünemediğini sormalıyız sağduyunun, yani yaygın düşünme biçiminin. Ya da düşünmenin kendi üstüne düşünmesinin koşullarının neler olduğunu. Ama bunların ikisi de bencileyin –öncelikle– dil üstüne düşünen bir âdemin ve bir “köşe yazısının” sınırlarını zorlayan sorular.

MAKİNE ÇEVİRİSİ HATUN DİYEBİLİR Mİ?

Bir başka açıdansa, dilin iletişim dışındaki amaçlarını göz önünde tutamıyor ve dilin aynı zamanda düşüncenin hammaddesi olduğunu, düşünmek için dile, onun bu tür malzemelerine ihtiyaç duyduğumuzu –en azından gurbet durumunda– görmezden geliyor.

Bir adım daha atalım, düşünceye şimdilik “bilinç” diyelim ve dilin aynı zamanda bilincin ve bilinçdışının işlediği mecra olduğunu, diyelim ki rüya görmek için de –en azından bir ölçüde– dile ihtiyaç duyacağını hesaba katmıyor. Sahi gurbette hangi dilde rüya görürsünüz? Yabancı dil denen ikinci bir dilde rüya görmek ya da –hadi bir adım daha atalım– kendiliğinden küfretmek ne kadar zamanını alır bir kişinin?

Demek ki Âdembabacılığın görmezden geldiği bir diğer boyut, kelimelerin yananlamları, yani dilin duygusal işlevidir. İkinci dillerde öfke gibi duygu durumlarında birinci dile (ana diline) dönülebildiği, keza birinci dilde öğrenilmiş duygu değeri yüksek göstergelerin neredeyse her zaman için ikinci dillerde öğrenilmiş benzerlerinden güçlü olduğu biliniyor (ikinci dillerdeki küfürler birinci dildekinin yanında örtmece gibi kalır); örneğin konuşan kişi büyük bir acı durumunda birinci dilinde “ana, anne” diye inlemeye başlayabiliyor.

Çokdilli kişiler kaza gibi sebeplerle dil yitimine uğradıklarında ilk “geri gelen” dil de en çok duygusal bağ kurdukları dil oluyor. (Buna karşılık yoğun kültürel etkilenme durumlarında, ikinci dile ne kadar hâkim olunduğunu göstermek gibi benlik sunumuyla ilgili birtakım amaçlarla duygusal tepkiler ikinci dilde verilebilir.)

Âdembabacılığın bu ihmali muhtemelen mekanik çeviri anlayışında, dolayısıyla makine çevirisinde de gözle görülür izler bırakıyordur. Tek dili isim listesi olarak görmenin ötesine geçiyordur muhakkak makine çevirisini hazırlamak için uğraşan mühendisler, ama iki dil arasındaki ilişkiyi karşılık listesine (mother, mom = anne) indirgemeden çalışmaları da zor görünüyor. Tabii karşılık listesine katılamayacak nice dil-içi değeri gözden çıkararak. Sözgelimi “kadın” ile “hatun” arasındaki yananlam ilişkilerini betimlemek bizim için bile zorken makineye nasıl öğretilebilir, ve doğru tercihi yapabilir mi makine? Makine çevirisi yeri geldiğinde “hatun” diyebilir mi yani? (Aslında makineye öğretmek biz insanların daha iyi anlaması için bir vesile de olabilir. Kişisel olarak bu tür biçimselleştirmeleri özellikle bu açıdan önemsiyor ve zevkli buluyorum.)

Dahası, bizimki gibi cümlelerin esnek kurulabildiği, katı dizim kurallarının bulunmadığı dillerde serbest şekilde sıraladığınız kelimelerin cümle içindeki yerleri de birincil anlamlarına ilaveten birtakım değerler ifade eder. Dinleyici ya da okur olarak bu değerleri sezer, bilir, deşifre eder ve öyle tepki veririz. Öyleyse sözdiziminin yüklendiği bilişsel ve duygusal değerleri de ekleyebiliriz Âdembabacılığın ihmal listesine.


Savaş Kılıç: 1975'te doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı ve dilbilim eğitimi gördü. İngilizce ve Fransızcadan çevirileri, çeşitli dergi ve kitaplarda yayımlanmış yazıları var. Metis Yayınları'nda editör olarak çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Savaş Kılıç Arşivi