Hasan Ocak dosyası “içişleri”nde bir hesaplaşma hamlesi mi?

"Bu cinayetlerden, başta İçişleri Bakanı Nahit Menteşe olmak üzere, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir ve Beykoz Cumhuriyet Savcısı sorumludur."

İNCİ HEKİMOĞLU

Tam 22 yıl önce, 1995’in Mart ayında İstanbul Beykoz’da, Dereler Mevkii’nde köylüler yolun kenarına atılmış bir ceset buldu.
Üstünde kimliğini belli edecek hiçbir belge yoktu ama kimliğine ve faillere ilişkin epey bulgu vardı (!)
Ağır işkence gördüğü ve telle boğulduğu anlaşılan ceset, 28 gün morgta bekletildikten sonra Kimsesizler Mezarlığı’na gömüldü.
Aradan 25 gün geçmişti ki, aynı yerde bu kez yolun karşı tarafından bir başka ceset bulundu.
Onlar ne kimliksiz, ne de kimsesizdi.
İsimleri Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’tu.
Bulunan cansız bedenlerdeki tüm izler ve öldürülme şekli birebir aynıydı.

Bu tespit Adli Tıp Raporu’na şu ifadelerle geçirilmişti:
"Ölüm nedeni olan bağla boğmanın boyunda kalan izlerine bakınca, bağ izinin gırtlağın az solundan başlayıp sağ kulağı geçince yok olduğu, her iki cesette aynı olduğu görülmektedir."
Raporun devamında katillerin eylemi gerçekleştirme şekilleri bile adeta şematik biçimde tarif ediliyordu. Bu tarif, profesyonel cellatların iş başında olduğunu gösteriyordu.
Ayrıca her iki cesedin de kemer ve ayakkabı bağları alınmıştı.
Asıl çarpıcı olanı ise parmak izlerinin de alınmış olduğu Adlı Tıp Raporu ile belgelenmişti. Yani resmi makamlarda kimlikleri vardı çünkü Hasan Ocak’ın 1986’da gözaltında alındığında parmak izi emniyet kayıtlarına girmişti.

Bütün bu süreçte aileleri onları arıyor, kapısını çalmadıkları makam bırakmıyordu. Değişmeyen yanıt "Bilgimiz yok" oluyordu.
Ailelerin başvurduğu bir başka adres de dönemin İnsan Hakları’ndan Sorumlu Devlet Bakanı Algan Hacaloğlu’ydu.
Hacaloğlu ilk olarak, dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’den bilgi istedi. Ona da "Gözaltında böyle biri yok" yanıtı verildi.
Bu kez dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’ye bir yazı yazdı, yanıt yine değişmedi.
Ama Hasan Ocak’ın cesedi bu yanıttan üç hafta sonra bulundu.

"Vatan Yahut Susurluk"’u yazarken kitap için röportaj yaptığım Algan Hacaloğlu Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç cinayetiyle ilgili sorumluları açıkça ifade etmişti:
" Bu cinayetler tıpkı Abdullah Çatlı gibi devlet adına infaz yapan kişi ve kurumlarca işlenmiştir. Bilmesi gereken konumdakiler; başta İçişleri Bakanı Nahit Menteşe olmak üzere, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir ve Beykoz Cumhuriyet Savcısı sorumludur."
Hacaloğlu’nun ilk kez bu röportajda açıkladığı, dönemin yargısız infazlarından, evine bombalı paket gönderilmesine kadar uzanan çok önemli bilgiler de vardı ama duyacak merci yoktu.
Ocak dosyasıyla ilgili önemli bir başka ayrıntı da, bir kahvenin taranmasıyla başlayan ve 22 kişinin yaşamını yitirdiği "Gazi olayları"nda, Susurluk Skandalı’yla ortaya dökülen infaz timinin de iş başında olduğunun açığa çıkmasıydı.

Üç özel timci Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy ve Oğuz Yorulmaz’la, olayların ardından Gazi Mahallesi’nden alınan Ocak ve Karakoç’un yolunun talihsiz biçimde kesişmesi çok mümkün görünüyor.
Ayhan Çarkın sonraki yıllarda, özellikle Kürt coğrafyasında işledikleri insanlık suçlarını itiraf etti ama takip edebildiğim kadarıyla Ocak ve Karakoç cinayetlerinden söz etmedi.
Nitekim Gazi Mahallesi olayları da hâlâ aydınlatılmamış katliamlardan biridir.
22 yıldır adalet arayan Ocak ailesinin başvurusu üzerine İstanbul Anadolu 7’nci Sulh Ceza Hakimliği, "zamanaşımı" gerekçesiyle kapatılan dosyanın açılmasına, soruşturmanın yeniden başlatılarak genişletilmesine karar verdi.

Elbette umutla bakılmalı ama AKP’nin adalet anlayışı ve yargıdaki kadrolaşması göz önüne alındığında bu dosyanın yeniden açılması karşısında kuşku duymamak elde değil.
Bizler Ergenekon davası başladığında, eski JİTEM’ciler, infaz timleri alındığında da umutlanmıştık ama kısa sürede bunun bir "derin devlet temizliği" değil, iktidarın muhaliflerini ekarte etme hamlesi olduğu anlaşıldı.
JİTEM’cilerin hiç biri gerçek eylemlerinden yargılanmadığı gibi Veli Küçük protokolde, Mehmet Ağar İçişleri Bakanlığı’nda "ağırlanır" oldu.

O zaman şu soru doğal olarak akla gelir:
Süleyman Soylu’nun önünde ceketini iliklediği söylenen, İçişleri’ne fahri bakanlık yaptığı iddia edilen Mehmet Ağar’a ve eski ortaklarına ulaşacak bir soruşturma gerçekten genişler mi?
Yoksa bu dosya, başka örneklerini gördüğümüz gibi "içişleri"nde bir hesaplaşma, birilerinin devreden çıkarılması ya da birilerinin bilemeyeceğimiz şeylere ikna edilmesinin aracı olarak mı kullanılır?
Hele de "darbeci askerler arasında aslında FETÖ’cüden çok Atatürkçü vardı" laflarının dolaşıma sokulduğu, Erdoğan’ın yeni ittifaklarıyla arasının açılmaya başladığına dair işaretler çoğalırken…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi